Harfler bir ülkeden öteki ülkeye,bir ulustan öteki ulusa geçerken bir
başka gezi daha yapıyor. Taşların üzerinde papirüse ,papirüsten mumlu
levhalara,mumlu levhalardan parşömene ve parşömenden de kağıda
geçiyorlardı. Kumlu toprağa ekilen bir ağaç,killi ve bataklık bir
alana ekilen ağaçtan nasıl değişik şekilde büyürse;harfler de taştan
kağıda geçen süreçte öylece görünüşlerini ve biçimlerini
değiştirdiler.Taş üstünde dik ve dümdüz yükseliyor,kağıdın üzerinde
yuvarlaklaşıyordu.Balmumu üzerinde de yıldız biçiminde
kıvrıldılar.Balçık üstünde çivileştiler,yıldız iğne biçimi
aldılar.Hele kağıt ve parşömen üzerinde sürekli kıllık ve biçim
değiştirdiler.
Yazı yazmak için çok çeşitli araçlar kullanılmıştır.Hiç elimizden
düşürmediğimiz kağıt kalem dünün icadıdır.Biraz daha öncelere,ilk
insanların resimlerden yazının henüz doğmakta olduğu çağlara dönersek
o zaman yazı yazmanın inanılmayacak kadar zor olduğu görülür.Çünkü o
günlerde bu iş için gereken araçlar yoktu.Herkes,ne ile neyin üzerinde
nasıl yazacağını kendisi düşünüp bulmak zorundaydı.
O dönemin araçları arasında taş,koyunun kürek kemiği,balçık
yaprağı,çanak çömlek parçaları,yırtıcı hayvan derileri ve ağaç
kabukları gibi şeyler hep bu dönemde kullanılıyordu.Bütün bunların
üzerine sivriltilmiş bir kemikle ya da çakmak taşıyla kaba bir resim
çiziktirmek mümkündü.
İslam Peygamberi Hz. Muhammed, kutsal kitap Kuran-ı Kerim'i koyunları
kürek kemiği üzerine yazdırmıştı.Eski Yunanlılar ,halk toplantılarında
oylarını şimdi yapıldığı gibi kağıt üzerine değil de,çanak çömlek(ostrakon)lar
üzerine yazarak verirlerdi.
Papirüs bulunduktan sonra bile birçok yazarlar,yoksulluk yüzünden
yazılarını çamak çömlek parçaları üzerine yazmak zorunda
kalmışlardı.Eski yunan bilginlerinden birinin kitap yazmak için
evindeki bütün çanak çömleği kırdığını anlatırlar.görevle Mısır'da
bulunan eski Romalı asker ve memurlar;bir aralar,papirüs
yetersizliğinden hesap pusulalarını çanak çömlek parçaları üzerine
yazmışlardır.
Ama palmiye yaprakları ile ağaç kabukları yazı yazmaya çok daha
uygundu.Papirüs bulunmadan çok önce bunların üzerine iğne ile yazı
yazılmaktaydı.Hindistan'da ,bir çok kitap palmiye yaprakları üzerine
yazılmıştı.Yaprakların kenarları bir ölçüde kesildikten sonra iplikle
dikiliyordu.Bu kitabın kenarları altınla yaldızlanır ya da renk renk
boyanırdı.Böylece çok güzel bir kitap meydana gelmiş olurdu.Ormanca
zengin olan ülkelerde kayın ve ıhlamur ağacı kabuklarından yapılmış
yapraklar üzerine yazı yazılırdı.
Bununla birlikte çok eski çağlardan itibaren bir yazı yazma yöntemi
vardır;onu bügün de kullanmaktayız. Bu taş üzerine yazı yazmadır.
Taştan kitap,kitapların en uzun yaşamlısıdır.Bunda 4000 yıl önce, eski
Mısır mezar tapınaklarının duvarlarına yazılmış olan upuzun hikayeler
günümüze kadar gelmiştir.
ÇAMURDAN KAĞIDA DOĞRU
İnsanlar çok eskiden beri taştan daha hafif,ama onun kadar dayanıklı
bir" nesne" aradılar.
Tunç üzerine yazmayı denediler.Bir zamanlar sarayları ve tapınaklarını
süslemiş olan üzerleri yazılı tunç levhaları bugün de görmek
mümkündür.Bazen bu levhalardan birinin bütün bir duvarı kapladığı da
olurdu.Levhanın iki yüzüne yazı yazılmışsa,levha bir zincirle
asılırdı.
Anlatırlar;Fransa'da Blois kentinde ,tunçtan bir kilise kapısı
vardır.Bu kilise kapısı bir kitabı andırır.Kapının üstünde Kont
Etienne ile Blois kenti arasında yapılmış bir antlaşma yazılıdır.Bu
antlaşma gereğince halk,Kont'un şatosu etrafına bir duvar çekmeyi
kabul ediyor;buna karşılık Kont da şaraptan aldığı vergiyi halka
bağışlıyordu.Şarabı içenler çoktan dünyadan göçtüler, etrafındaki
duvar yıkıldı.Buna karşılık tunç kapının kanadı üzerinde kazılmış olan
antlaşma hala durmaktadır.
Bir ilginç yazı yazma yönetimi daha vardı:
Bir zamanlar Dicle ile Fırat boylarında yaşayan Asurlularla Babilliler
çok eskiden kullanmışlardı.Koyuncuk'ta,eski başkent Ninova yıkıntıları
arasında Austen Henry Layard adlı bir ingiliz,Asur hükümdarı Asur
Banibal'ın kitaplığını buldu.Bu,içinde bir yaprak kağıt bile
bulunmayan çok ilginç bir kitaplıktır.Bu kitaplığın bütün kitapları
lüleci çamurundandı.
Lüleci çamurundan oldukça büyük ve kalın levhalar hazırlanırdı.Yazıcı
yazısını üç köşeli sivri çomağıyla bu levhaların üzerine
yazardı.Çomak,çamurun içine batırılıp hızla çekilince kalın başlayıp
incecik kuyruk halinde biten bir iz meydana gelirdi. Babilliler ve
Asurlular böylece çok çabuk yazı yazarak çivi yazısının düzgün ve
incecik satırlarıyla levhaları (tabletleri) doldururlardı.Bu iş
bittikten sonra daha dayanıklı olması için çömlekiye verilirdi.Eski
Asurlular da çömlekçiler kitap pişirirlerdi.Böylece taş gibi dayanıklı
kitaplar oluşurdu.
Asurlular balçık üzerine yalnız yazı yazmazlar,basma da
yaparlardı.Değerli taşlardan,kabartma resimlerle süslü merdane
biçiminde mühürler kazırlardı.Bir antlaşma yaptıklarında bu merdaneyi
balçık tablet üzerinden geçirirlerdi.Böylece table üzerinde çok iyi
seçilebilen bir mühür çıkardı.Basmalar üzerindeki desenler bugün bu
yolla yapılmaktadır.Rotatif basma makinesi de bu türde çalışmakta ve
yazılar merdanenin üzerinde bulunmaktadır.
PAPİRÜS BULUNUYOR
Mısırlıların icat ettikleri kitap ise çok garipti.Uzun,çok uzun ve yüz
metrelik bir şerit düşünün:Bu şerit kağıttan yapılmışa benzerse de bu
genelde "acayip" bir kağıttı.Elinize alıp ışığa tutarsanız,incecik bir
çok çapraz çizgilerden yapılmış karelerden meydana geleceği
görülecektir.Bir parçasını koparırsınız,gerçekten de tıpkı hasıra
benzeyen bir takım-eritlerden örülü olduğu kolayca anlaşılır.Görünüşte
bu kağıt;sarı,parlak ve perdahlıdır.Balmumu levhalar gibi kolay
kırılabilir de...
Üzerindeki satırlar şeridin uzunluğunca değil de,dikine ;onlarca,hatta
yüzlerce sütünlar halinde yazılmıştır.Eğer satırlar şeridin
uzunluğunca yazılmış olmasaydı,her satırı okumak için şeridin bir
başından öteki başına kadar gidip gelmek gerekirdi.
Bu garip kağıt kendisinden daha garip bir bitkiden elde ediliyordu.Nil
kıyılarının bataklık yerlerinde çıplak,uzun gövdeli ve tepesinde
püsküllü olan yine garip görünüşlü bir bitki yetişmekteydi.
Bu bitkinin adı papirüstü.Dil bilim olarak da kelime bir çok dilimize
geçmiştir.Papier(Almanca ve Fransızca),paper(İngilizce) olarak dünya
dillerinde örnekleri vardır.(Bu konuda daha ayrıntılı bilgiyi icatlar
bölümünce bulabilirsiniz.)
YAZI YAZMADA İLK ARAÇLAR
Mumu bilmeyenimiz yoktur.Balmumundan bir kitabı görenlerimiz ise çok
azdır.Yağ gibi eritilebilen bir kitap,tuğla kitaplardan da ,şerit
kitaplardan da çok daha yadırgatıcıdır.
Romalıların icat ettiği balmumundan kitapların neredeyse geçen
yüzyılın başarında,Fransız devrimine kadar kullanıldığını bilenler pek
azdır. Balmumundan kitap bizim cep defterimiz büyüklüğünde birkaç
levhadan yapılmıştır.Her levhanın ortasında buraya sarı ya da siyaha
boyanmış balmumu doldurulurdu.Bu levhaların iki köşesinde delikler
vardır.Bu deliklerden geçirilen kurdelalarla,levhalar birbirine
bağlanarak bir kitap halini alırdı.Birinci ve sonuncu levhanın dış
yüzeylerinde balmumu bulunmazdı.Böylece kitap kapandığında balmumu iç
yüzündeki yazıların silinmesinden korkulmazdı.
Bu levhaların üzerine neyle yazılıyordu.Kuşkusuz,mürekkeple değil.Bu
iş için bir ucu sivriltilmiş,öteki ucu yuvarlaklaştırılmış çelik
kalemler kullanılıyordu.Kalemin sivri ucu ile yazar,yuvarlak ucu ile
de düzeltir ya da silerlerdi.İşte bizim silmek için kullandığımız
lastiklerin ilklerinden biri de buydu.Balmumu yazı tahtaları çok
ucuzdu.Dolasıyla karalamalar,notlar günlük hesaplamalar bunların
üzerine yazılıyordu.Roma'ya uzak Mısır'a getirilen papirüs
pahalıydı.Bu yüzden de yalnız kitap yapmakta kullanılıyordu.
Ancak şimdi kurşun kalemin ve ucuz kağıdın ortaya çıkışından sonra
balmumu levhalardan vazgeçilebildi.Oysa,bir kaç yüzyıl öncesine kadar
hiçbir öğrenci kemerinde bir balmumu levha olmadan edemezdi.
Daha papirüsün en parlak döneminde ona zorlu bir rakip türemişti.Parşomen!!!
Çok eski zamanlardan beri çobanlıkla geçinilen uluslar yazılarını
evcil ve yaban hayvanı derileri üzerinde yazarlardı.Ama derinin yazı
yazmaya uygun bir madde;yani parşomen haline gelebilmesi için iyice
terbiye edilmiş olması gerekti.Bakın bu nasıl olmuştu:
ANADOLU YİNE ÖNDE
Eski Mısır'ın iskenderiye kentindeki kitaplıkta bir milyona yakın
papirüs tomarı bulunuyordu.Bu kitapığın zenginleşip büyümesinde,Ptolome
Sülalesi'nden gelen Firavunlar çok çalışmışlardı. Böylece İskenderiye
kitaplığı uzun yıllar boyunca dünyanın en önde gelen kitaplığı
oldu.Fakat bir süre sonra bir başka kitaplık,Anadolu'daki Bergama
kenti kitaplığı onunla yarışmaya başladı.O sırda hükümdarlık eden
Mısır Firavunu,Bergama kitaplığını acımasızca cezandırmaya karar verdi
ve ülkesinden papirüs gönderilmesini yasakladı.Bergama hükümdarı da
buna karşılık şöyle bir önlem düşündü:Yurdunun en usta adamlarını
yanına çağırıp koyun yada keçi derisinden papirüs yerini tutacak ve
yazı yazmaya yarayacak bir madde hazırlamarını buyurdu.İşte o günden
sonra Bergama ,Dünyaya parşomen satan bir yer haline geldi.Yunanca "pergament
adını alan Parşomen,doğduğu kentin(Pergamon) adını alarak böyle icat
olmuştu.Kısa bir süre sonra Parşomeni katlanabileceği ve defter haline
getirilebileceği anlaşıldı.Ayrı ayrı yapraklardan dikilmiş kitap da
böyle ortaya çıktı.
