Hurufilik, kimi araştırmacılara göre ayrı bir din, kimilerine göre bir
mezheptir ya da yalnızca bir tarikattir. Ne var ki tüm araştırmacılar
Hurufiliğin harflere olan özel ilgisi üzerinde birleşirler. Zaten bu
akımın çeşitli yapıtlardaki tanımları doğrudan Hurufilik’in bu
niteliğini vurgulamaktadır. Örneğin Orhan Hançerlioğlu’nun “Felsefe
Ansiklopedisi”nde Hurufilik, “harflerden dinsel anlamlar çıkaran İran
içrekçiliği (ezoterizmi)” olarak tanımlanmaktadır. Britannica’da yer
alan tanım da “harf ve rakamların çeşitli yorumlanmaları üzerine
kurulu bir inanç dizgesi” biçimindedir. Zaten “huruf” sözcüğü harf
sözcüğünün çoğuludur. Hurufilik, harflere olan özel eğilimi dışında,
ikinci bir özelliği ile de ilgi çekmektedir, o da “içrekçi” yani
“batıni” (ezoterik) oluşudur.
Bu durumda Hurufilik olarak bilinen bu inanç akımını iki temel nitelik
altında değerlendirmek gerekmektedir: Ezoterizm ve Harfler. Harflerden
dinsel anlamlar çıkaran her inanç akımı Hurufilik ile ilgili olmadığı
gibi, ezoterik nitelikli akımların tümü harflerin anlamları ile
ilgilenmez. Hurufilik, bir yandan harfler ve harfler ile bağlantılı
olarak rakamlarla ilgilenmekte, diğer yandan bunların yardımıyla ve
bunlara dayanarak açıklanan, savunulan ezoterik inançları
işlemektedir.
Hurufiliğin Öncülleri
Harfler bizi doğrudan yazıya götürmektedir. Harf ve rakamların
yorumlanması ve aralarında çeşitli özel ilişkiler kurulması ve
böylelikle görünen amaçlarının ötesinde anlamlandırılmaları tüm eski
kültürlerde görülen ve neredeyse yazının tarihiyle aynı zamanda
başlamış bir uğraştır.
Bu çabanın ilk örneği Pythagoras’ın öğretiler dizgesinde bulunur. Bu
dizge, varoluş sorunlarının felsefi araştırması amacıyla oluşturulmuş
bir inanç akımı çerçevesinde geliştirilmiş ve ünlü Pythagoras kuramı
da bu dizgenin bir yan ürünü olarak ortaya çıkmıştır. İ.Ö. 500
yıllarında ortaya çıkan Pythagoras dizgesi, geliştirdiği müzik kuramı
ile birlikte ele alınınca ses, dil, sayılar ve harfler aracılığıyla
evreni açıklamayı amaçlayan bütüncül bir yapıya ulaşabilmiştir.
Kendisinden önce gelen Mısır, İran ve Hint tekniklerini kullandığı
sanılan bu dizge, daha sonraki harfçilerin sık sık başvuracağı temel
yöntemleri geliştirmiştir.
Harfçiliğe tarihsel olarak ikinci örneği oluşturan “Kabbala”,
Hurufiliğin amacına pek benzer bir amaç taşımakta, harf ve sayıların
gizemini çözerek Tevrat’ı yorumlamayı hedeflemektedir. Kabbala’nın
yorumuna göre Tanrı kendisini belirli sayıda nitelik (Sefirot)
biçiminde dışsallaştırarak evreni yaratmıştır. Kabbala’nın yaratılış
ile ilgili bu savında yer alan hemen her unsuru, İslam ezoterizminde
ve dolayısıyla Hurufilik ve onun etkisi altındaki “Bektaşilik”te
benzer biçimde bulmak olanaklıdır.
Harfçilik ve etkilerinin İslam’da ne zaman ortaya çıktıkları konusu
oldukça tartışmalıdır. İslam harfçileri için uygun koşulları,
Kur’an’da bazı surelerin başında birbirinden ayrı ve anlamsızmışçasına
yer alan ve “Huruf-u Mukatta’a” diye adlandırılan harfler sağlamıştır.
Yaşar Nuri Öztürk, “Tarihi Boyunca Bektaşilik” adlı kitabında bu
konuda şunları belirtmektedir: “Şunu da söyleyelim ki, bu harf
kümelerine muhtelif ve çoğu kez esrarlı manalar verme işi, sahabiler
devrinde başlamıştır…Hatta Hz. Ali’nin: “Kur’an Fatiha’dan, Fatiha
Besmele’den, Besmele Ba harfinden ibarettir. Bense o Ba harfinin
altındaki noktayım” sözü çok ünlüdür.”
