Manicilik (Manihæism, Manihaism) III. yüz yılın son yarısında Mani
tarafından kurulmuş bir dindir. O güne dek bilinen tüm dinsel
sistemlerin gerçek sentezi olduğu ileri sürülmüştür. Manicilik aslında
Zerdüşt Düalizmi, Babilonya folkloru, Buddhist ahlâk ilkeleri ve
Hıristiyan unsurların bir karışımından oluşmaktadır. Bu bileşimde önde
gelen anlayış iki ezelî ilkenin, iyi ve kötünün, çatışmasıdır. Bu
bakımdan din tarihi araştırmaları, Maniciliği bir tür dinsel Düalizm
(ikicilik) olarak sınıflandırmışlardır. Bu din hem Doğu'ya, hem de
Batı'ya doğru olağanüstü bir hızla yayılmış; Kuzey Afrika, İspanya,
Fransa, Kuzey İtalya ve Balkanlar'da bin yıl süre ile dağınık ve
süreksiz biçimde varlığını devam ettirmiştir. Oysa, asıl gelişimini
doğduğu topraklar olan Mezopotamya, Babilonya ve İran'da
gerçekleştirmiş ve Doğu'da etkisini X. yüz yıldan sonralara kadar
sürdürdüğü Türkistan, Kuzey Hindistan, Batı Çin ve Tibet'e kadar
yayılmayı başarmıştır.
Mani'nin Yaşamı
Mani (Manys, Manytos, Manentos, Manou, Manichios, Manes, Manetis,
Manichæus) özel bir isim değil, bir saygı ifadesi ya da bir unvandır.
Mani sözcüğünün Aramîce kökeni olan "Mânâ", ışık anlamına gelmektedir.
Mandeen (Sâbiîlik) inancında bir cin olan "Mânâ Rabba" ise "Işık
Kralı" demektir. Bu bakımdan Mani sözcüğünün tam anlamının
"aydınlatan" olduğu genelde kabul edilmiştir.
Mani'nin gerçek adinin bilinmemesine karşın, babası ve ailesi hakkında
kesin bilgiler mevcuttur. Babasının adi Fâtâk Bâbâk (Patekios,
Patticius, Paftig, Arapça Futtuk) idi ve eski Med başkenti olan
Ecbatana (Hamadan) kökenli bir aileden geliyordu. Karısı, yani
Mani'nin annesi ise soylu Arsakî hanedanı ile akraba olan Marmarjam'dı.
Mani, 14 Nisan 216 tarihinde Babilonya'ya bağlı Mardinu kentinde
(Mardin) dünyaya geldi. Fâtâk güçlü dinsel eğilimlere sahip bir kişi
olmalıydı, zira bir süre sonra Ecbatana'yi terk ederek, Güney
Babilonya'da bulunan "Menakkede" (Arapça Mugtasıla) adli bir Mandeen
tarikatına katıldı ve küçük oğlunu bu inançlara göre yetiştirdi.
Mani'nin babası da, din reformu taraftarı olarak önemli etkinliklerde
bulunmuş ve adeta oğluna öncülük etmiştir Mani dinsel eğitiminin yanı
sıra gençlik yıllarını nakkaşlık öğrenerek geçirmiştir. Mani'nin
içinde büyüdüğü bu tarîkat hakkında pek ayrıntılı bir bilgi mevcut
değildir. Bir tür su ile arınma yani "vaftiz" uygulamasına sadık
oldukları biliniyor. Tarîkat üyeleri, günahlarından arınmak için her
gün abdest alıyorlar ve yiyeceklerini de su ile temizliyorlardı.
Ayrıca, et yemiyorlar ve şarap içmiyorlardı. Her üye kendine ayrılmış
bulunan tarlada çalışmak zorundaydı. Tarîkat'ın yerleşik ve tarımsal
görünümü bir Yahudi tarîkatı olan Esseneler'i andırıyor. Bu benzeşimi
güçlendiren diğer bir öğe de, kendi dinsel inançlarını tıpkı Esseneler
gibi "Yasa" (Nomos) olarak adlandırmalarıdır. diğer önemli bir unsur
da, bu tarîkatın, bir Yahudi uygulaması olan "Sabbat" gününe riayet
etmesidir.
