DİNLER TARİHİ VE DİN FELSEFESİNDE KURTARICI VE KURTULUŞ *
Joachim WACH
Çeviren
Yrd.Doç.Dr.Ali Coşkun
DİNLER TARİHİNDE KURTARICI
KURTARICI KAVRAMI
Bir kurtarıcının bulunması, dinî kurtuluş öğretilerini felsefî
olanlardan ayırt eden temel özelliktir. Felsefî doktrinler insanların
kendi özel çabaları sonucu kurtarıldıklarını öğretirken dinî öğretiler
başka biri tarafından kurtarılma ilkesini öne sürerler: “İnsanoğlunun
sınır-çizgisi-durumlarında (Grenzsituationen)” kendini hissettiren
sonluluk, sınırlılık ve hiçlik tecrübesi dinî tecrübeden uzak
düşünülemez. Bu ise bizi doğrudan şu ya da bu şekilde bütün yüksek
dinlerde açıkça formüle edilen kurtuluş ihtiyacına götürür. Bu
ihtiyaca benzer bir biçimde kurtarıcı şahsiyetler, aracılar ve ilâhî
tecessüdlerde kendini gösteren yardım isteme olgusu gündeme
gelmektedir. Biz zaten daha önce böyle bir anlayışın, meselâ
Algonkinler örneğinde Amerikan yerlilerinde rastladığımız kültür
kahramanlarının çeşitli şekillerinde (Kultur-und Heilbringer) olduğu
gibi ilkel insanların dinî inançlarında başlangıçlarını
görebilmekteyiz. Şüphesiz yüksek dinlerin kurtarıcıları çok değişik
kökenlerden gelme özelliklere sahiptir. Sözü edilen ilkel
Heilbringer’den Gnostik, Budist ya da Hıristiyan kurtarıcılara kadar
uzanan kesintisiz bir zincirleme halkayı yeniden inşa etmek asla
mümkün değildir. Bir kurtarıcının her yerde ve sürekli bulunuşunu
yukardaki gerekçelerden ziyade bu figürün insanların evrensel kurtuluş
düşüncesinde oynadığı ve tecessüm eden bir inayetin yardımına can
atmaktan doğan zorunlu bir role bağlı olarak anlamak daha yerinde
olur. Böyle bir açıklama, maamafih, bizim ferdî bir olay olarak
kurtarıcı şahsiyetin tarihî ve genetik ilişkiler ışığındaki durumuyla
birlikte hususi tezahürlerini ve karakteristiklerini araştırma
görevini bırakmamıza mazeret oluşturamaz.
Aynı zamanda kurtarıcılara inancın çokbiçimli tabiatı, bizi şüpheci
bir izafiyetçiliğe götürmemelidir; zira dogmatikler kurtarıcının
husûsî ehemmiyetini imanla özdeşleştirirken dinlerin tarihî
araştırması neye inanılması gerektiğini değil, yalnızca neye
inanıldığı, neye inanılmakta olduğu ve neye inanılabileceği konularını
belirler. Dinlerin tarihî araştırması, değişik halkların
inançlarındaki kurtarıcıların çokluğunu tarihî bir olgu olarak önümüze
sermektedir.
KURTARICI ŞAHSİYETLER
Dinlerin tarihî araştırması, ilkel dinlerde çeşitli, ama yine de
hatırı sayılır ölçüde benzerlikler taşıyan kurtarıcı anlayışlarının
varlığını ortaya koymaktadır. Kurtarıcı orada yoksunluktan ve
talihsizlikten kurtaran (liberator) biri olduğu gibi ferahlatıcı ve
yardım edici biri olarak ya da ölümsüzlük getiren biri olarak da
karşımıza çıkabilmektedir. Genellikle o bir hayvan, bir insan ya da
bir tanrı olarak görünebilmektedir. Meselâ Tlingit Yerlilerinin
Yelch’i Algonkin’lerin Michabozho’su, Iroquois’in Yokesha’sı,
Yoruba’nın Edshu’su, Polinezya’nın Maui’si ve Peruluların Viracocha’sı
gibi. Temel vurgu bu şahsiyetin teçhizatına, yeteneklerine ve (mesela;
ateş, âletler veya kültür gibi) hediyelerine yapılmıştır. O,
mitolojide merkezî sîmâlardan biridir.
Yine tamamen mitolojik özellikte başka kurtarıcı şahsiyetler Yakın
Doğu dinlerinde de bulunmaktadır. Mısırlıların Oziris’i, Bâbillilerin
Marduk ve Temmuz’u, Suriyelilerin Esmun ve Adonis’i ve Mandelilerin (Mandaens,
Sâbiîler) Manda d’Hajje ve Hibil-Ziwa’sı gibi. Aynı şey Hindistan
dinleri için de söz konusudur. Meselâ Vişnu-Krişna-Vasudeva ve Şiva
figürleri gibi. Bu son kurtarıcı bir ilâh çeşidi olup genellikle bitki
ilâhı olarak tabiattaki hayatla yakından bağlantısı bulunmaktadır. O,
rızık bahşedip ölümsüzlük güvencesi vermekte ve mü’min onun acı
çekişlerine ve zaferlerine iştirak etmektedir. Böylece Yakın Doğulu
Kurtarıcı'nın genel olarak “kurtarılmış bir kurtarıcı” olduğu
anlaşılmaktadır.
Üçüncü bir kurtarıcı tipi daha ortaya çımıştır ki, o da bir kurtuluş
mesajıyla gelen yahut hemen hemen arzusu hilafına veya öldükten sonra
taraftarlarınca kurtarıcı olarak paye verilen tarihî şahsiyetlerdir.
Bu kurtarıcı grubuna geç antikite döneminde; Pitagoras, Tyana’lı
Apollonius, Abonoteichos’lu Alexander, Simon, Magus vb. birçok mistik
ve kurtuluş öğreticisi ile kendi cemaatları tarafından peygamberlikten
kurtarıcılığa dönüştürülen Mani, Zerdüşt ve (Hz.) Muhammed [(s.a.v.)]
girmektedir. Yardımlarıyla kurtuluş ve özgürlüğe kavuşan kimseler için
Buda ve Jina en derin anlamıyla kurtarıcıdırlar. Değişik Budist
grupları ve okullarının dogma tarihi, bir kurtarıcıya olan inancın
nasıl oluşup geliştiğini güzel bir şekilde ortaya koymaktadır. Budist
inanışlar Guatama’yı sadece bir öğretmen olarak düşünmekten başlar,
onu tabiatüstü ve ilâhî bir kurtarıcı olarak düşünmeye kadar uzanır.