İslam’da “Kutsal Metinlere” harf düzeyinde yorum getirme çabasının ilk
örneği X. yüzyılda Hallac-ı Mansur’da görülür. Mansur, Kur’ana sözcük
anlamlarına bakarak "Yorum" getiren (Te’vil) Karmatiler’in bir
propogandacısıydı. (Karmatilik, IX. yüzyılda dinsellikle
bağdaştırılmış, sosyo-ekonomik temelli ezoterik bir akımdır.) Mansur,
divanında ve “Kitab al-Tavasin” adlı eserinde harfler ve sayıların
“gizli anlamlarına” değinen ilk İslam harfçisidir. Evreni ve Tanrı’yı
insanda görmenin bir sonucu olarak ilk kez “Enel-Hakk” diyen Mansur
olmuş ve bu sözü nedeniyle 922 yılında idam edilmiştir.
İslam’da harfçiliğin ikinci önemli örneğini Endülüslü düşünür
Muhyiddin-i Arabi (1165-1240) oluşturur. Endülüslü Yahudi düşünürlerin
ve Kabbalacıların etkisinde kalarak “El-Fütuhat El Mekkiye” adlı
yapıtında harfçiliğin bir çok örneğini sergilemiştir.
Fazlullah Esterabadi
Geliştirilmiş harfçi teknikleri kullanan Hurufiliği bir inanç sistemi
olarak kuran kişi Şihabuddin Fazlullah Esterabadi’dir. 1340 Yılında
doğan Fazlullah, genç yaşta teoloji ile ilgilenmeye başlamış, on sekiz
yaşındayken tasavvufa yönelerek hacca gitmiştir. Dönüşünde Harezm’e
gelmiş ve bir süre burada kaldıktan sonra Tebriz’e geçmiştir. Burada
etrafına topladığı kişilerle yaptığı dini sohbetler sayesinde büyük
saygınlık kazanmıştır. 1386 Yılından başlayarak Isfahan’da kendi
sistemini yaymaya başlamış, daha sonra uzun bir süre için bir mağarada
inzivaya çekilmiştir. Bu dönemde kendisinin “Mehdi” olduğunu ileri
sürmüştür. Çevresinde yedi kişilik bir çekirdek kadro oluşturmuş, bu
yedi kişinin çabaları sonucunda yeni inanç hızla yayılmaya
başlamıştır. Kısa sürede çeşitli toplumsal kesimlerden kişiler yeni
akımın çevresinde toplanmaya başlamıştır.
Fazlullah’ın kendi sistemini yaymaya çalıştığı ortam bu tür akımlar
için pek elverişlidir. Bu yöre Mazdeizm ve Karmatilik gibi bir çok
ezoterik akıma kaynaklık etmiştir.
Fazlullah hakkında bilgi içeren her kaynak, onun Tanrılığını ilan
ettiğini söylemektedir. Ancak bunu nasıl gerçekleştirdiğini
belirtmemektedirler. Bu ilan sadece “Enel-Hakk” biçiminde yapılmış
olabilir. Aynı yörelerde Hallac-ı Mansur’un oldukça tanındığı dikkate
alınırsa, en güçlü olasılık bu ilanın “Enel-Hakk” formülüne
dayanmasıdır.
Fazlullah, yarısı farsça ve yarısı da Esterabad lehçesi ile yazılmış
olan “Cavidan-ı Kabir” adlı bir eser ile adının “İskendername” olması
olası bulunan farsça bir manzume kaleme almıştır. Ayrıca “Arşname” ve
“Muhabbetname” adlı kitapları da vardır.
Yeni sistemin yaygınlaşması egemen çevrelerde rahatsızlıklar yaratır.
Timur’un oğullarından Miranşah’ın buyruğu ile Fazlullah tutuklanır ve
hapsedilir. 1394 Yılında Alıncak kalesinde öldürülür; cesedi
ayaklarına bağlanan bir iple çekilerek ibret olsun diye dolaştırılır.
Fazlullah’ın çevresindekiler kovuşturmalara uğrar.