Zamanla Mısır'da Papirüs daha az üretilmeye başlandı.Hele Araplar
Mısır'ı aldıktan sonra Mısır'dan Avrupa ülkelerine olan papirüs
gönderilişi büsbütün durdu.İşte ancak o gün parşomen kesin bir zafere
ulaştı.
Bu,pek de olumlu bir zafer değildi.Roma imparatorluğu,bu olaydan bir
kaç yüzyıl önce kuzayden ve doğudan gelen yarı ilkel kavimlerce yıkıma
uğratılmıştı.
Bitmez tükenmez savaşlar bir zamanlar zengin olan kentleri ıssız bir
duruma getirmişti.Her geçen yıl yalnız bilginlerden değil,okuma-yazma
bilenlerinin sayısını da azaltmıştı.Parşomen,kitap kopya etmeye
yarayan biricik araç olarak kaldığında,onun üstüne yazı yazacak kişi
de hemen hemen kalmamış gibiydi.
Romalı kitapçıların büyük kopya işlikleri çoktan kapanmıştı.Yalnız
kral saraylarında,ağdalı bir dile mektuplar yazan yazıcılar
kalmıştı.Bundan başka,kuytu ormanlar da ya da ıssız vadilerde
kaybolmuş manastırlarda sevap işlemek için kitap kopya eden keşişlere
de rastlamak mümkündü.
KİTAP... KİTAP!!!
O çağlarda kullanılan mürekkep de Romalıların ya da Mısırlıların
kullandıkları mürekkepten ayrıydı.Parşomen üzerine yazmak için deriye
iyice sinen ve silinmesi kolay olmayan,özel dayanıklı bir mürekkep
icat olunmuştu.Bu mürekkep,bugün de bir çok mürekkeplerin yapıldığı
gibi mazı soyundan(mürekkep kozası), demirsülfattan ve reçineden(yada
Arap zamkından) yapılırdı.İşte artık kağıdın icat edilmiş olduğu
günlerden kalma eski bir elyazmasında bulunan ve ozaman ki
mürekkeplerin nasıl yapıldığını anlatan bir reçete:
"Mazıları bir Ren şarabı içine atarak güneşe ya da sıcak bir yere
bırakınız.Elde edilcek sarı suyu bir bezden südükten sonra ve mazıları
da ezdikten sonra bu suyu başka bir şişeye doldurunuz.Bunu,unla
karıştırmış,demir sülfat katınız.sık sık,bir kaşıkla
karıştırınız.Güzel bir mürekkep elde etmiş olursunuz.Mazıların yeter
derecede,Ren şarabınında mazıların içinde kaybolacak miktarda olması
gerekir.İstediğimiz ölçüyü tutturabilmeniz için demir sülfatı azar
azar koyunuz.Mürekkebi kalmenizle kağıdın üzerinde bir
deneyiniz.İstediğiniz kadar siyah olmadığını görürseniz,koyutlmak için
bir reçine tozu katınız,sonra da dilediğinizi yazınız!"
Bu eski mürekkebin şaşırtan bir özelliği vardı.O mürekkeple
yazıldığından önceleri yazının rengi çok soluk olurdu.Aradan bir süre
geçtikten sonra yazı kararırdı.Bizim şimdiki mürekkeplerimiz ise
,içlerine boya katabildiğimiz için daha iyidir.Bu nedenle de bunları
yalnız okuyan değil,yazan da iyi görebilir.
Bir dönemer nasıl papirüs parşomene yenildiyse,eninde sonunda parşomen
de yerini hepimizin bildiği kağıt'a bırakmak zorunda kaldı.
ÇİNLİLER KAĞIDI YAPIYOR
Kağıdı ilk yapanlar,Çinlilerdir.2000 yıl kadar önce ,daha Avrupa'da
Yunanlılar ve Romalılar ünlü Mısır papirüsleri üzerine yazı
yazarken,Çinliler kağıt yapmayı çoktan biliyorlardı.
Kağıt yapmak için bambu lifleri,bazı otlar ve eski paçavralar
kullanılıyordu.Bunları,bir dibek içinde suyla karıştırıp hamır haline
getiriyorlardı.Bu hamurdan da kağıt yapılıyordu.
Burada kalıp olarak incecik bambu kamışıyla ipekten kafes şeklinde
örülmüş çevreler kullanılıyordu.Kalıbın üzerine kağıt kurumadan biraz
dökülüp,liflerin birbirine yapışması ve keçe haline gelmesi için kalıp
her tarafa eğilirdi.Su,kafesin deliklerinden akar,kafesin üstünde de
ıslak kağıt tabakası kalırdı.Bu tabakayı dikkatle kaldırır,bir
tahtanın üzerine serer ve güneşe kurutulardı.Sonunda bu kurutulmuş
kağıt yapraklarından bir tomarını tahtadan yapılmış bir baskı aracının
altına koyarlardı
Kağıt Asya'dan Avrupa'ya gelinceye kadar birçok yıllar geçti.Bu iş
bazı aşamalardan geçti:
704 yılında Araplar,Ortaasya'da Semerkant kentini aldılar.Orada
ellerine geçirdikleri bir çok ganimet arasında kağıt yapmanın sırrını
da alıp ülkelerine götürdüler.Bu yolla Arapların eline geçen kağıt
nedeniyle Sicilya,İspanya ve suriye gibi ülkelerde kağıt fabrikaları
kuruldu.Suriye'nin Avrupalıların Bambiç diye adlandırıldıkları Manbiç
kentinde de bir fabirka kurlmuştu.Arap tacirleri karanfil,biber ve
güzel kokular gibi doğu mallarıyla birlikte Avrupa'ya Manbiç kağıdı da
götürüryorlardı.Kağıtların en iyisi bütün tabakalar halinde satılan
Bağdat Kağıdı sayılıyordu.Mısır'da çeşitli kağıt türleri
yapılmaktaydı.Bunların arasında çok büyük tabakalar halinde yapılan
"İskenderiye kağıdı" ndan tutun da,güvervin postalarında kullanılan
küçücük tabakalara kadar her türlü kağıt vardı.
Bu tür kağıt eski paçavralardan yapılmaktaydı.Siyah benekli bir rengi
vardı.Işığa tutulduğunda,yer yer paçavra parçaları bile görülüyordu.
Avrupa'nın kendi kağıt fabrikaları ya da o günlerin deyimiyle" kağıt
değirmenleri" görülünceye kadar aradan yüzyıllar geçti.Artık XIII.
yüzyılda bu tür kağıt değirmenlerini görmek mümkündü.
BASKININ ÖNDERİ
Bu sıralarda Almanya'nın Mayence kentinde Johanm Gensfleich Gutenberg
adlı bir adam kendi bastığı kitabı;yani,baskı makinesiyle basılan ilk
kitabı gözden geçirmekteydi.
Harflerin biçimiyle kitabın düzenli elyazması kitapları çok
andırıyordu.Fakat aralarındaki fark yine de uzaktan bile
görülüyordu.Siyah ve okunaklı harfler törene çıkmış askerler gibi
düzgün ve dimdik duruyorlardı.Yazıcının(hattat) yazı kalmeyile savaşa
tutuşan baskı makinesi çok kısa zamanda onu alt etti.Çünkü elle ancak
uzun yıllar süresice yapılan kocaman eserler,baskı makinesinde bir kaç
günde bastırabiliyordu.
Git gide el yazması bir kitapla baskı makinesinde basılan bir kitap
arasındaki benzerlik gittikçe azaldı.Yavaş yavaş harfler yazmak çok
zordu.Oysa,baskı makinesi bunu kolayca yapabiliyordu.Böylece
kocaman,kalın kitapların yerini baskı makinesinde basılmış ,harfleri
okunaklı küçük kitaplar aldı.
Elyazması kitaplardaki her resmi,ressamlar yapmak zorundaydı.Baskı
makinesinden basılan kitaplarda ise elle yapılan resimlerin yerini
gravürler aldı.Yazı yazan makine,yani baskı makinesi,aynı zamandan
resim yapan makineye dönüştü.Böylece birkaç saat içinde yüzlerce
gravür" yapmak" mümkün oluyordu.
Bütün bunlar kitapları ucuzlattı.Günümüzün kitaplarında gördüğümüz
başlıklar,iç kapaklar,dış kapakklar,gömme başlıklar,bizi hiç
şaşırtmaz.Sayfa başındaki sayılar bize çok doğal görünür.Kelimeleri
virgülleri gördüğümüzde de "Bu da ne oluyor" diye şaşırmazsınız
herhalde.
Oysa kitaplarda iç kapağın başlığın ,gömme başlıkların ve virgüllerin
olmadığı dönemler vardı.
Bütün bunların ne zaman ve niçin ortaya çıktığını kesin olarak
söylemek bile mümkündür. Sözgelişi ,dış kapak 1500 yılında şu nedenle
ortaya çıkmıştır.:Eskiden kitaplar basılmaz yazılırdı.Bunlar büyük bir
çoğunlukla satış için değil,ısmarlama olarak yazılırdıçBu yüzden kitap
yazanın kitabı reklam etmesine hiç gerek yoktu.
Basımevleri için durum daha da farklıydı.Bir basımevi
yüzlerce,binlerce sayıda kitap basılıyordu.Hem bu basttığı kitaplar
ısmarlama olarak değil,doğrudan doğruya satış içindi.Bu kitaplara
alıcı bulmak gerekliydi.Bunun için kitabın adını,birinci sayfayabüyük
harflerle basmak gerekiyordu.
İşte böylece kitap kapağı ortaya çıkmış oldu.O dönemde kitabın ilk
sayfası kitapçı dükkanının kapısına asılırdı.Bu,kitabın çıkışını
bildiren bir ilan demekti.
Kitabın çıkışıyla,şu ana kadar eldeettiğimiz bilgilerin çoğunu bu
yolla elde etmiş olduk.Kitaplar belki elektronik bir ortama geçebilir.Şu
an hali hazırda e-books dediğimiz teknolojik aletler
kullanılmakta.Ancak bir geçek var ki,yazının ölümsüzlüğü...Belki
sözcüklerin,belki de düşüncelerin eninde sonunda vücut bulacağı ve
kullanacağı yazılardır..Geçmişin zorluklarıyla geleceğimize pencere
açarsak,yazının icadını aklımızdan çıkarmayalım.
Yazı Nedir?
Yazı, en genel tarifiyle, ağızdan çıkan seslerin, dolayısıyla
sözcüklerin, kulak yada jest yardımı olmaksızın, gözle görülebilen,
bazen de dokunulabilen işaretler halinde biçimlendirilerek
kaydedilmesini sağlayan araçtır.
