Din felsefesinin konusu dindir. Fakat bu basit tanım, bir problemi,
genel olarak, din felsefesinin temel problemini içerir. Bu problem
şudur: Felsefe dinde, kendisinin her nesnelleştirmesine karşı direnen
bir objeye rastlar. Din ne kadar güçlü, orijinal, katıksız ise,
kavramsal yapıların genelleştirilmesinden o kadar kurtulduğunu ileri
sürer. Vahiy ve kurtuluş gibi kavramlar, din kavramının açıkça
karşıtıdır. Vahiy ve kurtuluş, tek ve etkin tanrısal bir müdahaleyi
ifade eder; oysa "din", bir manevi fiiller ve kültürel yaratmalar
serisini, genel bir kavram altında toplar. "Vahiy" Tanrı'nın
etkinliğinden; "din" insanın etkinliğinden söz eder; "vahiy"in sözünü
ettiği şey tek, kendi kendine yeten, mutlak bir olaydır; dinin
anlattığı şey ise tekrar edilebilen, kendi kendine yetmeyip daima
göreceli olan durumlardır. "Vahiy", hayata ve ruha yeni bir hakikatin
girişinden; "din", daima verilmiş, hayati bir hakikatten ve manevi,
zorunlu bir fonksiyondan söz eder. Din kültürden söz eder; vahiy
kültürün bir ötesinden. Bu nedenle din, kendine "din" adını
verdiğimizde gerçek özüne ulaştığını hisseder. Bu nedenle din, din
felsefesine kapılarını kapar ve teoloji sadece vahyin bilgisi olduğu
ölçüde, özellikle teolojiyi benimsemeye hazır olur. Sonuç olarak din
felsefesi, dinin karşısında kendini, şu iki şeyden birini yapmak
zorunda hisseder: Ya kavramak istediği objeyi veya kendini dışlamak.
O, dinin vahiy olma iddiasını göz önüne getirmezse objesini kaybeder
ve gerçek olma iddiasını göz önüne getirmezse objesini kaybeder ve
gerçek dinden söz edemez; bu iddiayı kabul ettiği zaman teoloji olur.
Din felsefesi bu iki yolu da kullanamaz. Birinci yolu izlerse
(objesini dışlarsa ç.n.), hedefinin yakınında geçip gider; ikinci yolu
izlerse (kendini dışlarsa), çabası hem din felsefesini hem de genel
felsefeyi dışlamakla sonuçlanacaktır. Bir konunun felsefeye temelden
kapalı olduğunu kabul etmek, felsefenin kendisi için hak olarak ilan
ettiği her konuyu inceleme yetkisini tartışmaya açmak demektir.
Gerçekte o zaman felsefenin bu konuyla, yani din ile bilginin diğer
alanları arasındaki sınırı tespit etmeye gücü yetmez. O zaman vahiy,
her alanda iddialar ileri sürebilir ve felsefenin bu iddialara karşı
koyabilmek için hiçbir silahı olmaz. Bir konuda taviz vermek, her
alanda taviz vermeye mecbur olmaktır. Gerçekte vahiy bu tür iddiaları
içerir. Eğer o, şartlının dünyasına şartsızın girmesi ise, diğer
alanlardan birine, kültürün yanında dine dönüşmekten geri kalamaz.
Üstelik vahiy, kabul ettiğimiz hakikati, hakikatin bütün bilgisinin
temeli gibi düşünmek zorundadır. O, din felsefesinin yerine bilgi
teolojisi, sanat teolojisi, hukuk teolojisi, toplum teolojisi vs.
koymak zorundadır. Vahiy, şartsız bakış açısının yanında, onunla eşit
haklara sahip, şartlı bir bakış açısının varlığını kabul edemez. Bunu
kabul etmek, kendisinin şartsız özelliğinden vazgeçmek olacaktır.
Din felsefesinin vahiy doktriniyle bu karşıtlığı, din felsefesi
probleminin en çetin biçimiyle ortaya koyar. Bu, sadece diyalektik bir
problem değildir: Söz konusu problem, en ciddi kültürel çatışmalara
yol açarak ve en güçlü kültürel yaratımlara ulaşarak, kendi
gerçekliğini ortaya çıkarır. Kültürel hayatın (Geistesgeschichte),
felsefenin ve dinin tarihi hemen hemen bu biçimlerden birinin veya
öbürünün saf gerçekleşmelerini açığa vurur. Ortaçağın sonu kültürel
çatışmaların, Aydınlanma Dönemi kültürel yaratımların örneğidir. Diğer
taraftan vahiy ve kültür, bazen sentez yapılmaya, her ikisinin ortası
bulunmaya çalışılmıştır. Bu teşebbüs, Ortaçağın başında vahiy
doktrininin gözetiminde; idealizmde Ortaçağın sonundaki İngiliz
deneyciliğinde ve teolojik Kantçılıkta iki kutbun yan yana konulduğunu
görüyoruz. Fakat, sınırların çizilmesi çözüm değildir. Hakikatin
felsefi bilincini ve vahyin şartsız özelliğini diğer alanlar
arasındaki bir alana hapsettiğimizde, felsefi bilimci ve şartsız
özelliği ortadan kaldırırız ve bu mahiyetteki her teşebbüs
başarısızlığa mahkumdur. Sınırlar çizme yöntemi, sınırları kimin
çizmesi gerektiğini belirle problemi önünde zorunlu olarak
başarısızlığa uğrar; gerçekte her iki taraf (vahiy ve felsefe ç.n.) bu
hakka sahip olduklarını iddia eder. Ve bununla birlikte karşıtlık
aşılmak zorundadır; çünkü bu karşıtlık bilincin birliğini yok eder,
din veya kültürün bozulmasına neden olur. Nahif bir iman iki taraftan
birini, açıkça normatif olarak düşündükçe -ister vahiy doktrini
isterse felsefi doktrini söz konusu olsun - ve diğer tarafı feda
ettikçe, çatışma gizliden devam eder. Fakat nahifliğin kaldırılması
durumunda, -felsefi nahiflik veya dini nahiflik söz konusu olsun-
geriye sadece sentetik bir çözüm kalır. Tamamen başka bir çıkış
yolunun sonu kapalıdır. Nahifliğe hesaplı (calcule) bir geri dönüş
hilecidir; tek yol ileriye doğru, zıtları içeriden fethetmeye doğru
giden yoldur. Sadece sentez yolu doğrudur; bu yol, pek çok
başarısızlıklarına rağmen gereklidir ve (sürekli ç.n.) başarısızlığa
mahkum değildir. Gerçekte vahiy doktrininde ve felsefede öyle bir
nokta vardır ki, orada her ikisi birdir. Din felsefesinin kesin görevi
bu noktayı bulmak ve buradan hareketle sentetik bir çözüm
hazırlamaktır.
Kaynak : Paul, Tillich, Din Felsefesi, Çeviren: Doç. Dr. Zeki Özcan,
Alfa yayınları 2000.