Aslında takipçileri tarafından bir kurtarıcı olarak kabul edilen (Hz.)
İsa da tarihî bir şahsiyettir. St. Paul ve özellikle Luka gibi
evangelistler onu tarihî terimlerle tasvir ettiler. Hıristiyan
teolojisi yüzyıllar boyunca onun şahsiyetini ve faaliyetlerini oldukça
engin bir şekilde tarihî şahsiyete sahip kimselerdenmiş gibi
algılamaya çalıştı.
KURTARICI MİTLERİ
Bu tarihî şahsiyetlerle bağlantılı olarak mitler genellikle tıpkı
kendi zamanımızda bile olduğu gibi meselâ İran’daki Bab’ın
misyonundakine benzer bir şekilde gelişmektedir. Zaman zaman
mitolojinin aşırı gelişmesi Mahayana Budizmi’nin şu kurtarıcılarında
gördüğümüz gibi tarihî olan her şeyi yok eder: Amida ve Amitabha,
Avalokitesvara ve Manjusri, Maitrea ve Vairocana. Bu kurtarıcılarda
eski mitik şahsiyetlerle birlikte evvela kendisinden zuhur ettikleri
tarihî Buda Guetama’yı çok az bir şekilde ayırt edebilmekteyiz. Sufi
dindarlık, başlangıçta bir kurtarıcı olmaktan uzak bir durumda olan (Hz.)
Muhammed’i [(s.a.v.)], başlıca duğumundaki, Ay’ı ikiye bölmesindeki ve
mîrâcındaki mucizelerle birlikte bir kurtarıcı kültü’nün merezî
şahsiyeti haline dönüştürdü. Öte yandan Şia, (Hz.) Ali’yi [(r.a.)]
neredeyse bir kurtarıcı haline getirdi. Aynı şeyler, Gnostisizmin çok
renkli kurtarıcıları için de söz konusu olacak şekilde ortaya
çıkmaktadır. Şöyle ki, Gnostikler; Valentinus, Basilides, Pistis
Sophia ve Mani’nin kristolojilerinde olduğu gibi tarihî (Hz.) İsa’dan
çok sayıda efsanevî şahsiyetler türettiler. Farklı bir kurtarıcı tipi
de, geçmişte hiçbir zaman aktif olmayıp gelecekte olması beklenilen
kurtarıcılar tarafından teşekkül ettirilmektedir. Gelmekte olan bir
mutluluk çağına hükmedecek ve genellikle Assurbanipal veya Augustus
gibi tarihî bir şahsa dayanan bir kişi fikrinden ilâhî bir kurtarıcıya
geçiş; ilkel mitolojik bir kraldan tıpkı Yahudilerin Mesihi ve
Şiîlerin İmamı gibi “başlangıcından beri kurtarıcı olan” bir
kurtarıcıya geçiş kadar hızlı ve akışkan bir geçiştir. İran’lıların
Saoşyant’ı, Buda Maitreya, Peruluların Viracocha’sı, Algonkin’in
Heilbringer’i ve Aztek’lerin Quetzalcoatl’ı gibi ister benzer isterse
farklı biçimlerde ya da yeni bir inkarnasyon olarak olsun taraftarlar
daha önce yeniden döneceği kabul edilen bir kurtarıcı bekledikleri
vakit çeşitli düşünceler biraraya gelmektedir. Ayrıca Kurtarıcının hem
(Elijah, Yusuf ve Davud soyundan gelen Mesihler gibi) seleflere hem de
(Ahriman, Deccal ve Sahte Mesih gibi) muhaliflere ve hasımlara sahip
olması mümkündür.
KURTARICININ TABİAT ve MAHİYETİ
Daha önce gördüğümüz gibi Kurtarıcı’nın tabiatına dair görüşler büyük
ölçüde değişmektedir. Kimi Kurtarıcılar insan, kimi ise bir ilâh
olarak tasavvur edilmişlerdir. Her iki görüşün de birleştiği yerde,
-uknumsal birlik ve ilâhî irade ile beşerî iradenin karşılaşması
hakkındaki sorular gibi- İlk Hıristiyanları epeyce zor durumda bırakan
problemler türünden zor problemler ortaya çıkmıştır. Docetizm (recat
veya zâhirî ölüm) ilginç ve ortancıl bir safha oluşturmaktadır; yani
Kurtarıcı veya İlâhî Şahsiyet gerçek olmayan fakat sadece zahir olan
bir görünümle cismanî veya beşerî bir bedene bürünmektedir. Hulûlî (docetic)
anlayışlar genellikle Gnostisizmde, Mani’nin öğretilerinde ve Sufi ve
Şiî düşüncenin belli kollarında bulunmaktadır. Klasik biçimiyle
Vaişnava Hinduizminde geliştirilen avatarlar (tecellî, tezahür yahut
da tenezzüller) teorisi bahis konusu duruma çok benzemektedir. Şöyle
ki, Kurtarıcı -veya “kurtarıcı ışık (nur)” ya da “kurtarıcı cevher”-,
bir dizi inkarnasyona maruz kalmaktadır (krş. Gnostisizm, Şia ve
Tibetli Mahayana). En son zikredilen öğretilerde biz, bir bakıma
Mahayana Budizminde çok açık bir şekilde geliştirilen ama Jainlerin
bilmediği bir ilke olarak kurtarıcıların çoğulculuğuyla
karşılaşmaktayız.
Mit, bir kurtarıcının hayatının önemli anları olan; ana rahmine düşüş,
doğum, çocukluk, çağrı ve ölüm gibi anlar üzerinde özellikle durmak
suretiyle sürekli bu şahsiyetleri biçimlendirir. Bu şekilde doğal
biyografi kutsal kural haline getirilebilen ve bir kült için temel
oluşturan tabiat-üstü bir varlık biçimine dönüştürülür. Genel olarak
mitler kurtarıcının tabiat ve faaliyetini belirli motifler bakımından,
meselâ ister kaosa isterse bir canavara karşı olsun savaş, gökten iniş
ve göğe çıkış, yaratma ve yeni yaratmaya iştirak, acı çekme ve üzüntü
gibi motiflerle kavramaya çalışır. Tarihî bir kurtarıcının hayatındaki
en önemli olay, davet ya da tebliğinin başlangıcıdır. Gerçi kurban
fikri de genellikle buna dahil edilmektedir, fakat hiçbir yerde
Hıristiyanlıktaki derinlik ve çeşitlilikte olmamak üzere.