İletişim Araçları ve Fikir Yazıları
insanoğlu varolduğundan beri, duygu ve düşüncelerini başka kişilerle
paylaşabilmek için, çok çeşitli iletişim yolları bulmuştur. Bunların
ilk örnekleri arasında, günümüzde dahi pek çok toplum tarafından
kullanılan görsel işaretleri, yani ateş, duman ve ışığı ya da akustik
işaretler olarak adlandırdığımız, davul ve ıslık çalmayı
gösterebiliriz. Ancak bütün bunlar zaman ve alan açısından
sınırlanmıştır. Yani mesaj verildikten hemen sonra kaybolurlar ve
tekrar edilmedikleri sürece başa alınma olanakları yoktur. Ayrıca,
hepsi sadece az ya da çok birbirine yakın bölgede bulunan kişiler
arasındaki iletişimde kullanılabilirler. Alan ya da zamanla
kısıtlanmamış bir yol arama ihtiyacı, insanları çeşitli nesnelerin
belirli bir sıraya göre yanyana dizilmesinden oluşan "nesne yazısı",
daha çok hayvancılıkta kullanılan "sayma çubukları", yine belirli
aralıklarla düğümlenmiş iplerden meydana gelen "quipu düğüm yazısı",
bir mesaj vermek üzere kaya üzerine yazılan veya çizilen resimler
anlamına gelen, "pitrogramlar ve pitroglifler" gibi iletişim
sistemlerine götürdü. Ancak bunlar da, nisbeten kalıcı olmalarına
karşın, belirli durumlarda, kısıtlı sayıda mesajı iletebilirler ve
daha önemlisi yanlış ya da farklı algılanma olasılıkları çok
yüksektir.
Genel olarak "fikir yazısı" olarak adlandırdığımız bu sistemler
içinde, kendine Eski Önasya Dünyası'nda geniş yayılım alanı bulan,
token veya Latince adıyla calculi (hesap taşları) adı verilen küçük
kil semboller, yazıya geçiş sürecinde ayrı bir yer tutar. Kilden
yapılıp, pişirilerek sertleştirilmiş ve çoğunlukla üzerleri şekillere
ayrılmış, çeşitli formlardaki bu calculi veya hesap taşlarının herbiri
farklı bir nesneye karşılık geliyor ve ticareti yapılan malların türü
ve ölçüsü hakkın da bilgi veriyordu. Diyelim ki, Sümer'deki Uruk
şehrinden biri, Elam'ın Susa kentindeki başka birine üç testi susam
yağı göndermek istiyor. Bunun için Sü-merli yağ yerine kullanılan
sembollerden üç tane alıp, bunları bir ipe geçirerek bağlıyor, bir
başka kil topağı ile de mühürleyip, malının güvenliğini sağlıyordu.
Bazen de bu sembolleri yumuşak ve nemli bir kil topağıyla sararak, içi
görünmeyen bir top haline getiriyor ve her tarafını mühürlediği bu
topun üzerine içindeki sembol sayısı kadar da şekillerini basıyordu.
Malı getiren kişi, bu "makbuz"u Susa'daki kişiye iletmek zorundaydı.
Böylece oradaki ticaret ortağı, ilk bakışta malın türü, miktarı ve
gönderen kişi hakkında bilgi sahibi oluyordu. Şüphelendiği bir durumda
ise, topu kırarak, içindeki sembollerle elindeki malı
karşılaştırabilirdi.
"Hesap taşları", çeşitli diller kullanan toplumlar arasında, uzak
mesafelerde anlaşılabilmesi nedeniyle, özellikle ticarette son derece
kullanışlıydı. Bu sembollerin, daha sonra yazıya geçildiği dönemlerde
de, aynı şekilleriyle kil tabletler üzerine çizilmiş olduğunun
saptanması ile, önemleri daha da artmıştır.
Uruk Tabletler
Bugüne kadar edinebildiğimiz bilgilerle, yazı M.Ö. 4. binde, Güney
Mezopotamya'da, ya da Sümer'de icat edilmiştir. Yazının elimize geçen
ilk örneklerini oluşturan kil tabletler ise, aşağı Fırat bölgesinde,
bugünkü adı War-ka olan Sümer şehri Uruk'ta yapılan kazılarda ortaya
çıkarılmıştır. IV A yapı katına ait bu tabletler üzerinde yapılan
çalışmalar, bu yazıda kullanılan işaretlerin olasılıkla, konuşulan
dille ilişkili olduğunu ortaya koymuştur.
Uruk IV A buluntuları arasında, üzerinde birkaç işaret olan, bir grup
küçük tablet vardır. Bu tabletlerin üzerinde delik ve ip parçalarının
bulunması, bunların calculfler gibi, gönderilen mallar üzerinde, bir
çeşit etiket olarak kullanıldıklarını göstermektedir. Daha büyük
boyuttaki bir grup tablet ise, çoğunlukla tek bir mesaj ve malın
cinsine ait yazı işaretleri ve miktarını gösteren sayı işaretleri
içerirler, idari kayıtlar içeren bu tür metinler üzerinde, olasılıkla
mala ait değerler ve şahıs isimleri birarada yazıldıkları için,bu
tabletleri içerik açısından sınıflamak zordur. Çoğunlukta olan diğer
metinlerde ise, tablet yüzeyi birden fazla mesaj içerebilmesi için
bölümlere ayrılmıştır. Bu grup tabletlerde bölümlerin birbirleriyle
ilgili olduklarının tahmin edilmesine rağmen, bu ancak birkaç tablet
üzerin de kanıtlanabilmiştir. Bu tabletlerde, ön yüz olduğu kabul
edilen tarafta, mallar la birlikte bulunan miktar gösteren sayı
işaretleri, arka yüzde toplanarak verilmiştir. Bunun yanısıra bazı
tabletlerde bu toplama işleminin yapılmaması, toplam sayının her zaman
bir önem taşımadığına işaret etmektedir.
Uruk III yapı katı tabletleri ise sayıca daha azdır ve Uruk IV'te az
rastlanan bazı yazım türleri, bu dönemde daha yaygın olarak
kullanılmaya başlanır. Ayrıca diğer Mezopotamya yerleşimlerinden
Cemdet Nasr da bu dönemle çağdaş belge verir. Bu dönemde artık etiket
tabletler ve sadece bir kayıt içeren küçük boyutlu tabletlere
rastlanmaz. Birden fazla mesaj içeren belgeler ise, öncekilere oranla
daha karmaşık yazımlarla ifade edilmeye başlanmıştır.
Uruk tabletlerinin % 85'ini şehir tapınaklarına girip çıkan yiyecek ve
tekstil kayıtları oluşturmaktadır. Bunlardan Sümer'in daha geç dönem
tarihinden tanıdığımız, Uruk'un çevresindeki bazı yerleşim
merkezlerini saptayabilmek mümkün olmaktadır (Kuzeyde KİŞ ve Eşnunna,
Iran dağları yakınındaki Aratta, bugünkü adı Bahreyn olan Dilmun vs.).
Metinlerin % 15'i ise, çeşitli ticaret malları, hayvanlar ve görevli
isimleri içeren sözlük listeleridir. Kâtiplere, yazı sistemini
öğretmek için kullanılan bu listelerin, 600 yıl sonraki dönemde de
bulunması, geleneğe olan bağlılığı göstermesi açısından ilginçtir. Bu
devamlılık sayesinde, okunması oldukça güçlük çıkaran pek çok erken
dönem işareti tanımlanabilir hale gelmiştir. Genelde, resimlerle ifade
edilen erken dönem yazılarının anlaşılmasının kolay olduğu şeklinde
bir izlenim vardır, ancak çoğu zaman mesele bu kadar basit değildir.
Bir öküz veya bir başak tanesi kolayca farkedilebilir, ancak bazen
resim olarak tanımlanamadıkları gibi, sözlük tabletlerine
başvurulmasına rağmen, anlamları belirlenemeyen, pek çok işaret
vardır.
Toplam sayıları 5000'in üzerinde olan Uruk IV ve III tabletlerinin tek
bir tanesinin dahi, tarihi, dini veya edebi belge içermemesi, bir
rastlantı olarak değil, açıkça bu dönemde bu tür belgelerin
kaydedilmemiş olması ile açıklanabilir. Bu gerçek, yazının bu tür
kayıtları tutmak için icat edilebileceği olasılığını tamamen ortadan
kaldırır. Tam tersi, tarihi ya da edebi belgelerin asla böyle kolay
bir sistemle yazılamayacak olmaları, yazının geliştirilmesini zorunlu
kılmıştır.
Uruk IV A ve onu izleyen Uruk III tabletlerinin az ya da çok soyut
işaretlerin yanısıra, pek çok doğal "resim-işaretleri" de içermesi, bu
dönemden önce yazının tamamen resim işaretlerinden oluşan bir devreden
geçtiğini kesinleştirmektedir. Ancak maalesef bugüne kadar elimize,
yazının bu ilk dönemlerine ait herhangi bir buluntu geçmemiştir. Buna
olasılıkla yazının dayanıklılığı az olan, tahta, deri,balmumu, fildişi
ya da kemik gibi bir madde üzerine yazılması neden olmuştur.
Sümer Resim-Yazısı
Şehir devletlerinin hüküm sürdüğü Sümer, ekonomik gücünü tarım ve buna
bağlı ticaretten alıyordu. Nitekim Uruk tabletleri de, bu gerçeği
doğrulamaktadır, îlk zamanlarda kullanılan basit resim işaretleri de,
tıpkı fikir yazılarında olduğu gibi çağrıştırma yoluyla, ekonomik
ihtiyaçların karşılanması için yeterliydi. Bu resim işaretlerini daha
sonraki dönemlerden ayıran en büyük fark, henüz dildeki öğelerin
yazıya aktarılmamış olmasıdır. Herhangi bir dilin kurallarıyla sınırlı
olmadıkları için, gören herkes tarafından kolayca anlaşılabilirler. Bu
tür resim yazılarını, bugün örneğin havaalanlarında kullanılan çok
çeşitli logolarla karşılaştırmak mümkündür. Tuvalet, bagaj ya da
restoranı çağrıştıran logoları anlamak hiç bir dilbilgisi gerektirmez.
îlk dönemde ihtiyacı karşılayan resim yazılarında, gösterilmek istenen
nesnelerin sembolik çizimleri yapılıyordu. Örneğin öküz bir öküz
başıyla, tahıl bir başak tanesiyle, gün ise doğmakta olan bir güneşle
tasvir edildi. Ancak yönetime dair resmi kayıtların giderek artması,
daha önce önemli görünmeyen bir problemin ortaya çıkmasına yol açtı.
Somut fikirlerin bu yolla kolayca anlatılabilmesine karşın, soyut
fikirleri yansıtmak oldukça zordu. Gerçi bir öküzü ifade etmek için
bir öküz başı çizmek yeterliydi ama hayvanın ölü mü yoksa canlı mı
olduğu, ya da tapınağa getiriliyor mu yoksa tapınaktan çıkarılıyor mu
olduğu nasıl anlatılacaktı? Ya da, bu hayvanı tapınağa teslim eden
kişinin adı yazılmak istenirse ne yapılacaktı?
îlk zamanlarda, geçici bir çözüm olarak, fikirlerin birleştirilmesi
yoluna gidildi. Yani bir ayak resmi sadece ayağı değil, aynı zamanda
"koşmak, yürümek, durmak" fiillerini, yıldız da aynı şekilde, göğü ve
kutsal varlıkları ifade etmek için kullanılıyordu. Bazı durumlarda da,
birkaç resim biraraya getirilerek, anlamlar çeşitlendiriliyordu.
Örneğin, ağız resmi, suyu ifade eden dalga tasviriyle yanyana
çizildiğinde "içmek", yine ağız, bir parça ekmekle çizilmişse "yemek",
düşüncesini akla getiriyordu. Bu tür kavramların iletilmesine yardım
eden bu yol, kesin bir ifade taşımadığı için, anlaşılması da bunu
gören kişinin yorumuna ve hayal gücüne bırakılıyordu. Ayrıca, az önce
bahsettiğimiz gibi, tamamıyla soyut olan kavramları, ya da şahıs ve
yer isimlerini bu şekilde göstermek olanaksızdı.