Hurufi önderlerinden Ahmed Lur’un 1427’de Şahruh’a karşı bir suikast
eylemine girişmesinden sonra, müritlerden bir çoğu yakalanıp
öldürülmüş, hatta cesetleri bile yakılmıştır. 1467’de ise Karakoyunlu
hükümdarı Cihanşah’a karşı bizzat Fazlullah’ın kızının önderliğinde
bir ayaklanma hareketi şiddetle bastıtılmış ve isyanın önderi beş yüz
kadar taraftarı ile yakalanıp idam edilmiştir. Bu olaylar üzerine
Hurufiliğe bağlı kişiler bir çok ayrı yöne dağılarak, görüş ve
inançlarını beraberlerinde götürmüşlerdir.
Anadolu’da ve Rumeli’de Hurufilik
Hurufiler’in büyük çoğunluğunun Anadolu’ya sığındıkları biliniyor.
Özellikle Sivas, Eskişehir ve Batı Anadolu’nun bazı kent ve kasabaları
kısa zamanda kimliklerini çok iyi gizleyen Hurufi propagandacılarla
dolmuştur. Hurufiler, buradan Rumeli’ne geçerek Arnavutluk’ta, Filibe
ve Varna gibi Balkan önemli kentlerinde eylemlerini sürdürdüler. Bazı
tasavvuf cemaatlerine sızarak, kendilerini gizlemeyi ve inançlarını
yaymayı başardılar.
Abdülbaki Gölpınarlı “Hurufilik Metinleri Katalogu” ve “Fadl Allah
Hurufi” adlı yapıtlarında Hurufiliğin Anadolu’da Mir Şerif ve
özellikle büyük Azeri ozanı İmadeddin Nesimi tarafından yayıldığını
belirtiyor. Gölpınarlı, Mir Şerif'in Anadolu'ya Fazlullah’ın eserleri
başta olmak üzere bir çok Hurufi kitapları getirdiğini, Fazlullah’ın
önde gelen halifelerinden Nesimi’nin geniş boyutlu bir propaganda
yürüttüğünü, hatta bir ara Ankara’ya kadar gelerek Hacı Bayram-ı Veli
ile görüştüğünü söylüyor. Anadolu’da pek çok yer dolaşan ve uzun süre
kalan Nesimi’nin bir çok kişiyi Hurufiliğe kazandırdığı kesindir. Bu
kişilerin sonradan sistemli ve etkin bir propaganda yürüttükleri,
Fatih Sultan Mehmet döneminde Osmanlı sarayına kadar girmiş
olmalarından anlaşılabilir.
Taşköprülüzade’nin “Şakayık-ı Numaniye” adlı eserine bakılacak olursa,
Fazlullah’ın halifelerinden biri Edirne’deyken genç Fatih’i
etkileyecek kadar başarılı olmuş, hatta bazı müritleri ile saraya
yerleşmiştir. Durumdan oldukça rahatsız olan Veziriazam Mahmud Paşa
ile müftü Molla Fahreddin-i Acemi, Hurufiler’in “Hulûl” inancına (Tasavufta
Hulûl, Tanrı’nın yarattıklarında meydana çıktığına inanmak demektir)
sahip oldukları konusunda genç Padişahı uyarabilmişlerdir. Fatih’in
huzurunda yapılan bir tartışma sonunda Hurufiler’in gerçekten “Hulûl”
inancına sahip oldukları kanıtlanmış ve bunun üzerine Sultanın buyruğu
ile Hurufiler tutuklanmış ve idam edilmişlerdir. Edirne’deki Yeni
Cami’de Fahreddin halkı Hurufiliğe karşı uyarmış, uygulamalarını ve
inançlarını anlatmıştır.
Bu olayla birlikte Osmanlı topraklarında Hurufiler’in yüzyıllar
boyunca sürecek kovuşturma ve cezalandırılmaları başlamış oldu. XVI.
yüzyıla ait belgeler, özellikle Balkanlar’daki çeşitli kentlerde sık
sık Hurufi kovuşturmalarının yapıldığını, pek çok Hurufinin
yakalanarak idam edildiklerini, cesetlerinin yakıldığını ortaya
koymaktadır. Bu kayıtlarda belirtilen kişilerin, doğrudan Hurufi
olmasalar da, Hurufilik’ten etkilenen çeşitli inanç akımlarına bağlı
kişiler oldukları kesindir.