Hıristiyan, Budist ve İranlı kurtarıcıların hayat hikayelerinde hep
onların günaha teşebbüs etme öykülerine rastlamaktayız. Kurtarıcı
genellikle; şifa verici, öğretmen, çoban ve kral gibi ortak imajlarla
tasavvur edilmektedir. Kurtarıcı kültüne ise, sık sık onun tabiatı ve
çoğu kere de Vişnu’nun dişleri ve İsa’nın kalbi gibi ifadelerde yer
alan bedeninin hususi bir kısmı eklenir. Bundan başka kadın
kurtarıcılara da rastlamaktayız: Meselâ her biri dünyevî erkek bir
ilahla birleştirilen Kwan-yin, Avalokitesvara’nın Çinli formu,
Vaişnavizmdeki Sri ve Küçük Asya’daki İştar gibi. Hatta
Hıristiyanlıkta (Hz.) Meryem bir kurtarıcı ve corredemptrix
(ortak-kurtarıcı) olarak kabul edilegelmiştir.
KURTULUŞ DÜŞÜNCESİNİN GELİŞİMİ
Bir kurtarıcı etrafında odaklanan herhangi bir din gelişirken, mit
geri plana çekilir. Kurtarıcı mitolojik niteliklerinden soyutlanır ve
mü’min, okur-yazarların eleştirisi ve rasyonel aydınlanma karşısında
Kurtarıcıya olan inancını güvence altına almayı zorunlu görür. Bu
bağlamda Hıristiyan, Hindistanî ve İslâmî teolojiler iki değişik yola
girmişlerdir. Bir kısmı, Kurtarıcıyı; ampirik, psikolojik ve etik bir
örnek (yani örnek bir hayatı yönlendiren bir “model”) olarak
biçimlendirirken, diğer bir kısmı ise profan dünyanın sebeplilik
kanununa tabi olduğu, dinî dünyanın ise içerisinde tabiatüstü ve ilâhî
gücün tezahürleriyle birlikte şu ya da bu şekilde özerk kaldığı bir
düalizm kurmaya çalışmışlardır. Hıristiyanlıkta özellikle Soren
Kierkegaard’dır ki, söz konusu bu iki olasılığın izini sürmüş ve
onların nihaî sonuçlarını tasvir etmiştir. Schleiermacher ondokuzuncu
yüzyıl boyunca Protestan ilâhiyatına egemen olan birinci olasılığın
önde gelen savunucusu olmuştur. Kierkegaard ise günümüzde öne geçmiş
bulunan ikinci yaklaşımın sözcüsü durumuna gelmiştir.
KURTULUŞ
DİNLER TARİHİNDE KURTULUŞ
KURTULUŞ FİKRİNİN TİPİK VE SPESİFİK FORMLARI
Kurtuluş fikri, kurtuluş dinleri ya da kurtuluş-öğretici (soteriological)
dinler olarak bilinen dinlerde dinî düşünce ve faaliyetin merkezinde
bulunmaktadır. Eğer kurtuluşu, en ilkel dinlerde dahi rastlanan
kavramlar olan yeniden doğuş ve ölümsüzlükle ilgili tüm anlayışları
dahil edecek şekilde çok geniş bir biçimde algılayacak olursak bu
takdirde ona genel olarak dinin merkezî kavramı diye bakmamız
mümkündür. Sonuç itibariyle dinler tarihçilerinin iki belirgin
vazifeleri bulunmaktadır:
1- Kurtuluş düşüncelerinin tarihî dinlerde kazandığı husûsî formların
gelişim ve tabiatlarını araştırmak ve,
2- Kurtuluşun bireysel formlarının yapısal ve niteliksel bakımdan
benzer tipler -yani soteriolojik düşüncelerdeki tipler- halinde
gruplandırılıp gruplandırılamayacağını karşılaştırma sonucu
belirlemektir.
Şüphesiz dinler tarihçileri; motiflerin, düşüncelerin, formların ve
uygulamaların tarihî göçlerine de dikkat etmeli ve acele eşitleme ve
paralellikler kurmaya karşı dikkatli olmalıdırlar. Çeşitli dinlerin
soteriolojilerindeki yüzeyde kalan bireysel özelliklerin görünür
teşhislerinde, tek tek dinî sistemlerde bulunan farklı değerlerin
çarpıtılmasına izin verilmemelidir. Doğrusu bir kere çıkıp tüm
insanların nihaî ve derunî bir şekilde kurtuluş düşüncesine bağlı ve
ona gereksinim içerisinde olduklarını kabul ettikten sonra, söz konusu
düşüncenin hususi tarihî formlarının; fiziksel, tarihsel, kültürel ve
etnik-psikolojik bağlamdaki yerlerini anlamaya çalışmalı ve onların
eşsizliğiyle ferdî ehemmiyetini kavramaya da özen gösterilmelidir.
HİNDİSTAN ve YAKIN DOĞU
Kurtuluş düşüncesi Hindistan’da özel Hindu dinlerinde oldukça farklı
biçimler kazanmaktadır, fakat yine de belli karakteristik özellikler
sergilemektedir. Tipik olarak Hintliler dünyevî ıstırabı -ya da
sınır-çizgisi-durumları tecrübesini- karma ve ruh göçü (tenasüh)
bakımından kavrama, değerlendirme ve hatta büyük ölçüde açıklama
eğilimindedirler. Kurtuluş ihtiyacı içerisinde bulunan dünya ve
insanlığın tasviri Vedanta ve Samkhya’da, Hinayana ve Mahayana
Budizminde ve Vaişnaizm ve Şaivizm’de çok benzerlikler arzetmektedir.
Ayrıntıdaki farklılıklar esas itibariyle, sonuçta acı çekmeyle
başetmeyi sağlayacağı varsayılan yol ve yöntemlerle ilgisi bakımından
ortaya çıkmaktadır. Ama yine de amel yolu, bilgi yolu ve aşk (yahut
sadakat) yolunda Brahmanî dinde, Hinduizmde ve Budizmde tekerrür eden
tipik ve esaslı olasılıklar bulunmaktadır. Samkhya ve Yoga’da, Budizm
ve Jainizmde kurtuluşa götüren safhalar çeşitli oluşumlarıyla ilginç
paralellikler arzetmektedir. Bundan başka her ne kadar dünyadaki acı
çekmeye ilişkin hususi teoriler ve kurtuluşun son hedefinin ne
olduğuna dair hususi tanımlar birçok noktada farklılık gösterse bile
geçici ve nihaî kurtuluşun (maksha, vimukti) tabiatı ile kurtuluşu
oluşturan şeylerin tasvirleri hatırı sayılır ölçüde birbirine
benzemektedirler (kaivalyam, nirvanam).