Bu dönemden itibaren yazı, bir anlamda gerçek bir yazı sistemi olma
yolculuğuna çıkmıştır. Bugün "çivi yazısı" ya da "çivi yazılı
belgeler" tanımlamaları, henüz yazının gerçekten çivi yazısı halini
almadığı bu dönemler için de kullanılır. Çivi yazısının gerçek anlamda
bir yazı sistemi haline gelmesi ise, ancak bu dönemden sonra, hem
biçimsel, hem de içerikte geçirdiği bir dizi aşama sonucunda olmuştur.
Çivi Yazısı
a) İçerikteki Gelişim:
İfade edilmek istenen kavramlarda, var olan kayıt sisteminin yetersiz
kalması, yazının gelişmesinde çok önemli bir adım atılmasına neden
oldu. Bu, kullanılan dilin, ilk olarak aktif bir biçimde yazıya
geçirilmesi olayıdır. Bu aşamada, Sümer dilinin çoğunlukla tek heceli
kelimelerden oluşmasının da büyük payı vardır. Böylece, çizilen her
işarette, tasvir edilen nesne değil, bu kelimenin ses değeri ön plana
çıkarılmıştır. Daha iyi anlaşılabilmesi için, bunu somut olarak
örnekleyelim. Örneğin, Sümerce dağ kelimesi KUR, su A, ağız ise KA
olarak okunurdu. Şimdi KUR.A.KA diye özel bir isim yazılmak
istendiğini varsayalım. Bunun için katip, önce bu ismi oluşturan
resimleri yan yana çizdi.
Sonra bunu gören kişilerin resimsel özelliklerine aldanıp, "Dağın suyu
içilir" gibi, yanlış şekilde algılamalarını önlemek için de, kelimenin
başına, bunların ses değerleri ile okunması gerektiğini gösteren bir
uyarı işareti koydu. Determinatif (belirtici) adını verdiğimiz bu
işaretler, daha sonra çivi yazısının ilerleyen evrelerinde, kadın,
erkek, nehir, ülke, şehir vb. özel isimlerinin başına , bazen de
sonuna konarak, yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı, îşte bu
gelişmeye, yani kelimelerin içerdikleri ses değerleri ile okunmaya
başlanmasına, "fonetizasyon aşaması" veya "ses-leşme evresi" diyoruz.
Bu aşama, Uruk III b evresine, yani yaklaşık M.Ö. 3. binin başlarına
rastlar.
ilk zamanlarda belki de kaçınılmaz bir zorunluluk sonucunda ortaya
çıkan, resimlerin içerdikleri ses değerlerinin kullanılmaya başlanması
ile, çok daha kesin mesajlar verilebileceği çabuk kavranmıştır. Bu
dönemde ortaya çıkan, önemli bir özellik te, anlamı göz önünde
bulundurulmaksızın, kelimelerin sadece ses değerlerindeki benzerlik
veya eşitlik nedeniyle, başka kelimelerin yazımında da kullanılmaya
başlanmasıdır. Örneğin, Sümerce "ok" anlamına gelen Tl işareti, aynı
ses değerine sahip olduğu için, "hayat" kelimesine de, aynı işaretle
yazım olanağı sağlamıştır. Elbette Sümerce okumayı bilen biri, bu iki
kelime arasındaki "eş değerli-lik"ten haberdar olduğu için, "ok"
işareti ile gösterilmiş bir logogramın, metnin içeriğine göre, "hayat"
olarak okunması gerektiğini fark edecektir. Bunu Türkçe'de birden
fazla anlamı olan kelimeler, "at", "yüz", "alay" ile
karşılaştırabiliriz.
Kelimelerin fonetik olarak ifade edilebilmeleri, geç dönemlerde çok
daha fazla işlerlik kazanan, hecelerin kullanılabilmesini olanaklı
kıldı. Böylece, ayak resmiyle gösterilen mastar halindeki "gitmek"
fiilinden öte, "gidiyorum" gibi çekimli formlar da yazılabildi. Bu
yenilik gittikçe kuvvet ka zanmasına rağmen, eski logogramları, yani
tek işaretli kelimeleri, tamamen ortadan kaldıramadı.
Kullanışlılığından dolayı, bu logografik yazı, silindir mühürler,
heykeller ve steller üzerinde çivi yazısının gelişiminin sonuna kadar
korundu. Fakat, özellikle fiillerin ifadesinde, yeni fonetik hece
yazısı, eski yöntemin yerini aldı. Bazı kelimelerin aynı işaretle
yazılabilmelerine karşın, yine anlamı aynı olan kelimeler için değişik
işaretler de yaratıldı. Örneğin, Sümerce'de GU, hem "boyun", hem de "öküz"anlamına
gelen bir kelimedir. Böylece GU, iki farklı işaretle yazılabildi. Bu
"çok işaretlilik" (polysemie) ile daha geç dönemlerdeki kullanımlarla
da birlikte, GU tam 14 farklı işaretle yazım olanağı buldu. Bundan
başka işaretler, "çok seslilik" (polyphonie) kazandılar. Örneğin, tek
başına kullanıldığında, "gün" anlamına gelen, aynı yazımla, BABBAR
okunup "beyaz" rengini ifade eden, UD işareti, kelime içindeki
yazılımlara göre, ud, pir, tam, par, lah, lih hece değerlerini de
kazanmıştır.
Şimdi belki, bu uygulamayla, bir metnin okunuşunun son derece
zorlaşabileceği sorusu akla gelebilir. Bu konuda en büyük yardımcı,
belirli dönemlerde ve belirli metin gruplarında kısıtlı sayıda işaret
kullanılmış olmasıdır. Ayrıca çoğu zaman metnin içeriği ve her işareti
izleyen bir diğeri, nasıl doğru okunması gerektiğini kendi gösterir.
Böylece M.Ö. 3. binde kullanılan kelime yazısı, yerini daha gelişmiş
bir kelime -hece yazısı sistemine bıraktı. O zamana kadar hiç bir
işareti olmayan, kelime ve isimler de bu şekilde yazılabildi. Daha
önemlisi, aynı yolla, gramere ait özellikler de yaşam buldu.
Çivi yazısı hece sistemine dayanan bir yazı sistemi olduğu için, sesli
harflerin (vokaller) birer işaretle gösterilebilmelerine karşın,
sessiz olanlar, (konsonantlar) bu şekilde yazılamaz; bunlar mutlaka
bir sesli ile birlikte belirtilmek zorundadırlar. Bu hece işaretleri
de 3 grup altında toplanır.
1) Sesli+sessiz = iğ, ud, at vb.
2) Sessiz+sesli = ta, gu, bi vb.
3) Sessiz+sesli+sessiz = tal, pir, kum vb.
b) Biçimsel Gelişim:
îlk zamanlar yazı, Çince'de olduğu gibi, yüzleri sağa dönük
işaretlerle, sağ üst köşeden başlayarak, aşağıya doğru yazılırdı. Buna
inanmamızı sağlayan neden ise, piktografik dönemde, doğadan alınmış
işaretlerin olasılıkla doğal görünümleri yönünde yazılmış olmaları
gerektiğinden kaynaklanmaktadır. Bu, tablet bölümlerinin sağdan sola
sıralanması, bölümler içindeki işaretlerin ise, yukardan aşağıya
yazılması anlamına gelir. Sonra tam olarak bilemediğimiz, ancak
olasılıkla tabletin tutuluş şekli gibi pratik bir nedenle, işaretler
öyle bir pozisyonda yazıldılar ve belki de okundular- ki, daha önceki
işaret yönlerinden 90° sola döndüler. Böylece, sağdan başlayarak,
yukarıdan aşağıya doğru yazılan sütunlar, soldan sağa doğru ve alt
alta yazılan satırlar haline geldi. Ancak, bu değişimin ne zaman
meydana geldiği, kesin olarak saptanamamaktadır. Bir süre sonra ne
olduğunu bilemediğimiz, ancak olasılıkla doğada çabuk tahrip olabilen,
ilk yazı malzemesinin yerini kil alınca, bu madde üzerine resimlerin
çizilerek değil, baskı yolu ile daha kolay yapıldığı fark edildi.
Böylelikle, resim karakterleri için ucu üçgenleştirilmiş bir kamış
olan, stylus kullanılmaya başlandı. Kilin topaklanması nedeniyle,
yapılması zor olan yuvarlak hatlar ise, düz çizgilerle gösterildi, îlk
zamanlarda kâtipler, bu çizgileri türlü şekillerde biraraya getirerek,
eski resim formlarını korumaya çalıştılar. Ancak işaretlerin çok
karışmasına ve yazının zorlaşmasına neden olan bu uygulamadan kısa
sürede vazgeçildi. Sonuçta kalemin kil üzerine bastırılıp, hafifçe
geri çekilmesiyle çivi görünümünü andıran işaretler, resim yazısının
tahtına oturdu, îlk önce her yöne basılan bu işaretlerin, zamanla,
yine pratik nedenlerden dolayı, çivi başı sağa dönük olanlar
terkedildi. Böylece yaygın olarak kullanılan yatay, dikey ve eğik
çivilere, köşe çengeli denilen bir çeşidin de eklenmesiyle elde edilen
işaretler, istenildiği gibi kullanılmaya başlandı. Bu işaretler,
zamanla mümkün olduğunca basite indirgendi ve ilk dönemlerde 1000
kadar olan sayıları, giderek 500-600'e kadar azaldı.Çivi yazısı,
yaklaşık M.Ö. 2700 yıllarında, gerek biçimsel ve gerekse içerik
gelişimini geniş ölçüde tamamladıktan sonra, ilk olarak, hece
işaretleri, determinatifler ve logogramlarla yazılan, tam ve gerçek
anlamda bir yazı sistemi oluştu.
Diğer Erken Dönem Buluntu Merkezleri
Yazının başlangıcına dair ilk belgelerin Uruk IV ve bunu izleyen Uruk
III yapı katlarından geldiğinden daha önce bahsetmiştik. Kuzeyde bir
yerleşme merkezi olan Cemdet Nasr ve Susa'da bulunmuş Proto-Elam
tabletleri ise Uruk III tab-letleriyle çağdaş diğer yazılı belge
gruplarını oluştururlar. Uruk IV-III katları yaklaşık M.Ö. 3300-2900
yılları arasına tarihlenir. Aralarında hem benzerlikler, hem de
farklılıklar bulunan bu üçlü tablet grubundan Uruk ve Cemdet Nasr
tabletlerinin Sümerce yazıldığı kabul edilirken, Susa tabletleri,
hakkında halen çok az şey bilinen, Elam dilinin ilk örnekleri olarak
görülmektedir.
Uruk, Cemdet Nasr ve Ur şehirlerinden gelen tabletler, herhangi bir
tarihi belge içermezler. Tarihi belgelere ilk örnek, Erhanedan Dönemi
IHII'e, yani yaklaşık M.Ö. 2600'lere tarihlenir. Bu dönemle aşağı
yukarı çağdaş olan belgeler ise, Şuruppak'tan (Fara) gelmektedir.
Şuruppak ve onu takip eden Abu Salabih ve Ebla tabletleri, Sümer
yazısının gelişimini hem işaretlerdeki form, hem de kullanımdaki
esneklikte göstermeleri açısından ilginç örnekler oluştururlar.