Bu akımlar arasında başta “Kalenderiler” gelmektedir. Şiddetli ceza ve
baskılara karşın, çeşitli tasavvuf çevrelerine bağlı olup, Hurufilik
propagandasını yapan pek çok kişinin bulunduğu, özellikle XVI.
yüzyılda Balkanlar’da tanınmış olan Otman Baba, Rafii ve Usuli gibi
ozanların varlığı dikkati çekiyor. Bu kişileri daha sonra yaşamış olan
Hayreti, Muhiti, Yemini, Muhyiddin Abdal ve Arşigibi önde gelen
Kalenderi ve Bektaşi ozanları izlemiştir.
İshak Efendi “Kaşif el-Esrar” adlı kitabında, Fazlullah’ın
halifelerinden Ali el-Ala’nın propaganda yapmak üzere Anadolu’da
etkinlik gösterdiğini, XV. yüzyılın başlarında Bektaşi tekkelerine
girdiğini ve Hacı Bektaş’ın fikirleriymiş gibi Fazlullah’ın
düşüncelerini yaydığını belirtir. Bu sav, Bektaşi fikirlerinde
Hurufiliğin etkisinin bulunduğu göz önüne alınırsa, doğru kabul
edilebilir. Şiddetli kovuşturma ve baskı altındaki Hurufiler,
Bektaşiler’in arasında karışarak varlıklarını korumayı başarmışlardır.
Gölpınarlı’ya göre, farklı namazları ve Fazlullah’ın öldürüldüğü
Alıncak Kalesinde yapılan hac törenleri ile sıradışı uygulamaları olan
Hurufilik, bir süre sonra bağımsızlığını yitirmiş, sonradan özellikle
Alevi-Bektaşiler’e ve kısmen de diğer tarikatlere inançlarını
aktararak tarihe karışmıştır.
Hurufi İnançları
Hurufiliğe göre, varlığın özü sesten oluşur. Evren, sesin ortaya
çıkması ile var olmuştur. Özü oluşturan ses, canlılarda eyleme dönük
(bilfiil), cansızlarda gizilgüç (bilkuvve) olarak vardır. Ses,
canlılarda istem ve istekle ortaya çıkar.
Tanrı gizli bir hazinedir (Kenz-i Mahfi). Tanrı’nın ilk belirişi “Söz”
(Kelam) ile olmuştur. “Söz” ilk nedendir ve Tanrı’nın soyut bir “İç
Konuşması” (Kelam-ı Nefsi) niteliğindedir. Kesin bir gerçek olarak
görülen bu soyut söz, bazı öğelere ayrışır ve bu öğeler biçiminde
dışsal bir nitelik kazanır. Aslında sözün ayrıştığı bu öğeler Arap
alfabesinin yani Kur’an’ın 28 ve Fars alfabesinin 32 harfidir. Söz bu
dış öğeleri edinince, soyut durumunu yitirerek, “Söylenmiş Söz”
(Kelam-ı Melfuz) biçimine dönüşür. Söylenmiş sözün birleşik
görüntülerinden duygu ve bilinç evreni meydana gelir. Hurufiler,
evrenin sonsuzluğuna ve sürekli döngüsel devinimine, bu devinimden
doğal olayların oluştuğuna inanırlar.
Tanrı, kendisini insanın yüzünde “söz” biçiminde görünür kılmıştır.
Sözün öğelerinin sayısal bir değeri vardır. İnsan yüzündeki burun
“elif”, burnun iki yanı “lam”, gözler de “he” harflerini verir.
Böylece insanın yüzünde simetrik yazılmış iki Allah sözcüğü ortaya
çıkar. İnsan yüzünde ayrıca çeşitli hatlar vardır: iki kaş, dört
kirpik ve saçtan oluşan yedi çizgiye “Ana Hatlar” (Hutut-ı Ümmiye)
denir ve her insan yüzünde bu çizgilerle doğar.
Bu yedi çizginin dört öğe (ateş, su, hava ve toprak) ile çarpımı Arap
alfabesinin 28 harfini verir. Ayrıca erkeklerde ergenlikte ortaya
çıkan yedi çizgi daha vardır. Bunlar sağ ve sol yanlar ayrı ayrı
sayılmak üzere iki sakal, iki bıyık, iki burun kılı ve bir çene altı
kılı olarak toplam yediye ulaşır ve “Baba Hatlar” (Hutut-ı Ebiye)
adını alır. Böylece yetişkin bir erkeğin yüzündeki çizgilerin sayısı
on dörde ulaşır. Bu çizgilerin kendileri ve bulundukları yerler (Hal
ve Mahal) olarak hesaplanması yine 28 harfi verir. Fazlullah, bu
sayıyı 32’ye çıkartmış ve Fars alfabesindeki harf sayısına
ulaştırmıştır.