Başka bir kurtuluş düşüncesi de Yakın Doğu’da bulunmaktadır. Bu bölge
dinlerindeki çok sayıda benzer özelliklerin tarihî bakımdan
izlenebilecek ilişkiler üzerine dayanma ihtimali hem vardır hem de
yoktur.
Ancak şurası bir gerçektir ki, —Mısır, Bâbil, Suriye, Filistin, İran,
Küçük Asya (Anadolu), ayrıca bir dereceye kadar da Yunanistan’da ve
daha sonra Gnostikler ve Mani tarafından geliştirildiği biçimiyle—
kurtuluş fikri, insanların kurtuluş ihtiyacına ve dünyaya
(bakışlarına) ilişkin benzer temel anlayışlar sergilemektedir. Yine
ayrıca biz nefsin bedenle ve ruhun maddeyle ilişkileri, kurtuluşa
götüren yol, kurtuluş ihtiyacı içinde olanlara yapılan yardım türü,
mevcut çeşitli araçlar (büyü ve sakramentler gibi) ve tüm kurtuluşun
hedefi (ölümsüzlük) üzerinde son derece geniş bir uzlaşma bulmaktayız.
GELİŞME ve SİSTEMLEŞME
Şimdiye kadar yapılan kısa taramadan şu görülmektedir ki, hemen hemen
hiçbir yüksek din kurtuluş düşüncesine âşina olmaktan uzak değildir.
Bu düşünce en farklı halklar ve kabilelerin dindarlığında bile
bulunmaktadır -zira şurası iyice kesinleşmiştir ki, kurtuluş düşüncesi
yukarıda zikredilen alanların çok daha ötesine yayılıp kök salmıştır-.
Bu düşüncenin hıristiyanî formu Doğu’nun bir kısmını fethettiği kadar,
Batı’ya da yayılmıştır. Kurtuluş düşüncesinin ne ölçüde serpilip
geliştiği; tarihî gelişmeler, fizikî şartlar ve ruhanî yeteneğe bağlı
olagelmiştir. Birtakım yüksek dinlerde kurtuluş düşüncesi geri plana
çekilmiştir. Meselâ eski Yunan ve Roma dinlerinde, İslâm ve
Yahudilikte ve Japonların Şinto dininde durum böyle olmuştur. Ama yine
de Yunanlılar Orfizm’de, neo-Pisagorculuk’ta ve neo-Platonik dinî
fırkalarda; İslâm Tasavvufta; Yahudilik ahirzamandan haber veren vahiy
metinlerinde (apocalyptic writtings) ve (Kabbala ve Hasidizm’de olduğu
gibi) mistisizmde, Japonlar ise Budist mekteplerde kurtuluş
düşüncesini geliştirmişlerdir. Her türlü şüphenin ötesinde belli temel
dinî anlayışlar da kurtuluş düşüncesiyle yakından alâkalıdır. Bu
yakınlığın başından beri açıkça belirgin olmadığı yerlerde kurtuluşu
tekrar merkeze yerleştirmeye ve ona derinlik kazandırmaya dönük özel
gayretler, hareketler ve doktrinler gelişmiştir. Kendileri için
merkezî bir konu olması sebebiyle mistik hareketler kurtuluş
düşüncesini ekip-yetiştirmeyi özellikle yeğlemişlerdir.
Dolayısıyla çoğu kurtuluşçu (soteriological) dinler sistematik bir
kurtuluş teorisi geliştirmişlerdir. Bu teori (soteriology)
inananların; evreni, onun menşeini ve yok oluşunu anlama yollarını
belirlediği kadar, mü'minlerin insanlık, onun tabiatı ve mukadderatını
anlayacakları yolları da belirlemiştir. Yeterince tuhaf olan bir şey
var ki, o da (felsefî) ateistik kurtuluş teorilerinin (soteriologies)
de bulunmasıdır. Fakat genel olarak kurtuluş-bilimsel (soteriological)
düşünceler tanrı hakkındaki düşüncelerle yakın bağlantı içerisinde
bulunmaktadır. İnsanlar şu ya da bu ölçüde kendilerini ya da dünyayı
kurtarmada oynayacakları rollerinin bulunduğuna inanmışlardır. Hatta
bir kurtarıcıyla karşılaştığımızda kurtuluşta onların iştiraklerinin
bir anlam ifade edeceği bir yer mutlaka ayırt edilmiştir. Bir kere
meselâ ilâhî lütfun tabiatı, gerekliliği ve etkinliğine dair
Hıristiyanlık, İslâm, Hinduizm ve Budizm’deki —bir bakıma ilâhî-beşerî
ortak güce ilişkin (synergistic) ihtilaflardaki— tartışmaları düşünün.
[Bu bağlamda ilk dönem itikadî İslam mezheplerinin insan eylemleri ve
güç (fiil-istitâ'at) ilişkisine dair tartışmaları
hatırlanmalıdır.-ç.n.]. Beşerî katılım genellikle belirli ibadetler,
pratikler veya belirli topluluklara üyelik gibi şöyle ya da böyle
nesnel gereksinimlerle bağlantılıdır. Ben şu ana kadar gereksinimleri
zaman zaman büsbütün pratik (amele ilişkin), zaman zaman büsbütün
teorik (entellektüel bilgi ya da duygusal iman ve sadakat), zaman
zaman da her ikisinin birlikte bulunduğu başlıca üç kurtuluş yoluna
atıf yapmış bulunuyorum. Birtakım kurtuluş öğretilerinde uyuşturucular
gibi sunî araçlar da yer almaktadır. Bu araçların arzu edilen duruma
ulaşmayı sağladığı anlaşılan bir vecd haline sebep oldukları
varsayılmaktadır.****
Birçok dinde insanların dünya hayatında bir çeşit “ön kurtuluş”a
erebilecekleri ve onun bilincine varabilecekleri fikriyle
karşılaşmaktayız. Meselâ Hindistan’da jivanmukta ve Hıristiyanlık’ta
ise inayet ve tevfik durumları gibi. Buna bağlı olarak nihaî kurtuluşa
ancak bu dünya hayatından sonra ulaşılacağı fikri gelmektedir. Çeşitli
dinler ve aynı din içerisindeki farklı kollar, kurtuluşun aranıp
bulunduğu şartlar hakkında değişik görüşlere sahip olmuşlardır: meselâ
nesnel kötülük, öznel hatalar (yani zâhirî anlamda ibadete ilişkin ve
ahlâka ilişkin günahlar) ya da tamamen günahkâr durumlar (habitus)
gibi şartlar. Söz konusu dinler ve mezhepler aynı zamanda kurtuluşun
hedefini de farklı bir biçimde algılamaktadırlar. Bu çerçevede ikili
bir şekilde sıralanan çok sayıda ifadelere rastlamak mümkündür:
—Allah’ın içinde, Allah’la ve O’nun huzurunda olmakla; unio
substantialis— müsbet ve —yok oluş ya da çürümeyle— menfi hedefler
gibi. Ölümsüzlük, tecessüd (reincarnation) ve nirvana gibi mücerred
görüşlerin yanısıra duygusal açıdan algılanan görüşler de
bulunmaktadır. Kurtuluş düşüncesinin metafizik, psikolojik ve etik
bakımdan vurgulanışları onun gayesinin tanımlandığı her an kendini
göstermektedir. Bu gerçek tüm kurtuluş öğretilerinin içinde gizlenen
bir sırdır.