Sümerce:
Kökenleri belli olmayan ve bugüne kadar dil aileleri içinde başka
akrabası saptanamayan bir dil konuşan Sümerler, bölgede yaşadığını
bildiğimiz en eski toplumdur. M.Ö. 3. bini izleyen dönemlerde, çivi
yazısının, güney Mezopotamya'daki Akkadlar ve Suriye'deki Eblalılar'a
iletilmesini sağladılar. Sümerlerin Erhanedan Dönemi III, Akkad'lı
Sargon'un (M.Ö. 2334-2279) hakimiyeti ile sona erdikten sonra, hem
dilde, hem de politik açıdan güçlü bir Akkad etkisi görülmeye
başlanır. Bu hanedanın da yaklaşık M.Ö. 2200'lerde çöküşüyle, Sümerce
yine yönetimde kullanılan dil olarak yerini almış, ancak bundan sonra
gelecek yıllar içindeki tüm krallar, artık kendilerini Sümer ve Akkad
kralları olarak tanıtmışlardır. Başta M.Ö. 2004 yılında Ur olmak
üzere, önemli Sümer şehirlerinin birbiri ardına düşmesinden sonra,
yaklaşık M.Ö. 18. yüzyılın başlarında Sümerce, yerini kesin olarak
Akkadça'ya bırakmıştır. Ancak konuşulan dil olarak güncelliğini
yitirmesine rağmen, yazım kolaylığı ve geleneksel edebiyat dili olması
nedeniyle pek çok anıtsal yazıt, edebi metin ve Sümerce sözlük
listelerinde kopya edilmeye devam etmiştir.
Sümerce agglutinativ (bitişken) bir dildir. Türkçe'de olduğu gibi, her
kelime değişmeyen, ancak ön- veya son eklerle işlerlik kazandırılan
bir veya birden fazla hece ile ifade edilir. Örneğin, DÜ "inşa etmek",
Î.DÜ "o inşa etti", NU.MU.DÜ "o inşa etmedi.". Özellikle çoğu edebi
metnin kopyalandığı dönem olan, Eski Babil dönemine gelindiğinde,
paralel metinlerde farklı ön ve sonekler kullanılmış olması ise,
Sümerce gramerinin anlaşılmasını zorlaştırmaktadır.
Sümerlerin bıraktıkları belge grupları içinde edebi, mitolojik
metinler ve destanlar en önemli yeri tutar. Bunlar içinde özellikle "Gılgamış
Destanı", çivi yazısının yayılımıyla, diğer dillere de çevrilmiş,
tufan hikayesi bölümü ise, bütün kutsal kitaplarda da aynı şekilde
anlatılarak, binlerce yıl boyunca korunmuştur.
Akadça:
Sümerce'den sonra bölgede geçerli dil olan Akkadça, bugünkü Arapça ve
ibranca'nın dahil olduğu Semitik dil ailesinin üyesidir. Sargon
döneminde kullanılan Eski Akkad lehçesinden sonra Akkadça, Asurca ve
Babilce olmak üzere iki temel lehçeye ayrılmıştır. Bu lehçeler de
zaman ve coğrafi alanları içinde geçirdikleri değişikliklere göre,
Eski, Orta ve Yeni başlıkları altında, incelenir. Akkadça kelimeler,
temel olarak alınan 3 konsonant ve bir kök vokaline, başka vokaller
eklenmesi veya konsonantların çiftlenmesi ve sonra da bu kelimenin
çatısına ön ve sonekler getirilmesiyle oluşturulurlar. (Örn. sbt (kök
vokali a), Mastar hali, sabatum "yakalamak", isabbat "o yakalar",
isbat "o yakaladı", sabat"ykala". Yani, aslında her sesin bir hece ile
ifade edildiği çivi yazısı, Akkadça'nın dil yapısına uygun değildir.
Bu nedenle, önemli ölçüde kelimelerin fonetik olarak ifade edilmesiyle
birlikte, buna ek olarak Akkadlı katipler, Akkadça kelimeleri yazmak
için, Sümerce logogramları da kullandılar. Örn. Akkadça "koyunlar"
anlamına gelen immeru kelimesini Sümerce şekliyle UDU MF^ olarak
yazdılar ; ya da iki dili karıştırarak, Sümerce "büyük" anlamına gelen
GAL kelimesinin sonuna Akkadçası olan rabûrmn sonunu ekleyerek bunu
GAL- u şeklinde ifade ettiler.
Sümer hece sistemini benimseyen Akkadlar, kendi dillerine uygun yeni
hece değerleri de yaratarak, "çok seslilik" (polyphonie) ve "çok
işaretlilik"(po/y^m/^) sistemlerini geliştirdiler. Örn. Sümerce SU
"el" işareti Akkadça okunuşu qadu ile birlikte, su'nun yanısıra, "qad,
qaf hece değerlerini de yazıya kazandırmıştır.
M.Ö. 2. binde diplomatik yazışma dili olan ve yaklaşık 2500 yıl
süreyle Eski Yakın Doğu kültürüne aracılık eden Akkadça yazılı
belgeleri, doğal olarak kendine çok geniş bir yayılım alanı bulmuştur.
Bu yayılım sonucunda Akkadça'nın merkezi lehçelerinin yanısıra "çevre"
(peripbeml) dialektler de ortaya çıkmıştır. Susa, Boğazköy, Alalah,
Nuzi, Ugarit ve Amarna'da ortaya çıkarılan bu belgeler, Akkadça
yazılmış olmalarına karşın çeşitli lokal dillerin etkisi altında
kalmışlardır.
Eblaca:
Yakın bir geçmişte, 1964 yılında bugünkü adı Tel Mardih olan Ebla'da
yapılan kazılar, Suriye'de, M.Ö. 3. bin yılda, çivi yazısının burada
konuşulan dile de uygulandığını ortaya çıkardı. Bu dilin bir Proto-lbrani
dili ve Batı-Semitik dillerinin öncüsü olduğu kabul edilmektedir. Abu
Salabih tabletlerinden anlaşıldığına göre, Sümer'le çağdaş olan ve
ticari ilişkilerinin yanısıra Sümerlerin edebi geleneklerini de önemli
ölçüde benimseyen Eblalılar, kendi ekonomik kayıtlarını tutmak için de
Sümer hece işaretlerini kullanmışlardır. Tabletlerin % 80'inin Sümerce,
sadece % 20'sinin Ebla dilinde yazılmış olması, metinleri kolayca
anlamamızı sağlamakta, ancak bu dil hakkında yeterince bilgi sahibi
olabilmemizi önlemektedir. Metinlerde karma bir sistem izlenerek, çoğu
isim, fiil ve sıfatlar Sümerce, edat, zamir, bağlaç ve özel isimler
ise Ebla dilinde verilmiştir.
Elamca:
Başkenti Susa olan Elam, Pers körfezinin kuzeyi ve aşağı Dicle
arasında kalan, kabaca bugünkü iran'la sınırlayabileceğimiz bölgedir.
Elam'ın eski dönem tarihi de Sümer ve Akkad uygarlıklarının tarihleri
ile çağdaştır. Yüzyıllar boyu Batı Asya'nın önemli krallıklarından
biri olarak hüküm süren ve M.Ö. 640 yılında Asur imparatorluğu
tarafından tarih sahnesinden silinen Elam'ın yazı tarihi de ilginç
süreçlerden geçmiştir.
Proto-Elam olarak adlandırdığımız, Susa'da ortaya çıkan yerli
piktografik yazının tarihi Uruk tabletleri kadar eskidir. Metinler,
Uruk'taki çağdaşları ile yapılan karşılaştırmalar sonucunda kısmen
okunabilmiş, ancak dilin özellikleri ve piktogramdan hece yazısına
doğru bir geçiş, tam olarak saptanamamıştır.
Akkad hanedanı döneminde, Susa katipleri, bir süre Sümer yazısını
kullandılar, ancak çok geçmeden Elamlı bir istilacı olan Puzur -
Insusinak, Proto-Elam özelliklerine dayanan yerli bir yazı üretti. Çok
az deşifre edilebilen bu yazının da ömrü çok kısa olmuş ve bundan
sonraki 600 yıl süresince, sadece 4 metin dışındaki bütün belgeler
Babilce yazılmıştır.
Orta Elam döneminden itibaren ise, tekrar Elam dilinde yazılan çivi
yazılı metinlerin başladığını görüyoruz. Bu dönemde Babil'den kısıtlı
sayıda işaret alınarak, fonetik Elam-ca kelimeler, logografik olarak
ifade edilmiştir. 80'den fazlasının hece işareti olduğu bu yazıda,
toplam karakterlerin sayısı, 113'tür.
Elam dilinin akrabaları da saptanamamıştır. Hem dil, hem de
kullandıkları çivi yazısı sistemi hakkındaki bilgilerimiz, Babilce ve
Eski Persçe ile birlikte yazılmış üç dilli Ahamenid sülalesi
yazıtlarıyla belli ölçüde artmaktadır. Bu dillerin yardımıyla, kabaca
bir gramer ve kelime haznesi oluşturulabil-mesine karşılık, lengüistik
(dilbilimsel) değeri diğer dillere oranla çok daha az bilinir. Batı
Iran bölgesi dışında fazla önem ve yaygınlık kazanmayan bu dille
günümüzde uğraşan bilim adamlarının sayısı da oldukça azdır.
Hurrice:
M.Ö. 3. binden itibaren prenslikler halinde yaşayan Hurri toplumu, M.Ö.
16. yy. sonlarına doğru, bölgeye gelen îndo-Ari kökenli savaşçı
toplumla bir devlet örgütü haline gelmiş ve bu devlete resmi bir ad
olarak Mittani devleti denmiştir. Mittani, daha çok bölgeye verilen
coğrafi bir isim olarak korunurken, halkın çoğunun Hurrili olması
nedeniyle, bu isim kullanılmaya devam etmiştir. Yaklaşık M.Ö.
1340'larda Hititler tarafından zayıflatılan Mittani devleti, önce Asur
împaratorluğu'nun vasali olmuş, M.Ö. 1270 yılında ise, Asur kralı I.
Salmanassar tarafından siyaset sahnesinden atılarak, bir Asur eyaleti
haline gelmiştir.
Bölge, kuzeybatı Mezopotamya'da bugünkü Mardin civarını kapsamaktadır.
Hurriler, Yakın Doğu'da özellikle ilk defa eğitimli at yetiştirmeleri
ve arabalı savaşı yaygınlaştırmaları nedeniyle önemli bir yer
tutarlar. Hititlerin başkenti Hattuşa'da bulunan, Mittani'li at
yetiştiricisi Kikkuli'nin yönetmelik metninde geçen ve kesinlikle
Hurrice olmayan bazı teknik terimler ise, ancak belli Sanskritçe
öğelerle açıklanabil-mektedir.
Hurriler çivi yazısını Akkadlardan aldılar. Ancak ne Semitik, ne
Hint-Avrupa dilleriyle ve ne de Sümerce ile yakınlığı olmayan
dillerinin, sadece yine ölü bir dil olan Urartuca ve bugün yaşayan
bazı Kafkas dilleriyle akrabalıkları saptanabilmektedir.