Bu konuda Hurufiler şöyle bir açıklama da yapmaktadırlar: Tanrı’nın
kendisini peygamberler aracılığı ile açıklaması aşamalar biçiminde
olmuştur. Evrenin temel öğeleri olan harflerin her peygambere giderek
artan sayıda bildirilmesi doğaldır. Nitekim Adem’e 9, İbrahim’e 14,
Musa’ya 22, İsa’ya 24, Muhammed’e 28 ve son peygamber olan Fazlullah’a
32 harf malum olmuştur. Bu peygamberlerden son dördüne bildirilen
öğelerin sayısı, her birine indirilen kitapların yazılmış oldukları
dilin alfabesindeki harf sayısı kadardır. Bunlar İbranice’de 22,
Yunanca’da 24, Arapça’da 28 ve Farsça’da 32’dir. Bu aşamalar nedeniyle
son peygamber Fazlullah’ın kendisinden önceki peygamberlerin
bildikleri herşeyin anlamını çözecek anahtara sahip bulunduğu
aşikardır.
Kur’an’ın gizi 29 surenin başlarında bulunan “Huruf-u Mukatta’a”da
gizlidir. Bu harfler yinelenmelerin sayılmaması durumunda 14 tanedir
(elif, lam, re, kaf, hı, ye, ayın, sad, te, sin, he, mim, kef, nun) ve
bunlar anlamı açık ve kesin (Muhkemat) olarak kabul edilirler. Arap
alfabesinin kalan 11 harfi ise anlamı belirsiz ve yorumlamaya açık (Müteşabih)
biçimde değerlendirilirler. Asıl Tanrı sözü, Muhkemat’tan oluşan 14
harftir ve bunlar kendilerini insanın yüzünde gösterirler.
Hurufiler’e göre evrenin üç temel dönemi vardır: peygamberlik
(Nübüvvet), imamlık (İmamet) ve tanrılık (Uluhiyet). Peygamberlik
dönemi Adem ile başlamış ve Muhammed’de sonra ermiştir. İmamlık dönemi
Ali ile başlamış ve on birinci imam Hasan Askeri ile bitmiştir.
Fazlullah ile tanrılık dönemi başlamıştır. Tüm peygamberler “Mehdi”
olan Fazlullah’ın habercisi ve müjdecisidirler. Fazlullah’tan sonra
gelecek olan “Yetkin İnsan” (İnsan-ı Kamil) Fazlullah’a uymak
zorundadır.
Fazlullah, Musevilerin beklediği “Mesih”, Hıristiyanlar ve
Müslümanların gökten inaceğine inandıkları “İsa”dır. Fazlullah, gökten
inmiş ve kıyamet kopmuştur, dünya ahiret bir olmuştur. Bu nedenle
ahiret yoktur. Gerçek ortaya çıkmış ve tüm dinsel yükümlülükler
kalkmıştır. Böylece Hurufiler tüm ibadetleri harfler ile yorumlayarak
iptal ederler ya da değişik biçimde uygularlar. Örneğin hac,
Fazlullah’ın öldürüldüğü yeri ziyaret etmektir. Şeytan taşlama ise,
Fazlullah’ı öldüren ve “Maran Şah” (Yılanlar Şahı) dedikleri Timur’un
oğlu Miranşah’ın yaptırdığı Senceriye Kalesi’ni taşlamaktır.
Hurufilik ve Bektaşilik
Bektaşi düşüncesine hızla etki eden Hurufilik nedeniyle, bazı
araştırmacılar XV. yüzyıldan başlayarak Bektaşilik’in bozulduğunu
ileri sürmüşlerdir. Onlara göre Hurufilik hileli yöntemlerle, örneğin
Hurufilik görüşlerini Hacı Bektaş’ın görüşleriymiş gibi savunarak,
Bektaşi tarikatında etkin olmuştur.
Oysa Çamuroğlu'na göre, Bektaşilik Anadolu’ya Hacı Bektaş ile birlikte
adım attığında Aleviler zaten çoktan bu topraklardadırlar. Aleviler,
bir heterodoks derviş olan Hacı Bektaş’ı çeşitliliği barındırma
potansiyeline sahip olan bünyeleri sayesinde özümsemişler ve onu bir
önder olarak tanımışlardır. Bu bakımdan, Anadolu’da heterodoksi
denilince akla hemen Alevi-Bektaşi geleneği gelmektedir. Bu gelenek,
çeşitliliği özümsemesi ve hoşgörülü yapısı nedeniyle bir çok farklı
heterodoks zümreyi de içinde barındırmış ve tüm ezoterik düşüncelerin
Anadolu’daki sığınağı olmuştur.