DİN FELSEFESİNDE KURTULUŞ
KURTULUŞ FİKRİ VE GEREKLİLİĞİ
Bütün dinlerin oluşturucu ögesi olarak görülebilecek olan kurtuluş
fikri, din felsefesi için de büyük öneme sahiptir. Bu ehemmiyet
insanoğlunun esas itibariyle kurtuluş ihtiyacı içinde bulunduğu, yani
kaza ve talihsizlikten tutun da her şeyi kuşatan endişe (weltangst)’ye
kadar birçok kaynak ve nedenleri bulunan genel bir acı çekme
tecrübesinden kurtulma ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Schelling bu
Angst’ı (endişe) bütün yaratıklara yayılmış olan Melancholie (hüzün ve
kasvet) olarak belirledi ve onun kozmik terimlerle düşüş, yabancılaşma
ve (ahlâkî) çöküntü (corruption, Verführung); psikolojik terimlerle
ise yanılgı, cehalet, günah ve suç gibi muhtelif açılardan
yorumlandığını belirtti. Kurtuluş ihtiyacının önemi ve derinliğinin
bilinci kadar ayrıntılarındaki çeşitlilik de, ne olursa olsun, ibtidaî
halklar arasında bu duyguyla en erken dalgalanma —ki bu dalgalanmalar
oldukça sık bir şekilde görülmüştür— en yüksek düzeyde gelişmiş
kültürler arasında bulunan daha derinlikli ve evrensel anlayışlara
doğru belli bir çizgi üzerinden kaymıştır. Bu bilinçliliğin
yoğunlaşması ve kurtuluş fikrinin tedricî gelişimi, Ruh’un (Geist)
gelişiminin en önemli alanlarından biridir. Tabiî olarak bu fikrin
gelişimini düzenli bir süreklilik olmaktan çok, ite kaka bir ilerleme
olarak algılamak gerekmektedir. Eğer kurtuluş ihtiyacı derin bir
şekilde kökleşmemiş ve gerçekten de evrensel bir şekilde insanî
değilse, insan zihninin kurtuluş düşüncesine vakfettiği —düşünceler ve
görüşler, ümitler ve istekler, fikirler ve öğretilerden oluşan— çok
kesif bir miktarı bulan dikkati kesinlikle izah edemeyiz. Dinî dehâlar
mütemâdiyen kendilerini bu düşünceye adamışlardır. Sayısız büyük veya
küçük vaiz ya da peygamberler bu düşünceyi ilan edip
şekillendirmişlerdir. Her nerede ki, insanlar pozitif ve tarihî
dinleri terketmiştir, orada filozoflar homines religios (dindar
insan)’un çabalarını sürdürmüştür. Teorik kalkış noktaları çoğu kere
kainatın menşei ve sonu ile insanlığın tabiat ve mukadderatı
hakkındaki öğretileri içeren çok yoğun dinî sistemler ortaya
çıkmıştır. Bu sistemlerde kozmoloji, antropoloji ve eskatoloji
soteriolojide en yüksek noktasına ulaşmış ve pratik talimler ise
tabiat ve kökenini doktrinlerin açıkladığı kötülükten kurtuluşa
sevkeden yolu göstermekten ibaret olmuştur. Bu dinî sistemler tapınma
ve ibadete ilişkin form ve kurumlarda somut biçimlerini kazanmışlar ve
onların sosyolojik gücü okullar, kiliseler ve mezheplerle büyük ve
küçük gruplarda tezahür etmiştir. Bütün bunlar olurken Asya’da
(Hindistan ve İslam) olduğu kadar Batı’da da teorik kurtuluş problemi,
filozoflar, yani din filozofları tarafından devralınmıştır. Bu durum,
filozofların dinî topluluğu terkedip ortaya attıkları sorunlara dinî
çözümleri kabul etmedikleri zamanlarda bile böyle olmuştur.
Filozofların, özellikle kurtuluş düşüncesiyle ilgilenmiş olanların,
aynı zamanda dinî bakımdan da en duyarlı kimseler olduklarını,
dolayısıyla onların mütemâdiyen felsefî girişimi dinin komşuluğuna
doğru çevirmiş olduklarını ilerde açıklayacağım. Bir aralık
pozitivizm, din ve felsefenin insanlığın eninde sonunda bir kenara
atacağı geçici birer fenomen olduğu yanlış görüşünü besledi. Fakat
kurtuluş ihtiyacının hem zaman hem de mekan açısından evrenselliği bu
iddianın yanlış olduğunu göstermiştir. Kurtuluş düşüncesi her bir
farklı yerde derece derece gelişmiş ve her birinde kendine özgü
biçimler kazanmıştır. O bir yerde oldukça belirgin bir biçimde ortaya
çıkabilirken başka bir yerde sadece başlangıç aşamalarına ulaşmış
olabilmektedir. Fakat yine tekrar ediyorum ki, o hiçbir zaman
bulunmamazlık etmemiştir. Yaratıklar daima kurtuluş ümid etmişlerdir,
yani kendi tabiatlarını.