Bu dilde yazılmış belgelerin çoğunluğu yine Hattuşa'dan (Boğazköy)
kaynaklanmaktadır. Daha önce çoğunlukla Hititçe ritüel metinlerde
geçen, anlaşılması zor Hurrice bölümlerin yanısıra, 1983 yılında
Boğazköy'de bulunan Hurrice-Hititçe çift dilli metinler, bu dil ve
grameri hakkındaki bilgilerimizi oldukça geliştirdi. Yine Boğazköy'de
Babil Gılgamış Destanı'nın Hurrice çevirisine ait fragmanlar, Akkadça-Hurrice
çift dilli metinler ve Hurrice kelimelerin karşılıklarını Sümerce,
Akkadça ve Ugarit dilinde veren okul metinleri, Ugarit'te de bu 4
dildeki kelimeleri paralel kolonlar halinde veren bir sözlük metni
bulundu. Ayrıca Ugarit alfabesiyle yazılan ve Sümerce-Hurrice
kelimeler içeren metinler de vardır. Mari ve Amarna arşivleri de
Hurrice metinler içerir. Bunlardan 1877 yılında Tell el Amarna'da
bulunan M.Ö. 15. yy. sonu 14. yy. başına tarihlenen, Mittani kralı
Tuşratta'nın Mısır kralı III. Amenophis'e gönderdiği uzun mektup, bu
dilde yazılmış en önemli kaynaktır. Çift dilli olmamasına rağmen,
Tuşratta'nın yazdığı diğer Akkadça metinlerin yardımıyla okunabilir
duruma gelmiştir. Son yıllarda Çorum'un güneyindeki Ortaköy'de yapılan
kazı araştırmaları da Hurrice ve Hurrice-Hititçe tablet buluntuları
vermiştir.
Son yıllarda yoğunluk kazanan araştırmalarla özellikle gramer ve
sentaktik yapısının belirgin hale gelmesiyle birlikte, bulunan tek
dilli Hurrice bir yazıtın anlaşılabilmesi oldukça zordur.
makla birlikte,az sayıda kil tablet ve madeni örnekler de vardır. Yine
bigraph bir toplum olan Urartular, kendilerine özgü bir hiyeroglif
yazı sistemini de kullanmışlardır. Bunun nedeni de Geç Hitit şehir
devletlerinden Tabal'de hiyeroglif kullanılması ve Urartular'ın
onlarla temas halinde bulunmalarıdır. Bu örneklere çoğunlukla keramik
kaplar üzerinde ve az sayıda mühürlerde rastlanmıştır.
Ugarit Dili:
Suriye sahilindeki Ugarit'de (Ras Şamra) yapılan kazılar sonucunda,
yaklaşık M.Ö. 14. yy.'a tarihlenen ve sayıları 1000'i aşan kil
tabletler bulundu. Sümer-Babil çivi yazısına dış görünüşleriyle
benzeyen, fakat kesinlikle alfabetik olan bu yazıda sadece 30 işaret
vardır ve bir de kelime ayracı kullanılmıştır. Bu işaretler daha geç
dönemlerde ortaya çıkan, ibrani ve Fenike Semitik alfabelerinde olduğu
gibi, sadece sessiz harflerle ifade edilen harfleri yansıtırlar, ancak
Ugarit alfabesinde 3 tane de sesli harf kullanılmıştır. Her ne kadar
işaretler, çivi yazısına benzerlik gösterse de, soldan sağa ve
stylutfla kil üzerine yazılmalarından başka hiç bir ortak yanları
yoktur.
Ugarit'de Ugarit dili ve Babilce yazılmış ekonomik içerikli belgelerin
yanısıra bulunan mitolojik metinler, teoloji çalışmalarına da
kaynaklık etmiştir.
Eski Persçe:
Çivi yazısından sadece dış görünümüyle etkilenen yarıalfabetik yazı
sistemlerinden biri de Eski Persçe'dir. Bu yazıda kullanılan dil, M.Ö.
6. yy. ortalarında, Persler'in Ahamenid sülalesinin resmi diliydi.
Dönemin yazıtları, çoğunlukla Eski Persçe, Elamca ve Babilce olmak
üzere 3 dilde yazılmıştır. Olasılıkla o devirde Arami alfabesinin Ön
Asya'da hakim dil olması, yazının alfabetik değer kazanmasına, ancak
aynı zamanda Elamla olan manevi bağlar, çivi yazısı formunun
benimsenmesine neden olmuştur.
Yazıda toplam 41 işaretin, 36'sı hece işareti, 5'i ise ideog-ramdır. 3
sesli harf ve yine kelime ayracı da kullanılmıştır.
En önemlisi Bisutun'daki Darius'un yazıtı olan kaya yazıtlarının
yanısıra, altın, gümüş ve taş tabletler, bir kaç mühür ve kap üzerinde
yazılar ve çok az sayıda kil tablet ele geçmiştir. Buna neden, günlük
pratik amaçlar için, çoğunlukla Elam çivi yazısı veya Aramca'nın
kullanılmış olmasıdır. Eski Persçe, III. Artaxerxes'ten sonra (M.Ö.
358-338) tamamen terkedilmiştir.
Çivi Yazısının Önemi:
Gerek ticari nedenler, gerekse yapılan askeri amaçlı seferlerle
yayılım alanı genişleyen çivi yazısı, çeşitli kültürler arasındaki
alışverişi sağlamakta en büyük etken olmuştur. Önemli merkezlerde
oluşan arşivler bunu bize açıkça göstermektedir. Ebla'ya kadar
yayılmasından sonra, Akkad'lı Sargon ve Naramsin'in seferleriyle alanı
genişleyen ve Asur Ticaret Kolonileri ile de Anadolu'ya giron çivi
yazısı, bu bölgeyi de çivi yazılı kültürün bir parçası haline
getirerek, Anadolu'nun tarihi çağlarını başlatmıştır. Mari, Boğazköy
ve Ugarit'in yanısıra, bir başka önemli ticaret merkezi olan Emar'da
(Meskene) Hitit, Hurri, Semitik ve Batı-Semitik uluslar karşılaşmış ve
en önemlisi artık çivi yazısı maddi gereksinimleri karşılayan bir
kullanımdan çıkarak, bir kültür aracı haline gelmiştir. Bunu en iyi
gösteren örneklerden biri, Asur kralı Tukulti-ninurta'nın yaklaşık M.Ö.
13- yy. sonunda, 2000 yıllık bir devlet olan Babil'e son vermesiyle
belirginleşmiştir. Oradaki kültür birikimini temsil eden Babil
arşivlerini Asur'a taşıyarak burada büyük bir kitaplık oluşturmuş ve
bir anlamda Güney'deki merkezin Kuzey'e kaymasına neden olmuştur.
Ancak Babil'in siyasen ortadan kalkmasıyla kültürün yok olmadığını ve
yerinde kaldığını BabiFde Tukulti-ninurta'nın fethinden sonra yazılan
12 tabletlik Gıl-gamış Destanı, açıkça göstermektedir.
Bu kültüre özellikle Anadolu'da son veren, Deniz Kavimleri olmuştur.
Hitit Devleti'nin çöküşüyle, Anadolu bu kültürden kopmuş ve çivi
yazısı büyük kültürler için etkisini kaybetmiştir. Geç Hitit
Devletleri döneminde Hitit hiyeroglifleri önem kazanmış, aynı zamanda
Arami ve Fenike alfabeleri kullanıma geçmiştir. Büyük limanlarda da
çivi yazılı uygulamalar kalkmış ve yine alfabetik yazı sistemleri
kullanılmaya başlanmıştır. Böylece çivi yazısı sonunda çıktığı yer
olan Ba-biPe dönmüş ve önemini yitirmekle birlikte milada kadar
yazılmaya devam etmiştir. Çivi yazısıyla yazılmış en son belge M.S. 75
yılına tarihlenmektedir.
Çivi Yazısı Hakkında Genel Bilgiler
a) Yazı Malzemesi Olarak Kil ve Kullanım Şekilleri:
En geleneksel kil malzemesi, tablet adını verdiğimiz, uçları hafifçe
yuvarlatılmış, kare veya dikdörtgen olanıdır. Çoğunlukla önyüz,
arkayüze oranla biraz daha bombelidir ve tablete yandan bakıldığında
bir mercek görünümünü andırır. Bu özellik, kırık bir tablet parçasıyla
karşılaşan bir uzmanın tablet yüzlerini saptamasında en büyük
yardımcıdır. Bir tabletin bölümlere ayrılması ise, Uruk IV A
döneminden beri bilinmektedir. Tablet üzerinde daha belirgin çizilmiş
boyuna çizgiler, sütun veya kolon olarak adlandırılır ve ancak bir
kolona ayrılan bölüm bittikten sonra, diğerinin yazımına geçilir. En
çok kullanılan tek, iki veya üç kolonlu tabletler-dir.Bunun yanısıra,
Ebla'da 15 kolonlu tabletlere de rastlanmıştır. Tabletin önyüzündeki
kolon sayısı, arka yüzde de aynıdır. Ancak, örneğin, 3 kolonlu bir
tabletin ön yüzünün yazımı bittikten sonra, tablet bir kitap sayfası
yönünde değil, uzunluğu yönünde çevrilmiş ve bu sefer yazmaya en
sağdaki kolondan başlanmıştır. Böylece III. Önyüz kolonunun arkasına
IV. Arkayüz kolonu yazılmıştır. Tablette enine yapılan çizgiler ise,
paragraf çizgisi olarak adlandırılır ve işlev açısından modern
kullanımdaki paragraf görevini üstlenerek, bir metni kendi içinde
bölümlere ayırırlar. Genellikle bir tabletin yazımı bittikten sonra,
arka yüzünün son kolonunun altına, yazının bittiğini gösteren, iki
çizgi çekilir ve kalan boş bölüme kolophon adını verdiğimiz, bir özet
bilgi yazılır. Bu bölümde, tabletin içeriğinden bahsedilip, eğer metin
birden fazla tablet üzerine yazılmışsa, kaçıncı tablet olduğu da
belirtilir ve bazı durumlarda kâtip adını da yazar.
Bazen, yer kalmadığında tabletin kenarları da kullanılabilir.
Maddesi kil olan yazıtların, oval, dairevi, konik, silindir ve prizma
biçimli olanları da vardır. Verilen form, sadece dönem değil, metnin
ait olduğu tablet grubuyla da yakından ilişkilidir. Örneğin, Eski
Babil ve öncesine ait öğrenci tabletleri, çoğunlukla yuvarlaktır.
Bunun yanısıra, Ur III dönemine ait tarım tabletleri ve Isin'de
bulunmuş Eski Babil idari kayıtları da, yuvarlak tabletlere
yazılmıştır. Elbette üzerine yazılacak metnin uzunluğu da, şeklinin
saptanmasında rol oynamıştır. Tabletlerin boyutları da çok çeşitlidir.
Ortalama bir tablet, avuç içine sığacak büyüklükte iken, üzerinde
sadece iki satır olan bir Eski Babil tableti, 1,6 x 1,6 cm., idari bir
kayıt içeren Sargon öncesi bir Ebla tableti ise 36x33 cm.
boyutlarındadır.
Çivi biçimli konik yazıtların içeriği, ev satım belgeleri ve yapı
yazıtlarıyla sınırlanmıştır. Prizma şeklinde olanlar ise, Sargon
öncesi dönemden Eski Babil dönemine kadar, normalde tablet üzerine
yazılan sözlük metinleri ve bazı Sümerce edebi metinlerde
kullanılmışlardır. Böyle bir form seçilmesinin nedeni ise kesin olarak
bilinmemektedir. Eski Babil döneminden sonra ise, yine 6 veya 8 yüzlü
prizmalar, çoğunlukla kral yazıtları için kullanılmıştır.