Tümü farklı düşünce ve uygulamalara sahip olan Kalenderi, Haydari,
Hurufi, Torlak gibi akımlara bağlı olanlar bu geniş yelpazeye
katılmış, kendi bağımsız varlıklarını feda ederek, Alevi-Bektaşi
toplumsal olgusuna kendilerine özgü renkler katmışlardır.
Alevi-Bektaşiler bu durumda bir bozulma görmezler, zira inançları
değişime açıktır. Tam tersine bu durum onlar için bir zenginleşme
yoludur.
Hurufiliğin Etkileri ve Sonuç
1376 Yılından başlayarak Isfahan’da başlayan Hurufiliğin, her türlü
baskıya karşın, inanılmaz bir hızla Osmanlı topraklarına yayılmasının
ve etkili olmasının nedenleri çok yönlüdür. Şiddetli baskı ve zulme
karşın hızla gelişen ve yayılan bu inanç sisteminin gelişim nedenleri,
hem içinde büyüdüğü toplumsal yapının özelliklerine, hem de kendi
içerik ve dinamiğine bağlı olmalıdır.
Hurufilik öncelikle ezoterik bir inanç sistemidir. Dinlerin “İçrek”
(Batın) anlamlarıyla anlaşılması gerektiğini ve bunun da ancak özgür
“Yorumlama” (Te’vil) ile gerçekleşebileceğini ileri sürmektedir.
Hurufilik, ezoterik yaklaşımlar arasında, kentli nüfusa en fazla hitap
edenlerden biridir. O döneme kadar kentlerde pek görülmeyen ezoterik
yaklaşımın Hurufilik’le birlikte hızla kentleri de etkisi altına
aldığı görülür.
Ortodoks İslam’ın simgesel evreni ve kültürü, o güne dek düşünce
üretimine kentlerdeki medreseler ve yazılı belgeler yoluyla egemen
olmuştur. Hurufilik, yorumlama yoluyla, yüzyıllardır sarsılmaz olduğu
sanılan yazı ve kutsal metinlerin egemenliğini yıkmaya koyulur.
Harfleri konuşturur. İnsanı kağıda yazılmış olanın üzerine çıkartır.
Belge ve kayıtlara güvenen ortodoks sistemin kutsal metinleri,
harflere getirilen keyfi yorumlarla kuru yapraklar gibi savrulmaya
başlar. Osmanlıların ele geçirdiği kentlere doğru akan heterodoks
dervişler, yıllar öncesinden kentlerde yer bulmuş bir Hıristiyan
heteroks geleneği ile karşılaşır. Bu geleneğin en etkin temsilcisi
“Bogomiller”dir.
Biri yazılı İncil’in, diğeri yazılı Kur’an’ın kalıplarına karşı
mücadele eden iki farklı dinin heterodoks akımları doğal olarak yakın
ilişkiler kurarlar. İslam heterodoksisi Hurufilik olmasaydı bu
ilişkiyi kurmakta pek zorlanacaktı. Öncelikle Fazlullah’ın kendisini
“Mesih” ilan etmesi bu ilişkinin kurulmasında etkin olmuştur.
Fazlullah’ın yazdığı “Cavidan” adlı yapıtın Firişteoğlu tarafından
“Aşıkname” adıyla yapılan çevirisinde sık sık “Yuhanna İncil”inden
alıntılar yer alamaktadır. On iki imamla on iki havari arasında
paralellik kurulmakta, İsrail’in on iki kabilesine göndermeler
yapılmaktadır. Anadolu heteroksisi Rumeli’ne geçerken de Hurufilik’ten
fazlasıyla yararlanır. Sonradan Bektaşilik incelenirken Hurufi
etkilerinin en yoğun olarak Rumeli ve Arnavutluk Bektaşiler’inde
görülmesi, Hurufiliğin oynadığı rolün ne denli önemli olduğunu
gösterir.
Anadolu’nun heterodoks İslam’ı ya da tüm Osmanlı topraklarında
İslam’ın egemen olduğu simgesel evren içinde yaşayan heterodoksi,
Hurufilik sayesinde, aynı topraklarda yaşayan diğer kültürlerden
halkları, uzlaştırıcı çatısı altında toplama yeteneğini geliştirerek
daha olgun bir biçim kazanmıştır.