KURTULUŞ FELSEFESİ
Daha önce gördüğümüz gibi kurtuluş ihtiyacı dünyadaki ıstırap ve
kötülük tecrübelerinden kaynaklanmaktadır. Istırap birçok şekilde
ortaya çıkabilir. Meselâ fakirlik ve çalışma-didinme, hastalık ve
talihsizlik, yetersizlik ve günah şeklinde olduğu gibi. Beden ve nefs
ile akıl ve şiddetli duygular arasındaki tezatlarda ya da fânilik ve
ölüm gerçeklerinde bunun ifadesini bulmak mümkündür. Karl Jaspers’i
izleyerek insanların ıstırap çekip kurtuluş ihtiyacının farkına varır
hale geldikleri anlar olan insanî varoluştaki can alıcı olaylar ve
anları “sınır–çizgisi-durumları (grenzstuationen)” olarak
belirliyorum. Istırap durumları insanların kendi tabiî varoluş
durumlarını, sonlu dünyayı ve oradaki ilişkileri bir kenara itip ebedî
olana yönelmelerini tahrik edebilir. Böyle yapmakla onlar şeyler
arasında yeni bir müteal ilişkiyi keşfederler, artık dünya ve insanlık
yeni bir ışık altında görünür ve mânâlar ve değerler, “tabiî” varoluş
oluşumlarındakinden daha farklı bir biçimde vurgulanır. Son olarak
ıstırap deneyiminin insanın ebedî olanla (yani Tanrı ile birleşmesi [Verkehr]
şeklindeki) ilişkisini ve ahlâkî davranışları için önemini vurgulayıp
vurgulamamasına yahut onun ilişkilerinin teorik anlaşılışına
(spekülasyon) vurgu yapıp yapmamasına bağlı olarak kurtuluş
düşüncesinin daha dinî ve daha felsefî ifadelendirilişinden söz
edilebilir. Dinî ilişkilerin tabiatı ve diyalektiğini burada
tartışmayı gereksiz görüyorum. Şu kadarını söylemek yeterlidir ki;
günaha teşebbüsler, şüpheler ve kuşkuculukla engellenebilen ve
bozulabilen Tanrı tecrübesinde bir kimsenin kendi noksanlığını ve
yetersizliğini deneyimlemesiyle birlikte Kutsal’ın (the numinous,
numinoser unwert) karşısındaki değersizliğini de deneyimlemesi, tam
olarak doğrudan doğruya o kimsenin kendi öz günahkârlılık bilincine
varmasına ve bu bilinçle de Tanrı ile insan arasındaki uzaklık
duygusuna kapılmasına yol açar.
İlâhî lütuf sayesinde gerçekliştirilen kurtuluş, bir aracının
tevessülü yoluyla bu uzaklığı (iyice) kapatır. Bu durumda kurtuluş,
Tanrı’ya karşı tüm yabancılaşmaları alt eden ve yetkinsizliği ortadan
kaldıran bir inâyet durumu halini (ya da biçimini) kazanır. Öyle ki
sonuçta kurtuluş ya kutsanmış bir yakınlık ya da Tanrı’yla birleşme
haline kadar gelir. Bunun tersine felsefe, epistemoloji gibi
uzmanlaşmış alanlara veya tam anlamıyla formel bir ansiklopedi
külliyatına bölünmediği sürece, zorunlu olarak kendilerini
sınır-çizgisi-durumlarda gösteren büyük varoluş problemlerine (Dasein)
yol açar. Hem Batı’da hem de Doğu’da felsefe -genel konuşmak
gerekirse- bu problemleri iki yolla çözmek istedi. Birinci yolda
felsefe, belli değişikliklerle ve özellikle dünyanın ve insanlığın
kurtuluş ihtiyacı bakımından kurtuluş dinlerinin temel varsayımlarını
ele almıştır. Böyle yapmakla o, günah ve günahkârlık duygusundan
ziyade kusurluluk, hata ve cehalet üzerinde durmak istemişti. Fakat
bütün bunlarla birlikte felsefe, beşerî açmazları yine beşerî gayret
aracılığıyla (selbsterlösung) veya onun pek işe yaramadığı durumlarda
ise aynı beşerî açmazları dinî aracı ya da kurtarıcıyı ampirik
terimlerle yeniden yorumlamak suretiyle aşmayı denemiştir. Buna göre
inayet fikrinden vazgeçilmekte ve insanlar kendilerini maddî dünyadan
uzaklaştırmak ya da ruhlarını kurtarmak (özgürleştirmek) suretiyle
ıstırabı kendi güçleriyle ortadan kaldırmaya çalışmaktadırlar. Doğrusu
bir kimsenin kurtuluşunun felsefî yolları ve yöntemleriyle; yollarının
pratik, teorik ve duygusal egzersizlerin çeşitli birleşimlerini
içerdiği durumlarda kurtuluş dinlerindeki kurtarılma yol ve yöntemleri
arasında pek de büyük bir fark yoktur. Felsefî çözümler esas
itibariyle bilgi yollarındaki değişikliklerden kaynaklanmaktadır.
Mesela bir seçenekte kurtuluş; Schelling, Schopenhauer, Samkhya
felsefesi ve Gnostisizm’de olduğu gibi birtakım hususi sezgi ve bilgi
kanallarıyla gerçekleşmektedir. Genellikle bu bilgi; Yoga, Budizm ve
Tantrizm’de olduğu gibi kurtuluş yolunu oluşturan teknik ve
maharetlerin öğretilmesiyle birlikte bulunur. Bu seçenek, felsefe ile
din arasındaki uçurumu kaldırma eğilimindedir. Bu seçeneğin başka bir
şeklinde felsefe; bizatihî ve başka bir sebepten dolayı çalışma,
tutkuları kontrol etme ya da herkesin kendi vazifesini yapması (Kant
ve Fichte) gibi belli ahlâkî buyruklar ortaya kor. Bir kimsenin
kendini kurtarma çabasının kurtuluş dinlerinden ödünç alınan
varsayımlar üzerine bina edildiği sürece devamlı bir şekilde hiç
izlenmemesi tipik bir durumdur. Meselâ bir kere Vedanta felsefesinde
veya Schopenhauer’ın düşüncesinde inayet fikrinin nasıl beşeri çabaya
müdahale ettiğini düşünün.
Büyük varoluş problemlerini çözmeye çalışmak amacıyla filozofların
takip ettiği ikinci yola gelince, onu burada enine boyuna tartışmamız
mümkün değildir. J. Burchardt ve W. Dilthey’in gösterdiği gibi
Rönesans döneminde, kendi-kendine-yeterlilik, güç ve insanlığın
güzelliği fikriyle nitelendirilen bir tutum olarak Avrupa’da hayata
karşı yeni bir tutum (Lebensgefühl) ortaya çıktı. Bu tutumla
bağlantılı olarak Aydınlanma gibi daha sonraki dönemler aklın
özerkliği fikrini geliştirmekle kalmadı aynı zamanda birtakım eski
tutum ve düşünceleri de yeniden canlandırdı. Bu gelişmede Alman
klasizmi önemli bir yer tutmaktadır. Aydınlanma çağı, sonunda
insanlığın ahlâkî bozulması, günahkârlığı ve suçluluğu inancına karşı
çıkmak kadar kurtuluş düşüncesine de karşı çıkmış ve peşinden (Feuerbach
ve Nietzsche’de olduğu gibi) bir insanlık kültü (insanmerkezcilik)
bırakan dinî değişime de yol açmıştır. Bu görüş bugün çok yaygın olup
Hıristiyanlık ve diğer kurtuluş dinlerinin başlıca düşmanı
konumundadır.