Mezopotamya'da icat edilen bir yazı sistemi için kil ve kamış kalem
stylus, en doğal yazımalzemeleridir. Özellikle kil gibi dayanıklı bir
yazı maddesinin seçilmesi, tabletlerin binlerce yıl toprak altında
koruna-bilmesini sağlamıştır. Çünkü bu tabletler yazıldıktan sonra,
güneş altında bırakılarak kurutuluyor, içeriği daha önemli olanlar ise
yüksek ısıda fırınlanıyordu. Önemli bir kısmının ise, tesadüfen
yandığını söyleyebiliriz. Çünkü pek çok tablet, savaşlarda yakıp
yıkılan şehirlerin kitaplık ve arşivlerinden gelmektedir. Bu
tabletlerin günümüze kadar korunmalarını, bir anlamda o dönemdeki
tarihi felâketlere borçluyuz.
b) Diğer Yazı Maddeleri:
Kilin bütün pratikliğine rağmen, içeriğinin önemine göre çivi yazısı
başka maddeler üzerine de yazılmıştır. Bunlar içinde kilden sonra en
yaygın kullanılan malzeme taştır. Bu örnekler, rölyefler, heykeller,
plastik eserler, taş levhalar ve taş kaplar üzerindedir. Stylus yerine
ise özel bir taşçı kalemi kullanılmıştır. Taş üzerindeki yazılar,
olasılıkla kâtip tarafından tebeşir gibi bir maddeyle taslağı
yapıldıktan sonra, özel ustalar tarafından kazınıyordu. Altın, gümüş,
bronz ve kurşun gibi metal örnekler ise, ilke olarak taş yazıtlara
benzeyen, fakat malzemeye uygun tekniklerle yazılmışlardır. Bu
tabletlerin en güzel örneklerinden birini, 1986 yılında Hattu-şa'da
ortaya çıkarılan, bronz antlaşma tableti oluşturmaktadır. Tam tablet
biçimli olanlarının yanısıra, yine kaplar ve bronz heykeller üzerine
de örnekler vardır. Bunlar dışında tahta veya fildişi tabletler de çok
ilginç bir malzeme olarak kullanılmıştır. Bir çerçeve şeklinde olan bu
Tahtaların yivlenerek çizilen içlerine balmumu dolduruyorclu. Yakın
zamana kadar sadece Nimrud'cla (Kalhu) rastlanan örneklerden başka,
Güney Anadolu'daKaş ören yerinin yakınlarındaki Uluburun koyunda
yapılan gemi batığı araştırmalarında bulunan bir tahta tablet,
şimdilik ilk ve tek Anadolu örneğini oluşturmaktadır. Bunun yanısıra,
sadece Geç Asur döneminde kullanılmış, perdahlı pişmiş toprak üzerine
fırça ile boyanarak yazılan örnekler ele vardır. Bu çivi yazısının
kazınarak veya basılarak yazılmadığı tek örnektir.
c) Styluslar:
Stylus\ann ise, kamış örneklerinin yanısıra kemik, fildişi ve bronzdan
yapılmış olanları da vardır. Bunlar, büyük olasılıkla günlük yazımlar
için kullanılmamışlardır. Uçları da düz, yuvarlak, üçgen olmak üzere,
çeşitli şekillerde kesilmiştir. Yuvarlak uçlu olanlar, ilk tablet
örnekleri üstündeki, sayıların yazımları için kullanılmışlardır. M.Ö.
J7.yy. Kski Babil dönemi tabletlerinde ucu üçgen sıylus'lar
kullanılırken, Asur kitaplığından gelen tabletler, clüz uçlu olanlarla
yazılmışlardır.
d) Zarflar:
Yazılan tabletler eğer mektup ise bir başkasına göndermek, ekonomik
içerikli iseler ele, güvenlik amacıyla zarllanmışlar-clır. Bu uygulama
daha Dr III döneminde başlamış ve özellikle idari metinlerde
kullanılmıştır. Krali depolara giren veya çıkan malların listesi
yapılarak, üzerinde aynı bilgilerin varolduğu kil zarf, metnin üzerine
sarılmıştır. Ayrıca sorumlu olan kişi ele üzerini mühürlemiş,
gereküğineJe ele zarf, kırılıp açılarak bilgilerin tutarlılığı kontrol
edilmiştir. Böyle bir önlemin nedeni, yumuşak kilden yapılan zarfın
üzerinde, olası bir sahtekârlığı önlemektir.
Eski Babil ve Eski Asur dönemi mektupları ise, işlev açısından bugünkü
zari kullanımına daha benzerlik gösterir. Çünkü üzerlerine gönderilen
kişinin ismi yazılmış ve bir de mühürlenmişlerdir. Bu tür zarflı
mektupların en güzel örnekleri, Anadolu'daki Asur ticaret
kolonilerinin merkezi olan, Kayseri yakınındaki Kaneş'clen (Kültepe)
gelmektedir
Mühürler:
Bütün Eski Önasya dünyasında, yazının başlangıcından beri önemli bir
yeri olan mühürler, günümüzde apayrı bir uzmanlık birimi haline
gelmiştir. Bu nedenle çok değişik tipoloji içeren mühürler hakkında,
bu kapsamda detaylı bir bilgi vermek olanaksızdır. Çivi yazısı,
özellikle bunların silindir ve damga mühür biçimli olanlarına
uygulanmıştır. Mühürlerin bulla adını verdiğimiz, kil baskıları ise,
orijinallerinden daha çok sayıda ele geçmiştir. Mühür yapımında
kullanılan malzeme ise, çoğunlukla taştır. Daha kısıtlı sayıda,
değerli taş ve madenlerden yapılan örnekler de bulunmuştur. Mühürler
üzerinde özellikle kral isimlerinin yazılmış olması, bize tarihleme
açısından büyük kolaylık sağlar. Çivi yazılı damga mühürlerin en güzel
örneklerini ise, Hitit toprak bağış belgelen vermektedir
Nasıl Çözüldüler?
Şimdiye dek çivi yazısının Sümer'de doğup, Önasya dünyasında işlerlik
kazanarak, Pers dünyasına kadar yayıldığından bahsettik. Çivi yazısı
ve bu sistemle yazılan dillerin çözüm hikâyesi ise, tam ters noktada
başlamış, yani bilmeceye ilk ışık tutan Eski Persçe yazıtlar olmuştur.
grup üç dilli (Eski Persçe, Elamca, Babilce) kısa yazıt ve Nakş-i
Rüstem yazıtlarını yayınlamış ve çivi yazısının soldan sağa
yazıldığını da doğru olarak farketmiştir. l686'da Perse-polis'i
dolaşan Engelbert Kâmpfer ise, her ne kadar çözümüne bir katkısı
olmasa da, yazıya o dönemden beri anıldığı adı olan Latince cuneatae
"çivi biçimli" benzetmesini yakıştırmıştır.
Eski Persçe'nin çözümü için gerekli olan yeterli sayıdaki yazıtı
Carsten Niebuhr biraraya getirmiştir. 1765'te Persepolis'e gidip üç
hafta kalarak aldığı net ve doğru kopyalar, daha sonra çözümde büyük
rol oynadı. Bir kısmının ilk defa yayınlandığı metinlere dayanarak
Niebuhr, ilk olarak yazıtların üç farklı versiyon içerdiğini
söylemiştir. Niebuhr'un kopyalarını ilk kullanan Doğu Bilimcisi Olav
Gerhard Tychsen, şimdi bizim Eski Persçe'de kullanıldığını bildiğimiz
bir yatay çivinin kelime ayracı olarak kullanıldığını ve yazı
sisteminin üç ayrı dil içerdiğini farketti. 1802 yılında Friedrich
Münter, üç dilli yazıtların Ahamenid krallarına ait olduğunu anladı.
Yine Tychsen'den bağımsız olarak kelime ayracını farkede-rek, ilk
versiyonun alfabetik, ikincisinin hece sistemi ve üçüncünün de
ideografik olarak yazıldığını söyledi. Tam olarak gerçeği yansıtmasa
da bu doğru yönde atılmış bir adımdı. Münter aynı zamanda üç dilin de
aynı şeyi anlattığını ileri sürdü ve metinde geçtiğini tahmin ettiği
"kral" ve "kralların kralı" ifadelerini doğru yerinde buldu. Onu bu
tahmine götüren, gelişimde yepyeni bir kapının aralanmış olmasıdır.
Münter'in en büyük buluşu, ilk versiyonun bölgenin dili olan Ahamenid
sülalesi krallarına ait olması gerektiği ve bunun da iran'da o dönemde
yaygın olan Zerdüşt dininin kutsal kitabı Zent-Avesta'nın diline yakın
olabileceğini düşünmesi oldu. Daha önce 1771 yılında A. Duperron Zent-Avesta'nın
çevirisini yapmış ve bir gramer eskizini de ortaya koymuştu. Onu
izleyen Silvestre de Sacy îran eski eserleri üzerine yayınladığı bir
kitapta Nakş-i Rüstem'deki Sasani kralına ait bir yazıtı incelemiştir.
Hellenistik dönemden sonra Rönesansı izleyen Keşif Çağı'ndan sonra
Avrupalı gezginler, Ahamenid sülalesi dönemine ait Persli kralların
kayalara oyulmuş kabartmalarını ve yazıtlarını ziyaret etmeye
başladılar. Çivi yazılı yazıtlar hakkında birşeyler yazan ilk kişi,
1621'de kopya ettiği 5 çivi yazısı işaretini bir mektupla Şi-raz'dan
Napoli'deki bir arkadaşına gönderen, Pietro della Valle olmuştur.
1666'yı izleyen yıllarda Jean Chardin, Perse-polis ve diğer
yerleşimleri dolaşmış, burada kopya ettiği bir
414 satırdan oluştuğu bölümünün kopyalanması, Rawlin-son'un on yılına
mal oldu. Bu yazıt sayesinde Eski Pers dili ve yazı sistemine
Grotefend'den çok daha emin ve bilinçli bir şekilde eğilme şansını
yakalayan Rawlinson, çalışmalarını hızlı bir şekilde sürdürdü ve bu
çabalarının sonucunu, yine Yunan tarihinden yaptığı
karşılaştırmalarla, Darius'un egemenliği altındaki halkların ve
kralların isimlerini metindeki yerlerinde saptayarak aldı. Avesta dili
ve Sanskritçe hakkındaki bilgileriyle, Eski Persçe'nin bu dillerle
olan ilgisini farketmesi, kelime anlamlarını ve gramatikal özellikleri
bulmasına yardım etti. Rawlinson'un 1846 yılında Bisutun anıtı Eski
Persçe bölümünün çözümünü tamamlayarak yayınlaması, bilinmeyen
dillerin çözüm araştırmalarında bir dönüm noktası oluşturdu.
Bu başarı Rawlinson'u 1844-47 yılları arasında, bu sefer anıtın Elamca
ve Babilce versiyonlarını kopyalamaya sevk etti. Ahamenid dönemi
Elamca'sının 123 karakter içermesi nedeniyle, alfabetik olmadığı
belliydi. Elde çözülmüş Eski Persçe metin olduğu için, önce orada
geçen isimler Elamca'ya uygulanmaya çalışıldı. Ancak dillerdeki
fonetik yapı değişik olduğu için, örneğin bugünkü bilgimizle, Yunanca
Hystas-pes isminin Eski Persçe vi-i-sa-a-ta-a-sa-pa-ha-ya-a, Elamca
mMi-is-da-âs-ba, Babilce mUs-ta-as-pa şeklinde yazıldığı göz önüne
alınırsa, bu işin sanıldığı kadar kolay olmadığı anlaşılır. Ayrıca
Eski Persçe'ye yardım eden Avestan ve Sanskrit dilleri örneğinde
olduğu gibi, maalesef Elamca'nın hiç bir akrabasının saptanamaması,
zorluğun bir başka yönünü oluşturuyordu. Daha önce Grotefend'in de
erkek şahıs isimleri önüne gelen dikey bir çivi ile ifade edildiğini
belirlediği Elam çivi yazı sistemi, ancak bir başka uzman olan Edward
Hincks ile birlikte daha çok Babilce versiyon üzerinde yoğunlaşan
Rawlinson'un not defterleri ve çalışmalarını verdiği Edwin Norris
tarafından, 1855 yılında çözümlenebildi. Norris'in büyük bir
başarıyla, Rawlinson'un saptadığı 40 özel ismi 90'a çıkarabilmesine
rağmen, bu dilin halen bilinmeyen pek çok yönü vardır.