(Toplum Felsefesinde Kurtuluş)
Kurtuluş düşüncesi hakkındaki dinî ve felsefî görüşlere ek olarak
bunlarla hiç de ilgisiz olmayan diğer başka iki yaklaşımı daha
zikretmeliyim ki, onlar da, toplumsal ve sanatsal kurtuluş
düşünceleridir. İnsanın kurtuluş ihtiyacı eğer nefs ve ruhun
derinlikleri bakımından değil de maddî ihtiyaçlar ve bilhassa içtimâi
manada anlaşılacak olursa kurtuluş düşüncesi sosyal ve ütopik bir
biçim kazanır. Klasik öncüllerinde olduğu gibi Godwin, Fourier, Engels
ve Marks’ın modern sosyal teorilerinde de kurtuluşa dönük ilgi açıkça
görülebilir. Yine modern Alman ve Rus din filozoflarını düşünelim bir
kere. Onların hepsinin görüşlerinde kurtuluş, maddî eşyanın
dağıtımında belli “âdil” bir düzene ulaşmak olarak anlaşılmaktadır.
Söz konusu teorisyenler ayrıca (meselâ Sosyalizm, Komünizm ve
Bolşeviklik’te olduğu gibi) doğrusu daha derin bir mutluluğun ve ruhî
ve manevî alanda bir hoşnutluğun ortaya çıkacağını da ummuşlardır.
(San'atta Kurtuluş)
San'at yoluyla kazanılan yücelme deneyimi ve iç huzuru da genellikle
“kurtuluş” olarak tasvir edilmektedir. Hatta (Eflatun ve Plotinos’da
olduğu gibi) antikitede bile bu böyleydi ve başta Romantikler olmak
üzere en son estetikçiler de benzer teoriler geliştirmişlerdir. Bu
görüş doruk noktasına Schopenhauer’ın sanat teorisinde ulaştı.
Schopenhauer’a göre sanat, bize düşüncelerin teksifi yoluyla “arzu ve
isteklerden” özgür olma yolunu sağlar. İnsanlara onları zaman zaman
görüngüler dünyasından ve onun baskılarından kaçırıp böylece geçici
bir kurtuluş temin eden de yine sanattır. Müziğin “kurtarıcı” etkileri
de sık sık övülegelmiştir.
KURTULUŞ FELSEFESİ TARİHİ
Kurtuluş düşüncesinin felsefe tarihinde oynadığı rolden hareketle,
felsefenin kendini herhangi bir dinden ne kadar soyutlayabileceğine
bakmaksızın köklerinin dinde yattığını çok açık bir biçimde görmek
mümkündür. Bu, Doğu’da olduğu kadar Batı’da da böyledir ve bunu en
iyi, felsefenin dinî düşünceden hiç de köklü bir biçimde
bağımsızlaşamadığı yalın gerekçesine bakarak görebilmekteyiz. Daha
eski kimi düşünürler içerisinde, görüşlerinde Yunan felsefesi ve din
arasındaki bağlantının epeyce açık olduğu birçok kimse bulunmaktadır .
Pisagor, batılı ilk kurtuluş felsefecisidir. Her ne kadar
düşüncelerinden dolayı değil de tavırlarından dolayı olsa bile
Heraklitos, Eflatun’a kadar uzanmakta olan bir çizgiye dahildir ve
Eflatun’un felsefesindeki dinî unsura ise yeterli bir şekilde dikkat
çekilmiş bulunmaktadır. Eflatun, diyaloglarında ilk batılı kurtuluş
metafiziğinin taslağını çizen kimse konumundadır ve bu engin metafizik
onun en son takipçilerini bile etkilemiştir. Eflatun’un tek tek
dinlerle olan nisbeten gevşek bağlantıları Yeni-Eflatunculuk’ta daha
da sıklaşmaktadır. Yeni-Pisagorculara ve Ammonius’a karşılık olarak
Plotin klasik (ancient) Batı’nın üretebileceği belki de en güçlü ve
yaygın kurtuluş felsefesi olan koskoca bir düşünce sistemi geliştirdi.
Ennead’larda her şey, Plotin’a göre teorik düşünceler yanısıra insan
eylemleri ve estetik beğeni (zevk)yi de yönlendiren kurtuluş
düşüncesine boyun eğmiştir. Bununla birlikte Plotin’den önce Yahudi
düşünür Filo, kendi cesur din felsefesinde Tevrat’ı remizli ve
kinayeli bir şekilde yorumlayarak kurtuluşu hem bir mü’minin hem de
bir mütefekkirin en yüksek hedefi haline getirdi. Çok sayıda
izleyicilerin dinî-felsefî taslak ve sistemleri bu iki büyük kafanın
işaret ettiği yönde gelişmiştir. Söz konusu izleyicilerin en ünlüsü
Iamblichus olup büyük sistemcisi ve mektep üstadı ise Proclus’tur.
Proclus, Yunan ve Yakın Doğu dinlerinden çok sayıda unsuru bünyesine
katmış bir felsefe olarak Yunan kurtuluş felsefesinin sonunu temsil
eder.
Bu arada Hıristiyanlık küçük bir dinî topluluktan bir dünya gücü
haline gelmeye başlamıştır. Hıristiyanlık, (Hz.) İsa’nın çabalarında
icra edilmiş olarak gördüğü kurtuluş düşüncesini merkezine
yerleştirmiştir. Bu hareketten doğan her felsefe —kaldı ki
Hıristiyanlar kendi hasımlarına oldukça erken bir dönemde felsefî
bakımdan cevap vermişlerdir— merkezî kurtuluş düşüncesi tarafından
yönlendirilmiştir: Augustine’in kapsamlı kurtuluş felsefesinden ve
Anselm’in hoşnutluk felsefesinden tutun da Albert’te doruk noktaya
ulaşma, Thomas’ın skolastisizmi ve Meister Eckhart’ın mistisizmine
kadar bir dizi düşünce akımında yerini almıştır. Hıristiyan kurtuluş
düşüncesi çoğu insanîci (hümanistic) Eflatuncuları ve Rönesans’ın
tabiî (natural) felsefecilerini etkiledi, fakat derin bir şekilde
etkilediği Jacob Boehme’nin yanında bunlar solda sıfır kalır. Öte
yandan Descartes’tan beri modern Avrupa felsefesi epistemolojik
problemleri incelemeye öncelik vermiş ve kendiliğinden insan bilincini
tahlil etmeyi uğraş haline getirmiş ve sonuçta merkezî varoluşsal
problemler olan hayat ve ölümden giderek uzaklaşmıştır. Şüpheciliğin
köklü bir biçimde yeni düşünceye yol açmadığı yerlerde geleneksel
Hıristiyan çözüm genel olarak muhafaza edildi. Spinoza gibi engin bir
metafizikçinin baş yapıtının kurtuluş düşüncesinde son noktaya
varmasından daha tabiî bir şey olamazdı. Aynı şekilde sınırsız
iyimserliği ve insan zihninin güçlerine olan hudutsuz güveniyle
Aydınlanma’ya giden yolu açan Leibnitz’in temel tavrı, Aydınlanma
düşünürlerinin insanın kurtuluş ihtiyacının üzerinde fazla
durmamalarına ve Hıristiyan öğretide ifadesini bulduğu biçimiyle
kurtuluş olasılığından yüz çevirmelerine sebep oldu. Başta Fransız
olmak üzere Aydınlanma düşünürleri dinin kurtuluş öretisel yönlerine
ve onunla elbirliği eden din felsefesine karşı sık sık şiddetli bir
biçimde veryansın ettiler. Kant kendi derinlikli din felsefesinde
kurtuluş düşüncesini yeniden canlandırdı. Fakat öte yandan kendisinin
büyük ölçüde onayladığı pozitif Hıristiyan öğretiyi ahlâkî ya da
manevî bir tekâmül ve yetkinlik haline dönüştürmek suretiyle böyle
yapmış oldu. Hamann, Jakob ve Herder çok sıkı bir biçimde Kitab-ı
Mukaddes’ten hareket etmek suretiyle kurtuluş hakkında felsefe
yaptılar. Hatta Fichte gibi Kant’ın büyük haleflerinin birincisi olan
bir kişi, Anwelsung zum seeling Leben (“Ruhanî Hayat İçin
Talimler”)’de Hıristiyan mistiklerinin kurtuluş yöntemini buldu.
Schelling’in bıkmak usanmak bilmeyen zekası, hem klasik hem de modern
kurtuluş felsefesinden esinlenmek suretiyle çeşitli yollardan din
felsefesinin bu merkezî problemi üzerinde odaklandı. Schopenhauer’dan
önce felsefeyi daha esaslı bir şekilde metafizik üzerine kurmak
amacıyla yeltenen Schelling’in dışında hiç kimse çıkmamıştır. Romantik
dönemin başları, kurtuluş düşüncesine meftun idi. Yalnızca birtakım
geç Hıristiyan izleyiciler ancak ona epey derin bir şekilde nüfuz
etmiş ve spekülatif felsefe nokta-i nazarından hiç kimse Kierkegaard
kadar çok kökten ve keskin-görüşlü bir şekilde bu düşünceye
yaklaşamamıştır. Yine de Kierkegaard’dan önce Hegel’in evrensel aklı
spekülatif olarak kurtuluş düşüncesini yorumlamış ve din felsefesinde
büyük bir okulun yolunu açmıştır. Ondan sonra modern kurtuluş mitologu
J.J. Bachofer’un spekülatif-tarihsel felsefesi gelmiş, nihayet onu ise
Schopenhauer’ın kapsamlı bir metafiziksel kurtuluş öğretisini ortaya
koyması izlemiştir. Bir kez daha felsefenin kurtuluş-öğretisel ilgisi
dine yaklaşmış ve Hindistan’ın kurtuluş dinleri Schopenhauer’ı derin
bir biçimde kendisine çekmiştir. Ed. von Hartmann’ın dinî felsefesi
Schelling, Schopenhauer ve Hegel’in mirasını sürdürmüştür. Hegel
felsefesinin yaptığı gibi onunki de kurtuluş düşüncesinde son bulan
bir ruh dini içerisinde karışıp onunla bütünleşmiştir. A. Drews ve L.
Ziegler kendi düşüncelerini bu noktadan başlatmışlardır. Eğer Kantçı
ve fenomenolojik okulu saymayacak olursak çağdaş felsefe Feuerbach’ın
tilmizi ve Hartmann’ın eleştirmeni olan Nietzsche tarafından ağırlıklı
bir biçimde etkilenen bir yaşam felsefesi haline gelmiştir. Aynı
zamanda bu felsefenin temel tutumu giderek kurtuluş düşüncesinden
epeyce uzaklaştırılmıştır. Sadece, (yeni-Budizm, teosofi ve
antroposofi gibi felsefi çabaların) Hıristiyan ya da Doğulu düşünce
dünyalarıyla çok yakın bir şekilde birleştiği durumlarda ancak, çağdaş
felsefeler kurtuluş düşüncesine hitap edebilmektedirler. Kim bilir
belki de gelecekte bu birleşme daha yaygın bir hale gelecektir.***
* Wach, Joachim, “The Savior in the History of Religions ve Salvation”,
Introduction to the History of Religions, ed. J. M. Kitegava, G. D.
Alles ve K. W. Luckert, Macmillan Press Comp., NY. ve Londra, 1988, s.
169-197. Bu yazı ilk olarak MÜİFD., Sayı:13-15, 1997, s. 249-261’de
yayınlanmıştır.
** Söz konusu araçların İslam Mezhepler ve Tarikatlar Tarihinde ortaya
çıkan birçok akımda yer alması yanı sıra, harekete ismini verecek
kadar tipik bir şekilde tezâhürünü; -gerek Abbasî ve Selçuklu
idaresine karşı giriştikleri terörist süikastları (assassination)
gerekse uyuşturucu (haşhaş) kullanmalarından dolayı Haşîşîler olarak
bilinen Şii-İsmailî grupta görmek mümkündür. -ç.n.
*** Kurtuluş düşüncesinin tarihî, tezâhürî (fenomenolojik,
görüngübilimsel bütün yönleriyle) ve Osmanlı Döneminde kazandığı dînî-ictimâî
boyutlarıyla etraflı bir incelemesi için bak Ali Coşkun, Osmanlı
Dönemi Dînî "Kurtuluş" Hareketleri Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma,
İstanbul, 1996, (Marmara Üniv. Sos. Bil. Enst., Yayınlanmamış Doktora
Tezi).