Rawlinson ve Hincks'in çalışmalarını Babilce üzerinde yoğunlaştırmakta
haklı sebepleri vardı. Çünkü bu dilin, geçen yıllar içinde
Mezopotamya'da yapılan kazılarda ortaya çıkarılan sayısız tabletlerle
ilişkili bir dil olma olasılığı yüksek görünüyordu. Çözüm için yine
Ahamenid yazıtlarından yola çıkılmalı ve Bisutun anıtında saptanan
özel isimler bu versiyondaki yerlerinde aranmalıydı. Ama bunu yapmak
ta söylendiği kadar kolay olmadı. Herşeyden önce yazıda 300'den fazla
işaret vardı ve kelime ayracı kullanılmamıştı. Bugün bizim varlığını
bildiğimiz, kelimelerin kimi zaman fonetik, kimi zaman logografik,
kimi zaman da her ikisinin karıştırıldığı yazımlarla ifade edilmeleri,
onları her seferinde şaşkınlığa uğratıyor ve bir çözüm sistemi
bulabilmelerini zorlaştırı-yordu. Bu noktada Grotefend'in çözdüğü
Xerxes yazıtının Babilce versiyonu biraz kolaylık sağladı. Yine
Grotefend'in saptadığı erkek isimleri önünde kullanılan determinatifle
isimler ayrıştırılabilince, Eski Persçe'sinde 4 işaretle ifade edilen,
"kral" kelimesi için sadece l, "büyük" ifadesi için de 2 işaret
kalıyordu. Bunun nedeni Babilce sarru "kral" kelimesi yerine, bunun
Sümerce'den alınmış logografik şekli LUGAL'in kullanılmış olmasıdır,
rabû "büyük" ise, Sümerce-si olan GAL'in arkasına, rabû şeklinde
okunması gerektiğini gösteren, fonetik tamamlayıcısı u ile birlikte
yazılıp, G AL-u şeklinde yazıya geçirilmişti. Bisutun yazıtında ise
matu "ülke", yine Sümerce KUR ile yazılmış, bunun çoğul hali KUR.KUR
şeklinde tekrarlanmışken, bir de Sümerce çoğul eki MES eklenmişti.
Bütün bunların bir anda farkına varılması hemen hemen imkânsızdı.
Çözümün böylesine tıkandığı bir noktada, ilk olarak 1845'te Isidor
Löwenstein, dikkatleri bu dilin Semitik olabileceği noktasına çekti.
Ama bu yazıda, bilinen diğer Semitik diller Arapça ve ibranca'da
olduğu gibi, vokallerin önem taşımadığı bir sistem olduğunu öne
sürerek, sadece bir r harfi için 7 değişik işaret saptaması, onu
yanlış bir yola soktu. Onun hipotezindeki bu hatayı farkederek
işaretlerin sessiz harfleri değil, sesli ve sessiz harflerin birarada
yazıldığı heceleri yansıttığını saptayan, Hincks oldu ve 1850 yılında
bu görüşünü açıkladı. Hincks, ab, da gibi basit hecelerin yanısıra,
mur, kân gibi kompleks hecelerin de varolduğunu, bunların yeri
geldiğinde mu-ur veya ka-an şeklinde de yazılabileceklerini, daha
önemlisi bazı işaretlerin bir hece değerine karşılık gelmelerinin
yanısıra, tek başlarına bir kelime yerini tuttuklarını ve işlevindeki
geniş alanı keşfettiği determinatif olarak kullanılabileceklerini de
kanıtladı.
Önemli bir başka keşfin sahibi de Korsabad'da Sargon'a ait sarayın
kazısını yürüten, Botta oldu. Botta, elindeki sayısız malzemeyi
kullanarak, bir metnin içinde aynı kelimenin, hem tek bir işaretle
logografik, hem de açık şekliyle hece işaretleriyle yazılabileceğini
gösterdi. Onun bu buluşuyla, nihayet logografik kelimelerin gerçek
okunuşlarını saptamak mümkün olabildi.
Çözüme son bir önemli katkı, yine Rawlinson'dan geldi. O da
farkedilmesi hiç te kolay olmayan, bir hecenin birden fazla hece
değerine sahip olabileceği idi. Biraraya getirdiği bütün bu
ipuçlarıyla, Bisutun'un Babilce versiyonunu da 1851 yılında yayınladı.
Yazıtta saptadığı işaret değerlerinin çoğu bugün de geçerlidir ve
kullandığımız işaret listelerinin temelini teşkil ederler.
Babil ve Asurlular'ın dillerinde sayısız belge, özellikle sözlük
listeleri bırakmış olmaları, giderek çivi yazısının daha iyi
tanınmasını sağladı. Paleografi adını verdiğimiz, işaretlerin farklı
dönemlerde geçirdikleri değişimleri inceleyen bilim dalının ilk
çalışmalarını başlatan da, yine Hincks oldu.
Konuya uzak kalan bilim adamları ise, çağdaş yazı sistemlerinde
bulunmayan, çok değerlilik ve logografik kullanımları şüphe ile
karşılıyor ve bu yeni bilim dalına pek güvenmiyorlardı. Bunun üzerine
Londra'daki Royal Asiatic Society, çözüm sisteminin geçerliliğinin
kanıtlanabilmesi için, Asur'da bulunmuş, Asur kralı I. Tiglat-pileser'e
ait, döneminin faaliyet ve olayları hakkında bilgi veren, 793 satirli
sekiz yüzlü kil prizmayı kullanmaya karar verdi. (Bkz. Resim VI.) Bu
sırada Rawlinson, Hincks'in yanısıra, yine iki uzman olan Oppert ve
Talbot ta tesadüfen Londra'da bulunuyorlardı. Bu uzmanların herbirine
metnin birer kopyası verildi ve özellikle birbirleriyle ilişki
kurmamaları rica edilip, çözümlerini kapalı zarflar içinde teslim
etmeleri istendi. Yapılan karşılaştırmalar sonucunda dört çözüm de
önemli oranda birbiriyle tutarlılık gösterince, çivi yazısı çözüm
sistemini bilimsel olarak yayınlayabilmek için hiç bir engel kalmadı.
19- yy.'m ikinci yarısı ve 20. yy. başlarında yapılan araştırmalar,
Assiroloji'yi değerli bir filolojik bilim dalı haline getirdi.
Mezopotamya'nın yanısıra, Anadolu'da da başlatılan kazı çalışmaları,
yine bu yazı sistemi ile yazılmış, ancak farklı diller içeren binlerce
tableti gün ışığına çıkardı. Ancak Babil ve Asur, daha doğrusu Akkad
çivi yazısının kanıtlanmasından sonraki evreler için, deşifre etmek
veya çözmek deyimlerini kullanmak pek doğru olmaz. Çünkü bir yazı
sisteminin okunabilmesi ile içerdiği dilin anlaşılabilmesi arasında
çok büyük bir fark vardır. Bunu hiç yabancı dil bilmeyen bir Türk
araştırmacının Çince ve ingilizce karşısındaki konumuna
benzetebiliriz. Yazı sistemi hakkında hiçbirşey bilmediği Çince
karşısında çaresiz kalırken, dilini anlamasa da, Latin alfabesi ile
yazılmış olduğu için, ingilizce'yi en azından okuma şansına sahip
olacaktır. Bu noktada uzmanlar ve bilim adamları artık iki önemli
anahtarın kendilerine yardımcı olmasını beklediler. Çift, üç veya daha
çok dilde yazılmış tabletlerin bulunması ve okunabilen dilin yaşayan
başka dillerle olan akrabalık ilişkilerinin ortaya çıkarılması.
Nitekim Babilliler tarafından, rahip okullarında, benzetme yerindeyse,
Ortaçağ Latincesi gibi öğretilen Sümerce'nin, daha o dönemde ölmüş
olmasına rağmen, sayısız dini, mitolojik ve edebi metinlerde Babilce
çevirileri ile kopya edilmesi ve sözlük listeleri ile gramere ait
özelliklerinin de kaydedilmiş olması, dilin anlaşılmasında kolaylık
sağladı. Son yıllarda sayıları artan çift dilli metinlerle hakkında
giderek daha fazla bilgi sahibi olduğumuz Hurrice ise, ilk dönemlerde
ancak Tuşratta'nın Mısır'a gönderdiği Hurrice mektubunun içerik
açısından ona benzerlik gösteren Akkadça mektuplarıyla yapılan
karşılaştırmalarla biraz okunabildi. Onunla yakınlığı saptanan
Urartuca'nın anlaşılmasına ise, kısmen yapılan karşılaştırmalar,
kısmen basmakalıp tekrarlanan logografik ve fonetik yazımların bir
arada kullanılmış olması, kısmen de bulunan Urartuca-Asurca çift dilli
yazıtlar yardım etti.
Hititçe metinlerin okunması ise, diğerlerine oranla çok daha
sansasyonel oldu. 1906 yılında Boğazköy'de başlayan kazılarla ortaya
çıkarılan onbinlerce tablet, Eski Babil yazı sistemi kullanılmış
olduğu için, kolayca okundu. Ancak kullandığı dil, hiç te çivi yazısı
kullanan diğerlerine benzemiyordu. Bulunan çift ve üç dilli metinler
ve sözlük tabletleri de, diğer metin gruplarında çok seyrek geçen
sözcüklerin, özellikle gramatikal yapılarının, anlaşılmasına yardımcı
olamıyordu. Birinci Dünya Savaşı'nın başlangıç yıllarında Profesör
Bedrich Hrozny, Hititçe metinler üzerinde çalışmaya başladı. Yaptığı
bazı etimolojik çalışmalar ve benzer kelimeler, şaşırtıcı bir şekilde
onu bu dilin bir Hint-Avrupa dili olabileceği düşüncesine götürdü.
Aslında bu görüş, daha önce, 1902 yılında, Tell-el-Amarna'da bulunan 2
Hititçe tablet üzerinde çalışan, J.A. Knudtzon tarafından da öne
sürülmüş, ancak bu buluş, diğer bilim adamları arasında kendine hiç
yandaş bulamadığı için, ciddiye alınmamıştı. Hrozny'nin özellikle
üzerinde durduğu bir cümlede, Hititçe watar "su" (Almanca "Wasser",
ingilizce "water") ve Hititçe ed- "yemek" (Almanca "essen", Latince
"edere") kelimelerini saptaması, onu daha cesaretlendirdi. Burada
hemen şunu belirtelim ki, dillerarası akrabalıkların saptanmasında,
sadece kelimelerin yarattığı çağrışımlar, tek başlarına belirleyici
bir kriter oluşturamazlar. Günümüzde de bu bağları kurabilmek isteyen
pek çok kişinin yanılmasına yol açan bu metod, nitekim ilk
çalışmalarında bulduğu doğru karşılıkların yanısı-ra, Hrozny'e de hata
yaptırdı. Herşeye rağmen değerini azaltmayacak bu buluşunu 1915'te
Berlin'de sundu ve 1917 yılında da bir kitapla yayınladı. Kitabın
eksik ve hatalı yönleri de 1920 yılında bir Hint-Avrupa bilimcisi olan
Ferdinand Sommer tarafından tamamlandı.
Bugün halen yoğun biçimde sürdürülen kazı çalışmaları ve filolojik
araştırmalar, her çivi yazılı dilin ayrı bir bilim ve uzmanlık dalı
olarak gelişmesini sağlamıştır. Bilinmeyene karşı duyulan bu ilginin
yoğunluğu ,her geçen gün bilgi birikimimize yeni ürünler katan
araştırmalarla, hiç şüphesiz halen çözülememiş ya da hakkında çok az
şey bildiğimiz yazı sistemleri ve dillerin de gün ışığına
çıkarılmasına olanak tanıyacaktır.