Mani, 20 Mart 242 günü Gundesapûr kentinde I. Şahpur'un tahta geçme
törenleri için ülkenin her yanından toplanmış bulunan kalabalığa
öğretisini ilk kez ilân etti. "Nasıl Buddha Hindistan'a, Zerdüşt İran
'a ve Isa Batı topraklarına geldiyse, iste simdi ben, Mani, Babilonya
topraklarında Gerçek Tanrı'nın habercisi olarak peygamberliğimi
duyuruyorum." Mani'nin bir süre sonra ülkeyi terk etmek zorunda kalmış
olması, önceleri pek basarili olamadığını kanıtlıyor.
Mani, uzun yıllar süresince çeşitli ülkeleri gezerek öğretisini yaydı,
Türkistan ve Kuzey Hindistan'da Manici topluluklar kurdu. Nihayet İran
'a geri döndüğüce, Sah I. Şahpur'un kardeşi Perviz'i kendi inancına
çekmeyi basardı. Mani, en önemli yapıtlarından biri olan "Şahpurikan"ı
Perviz'e ithaf etti. Perviz, Mani'nin Şahın huzuruna kabul edilmesini
sağladı ve böylece Mani I. Şahpur'a dinsel mesajını aktarma fırsatını
buldu.
Ancak, bir süre sonra Mani tekrar bir kaçak olarak yollara düştü.
Farklı yörelerde kendi inancını yayma çabasını sürdürdü. Bu geziler
sırasında, öğretisini yayan ve güçlendiren uzun mektuplar kaleme aldı.
Bu dönemin sonunda yakalanarak hapse atıldı ve ancak 274 yılında I.
Şahpur'un ölümü üzerine özgürlüğe kavuşabildi.
I. Şahpur'un yerine geçen oğlu I. Hürmüz, Mani'ye destek oldu. Ne var
ki, I. Hürmüz'ün saltanatı yalnızca bir yıl sürebildi. 274 yılında
Şahpur'un diğer oğlu Behram tahtı ele geçirdi. Bu saltanat değişimi
Mani'nin sonunu hazırladı, zira Mazdeizm'e bağlı olan yeni Sah, her
türlü yabancı inancın koyu bir düşmanıydı. Yeni Sah I. Behram, Mani'yi
çarmıha gerdirdi. Mani yandaşlarını yıldırmak amacıyla cesedi
parçalandı, derisi yüzüldü, içine saman doldurularak kent kapısına
asıldı. Mani'nin ölüm tarihi 276-277 yılları olarak biliniyor.
Mani Öğretisi
O dönemden günümüze kalabilen resmî belgeler Mani'yi bir din sapkını
ve bir şarlatan olarak tanıtıyorlar. Ancak, XVIII. yüz yıldan
başlayarak yapılan araştırmalar Mani hakkında tüm bilinenleri
değiştirdi. Artık Mani, kimilerine göre yeni bir din kuran bir bilge,
kimilerine göre de çeşitli dinsel öğretilerin, Zerdüşt inancının,
Buddha'cı ahlâkin, Mithra kültünün ve Hıristiyan öğretisinin
bileşimini gerçekleştirmiş bir dehâdır.
Özellikle XX. yüz yılda gerçekleştirilen bazı buluşlar, Mani'nin yasam
öyküsünün tümüyle gözden geçirilmesini gerektirdi. Ortaya çıkarılan ve
Mani tarafından bizzat yazılmış olduğu savunulan bu yeni belgeler,
Mani'yi insanlığın kurtuluşunu müjdeleyen bir peygamber olarak
göstermektedir. Mani, insanlığın dinsel kurtuluşunun tarihsel bir akis
içinde en önemli aşamalarını sıralarken, kendi öncülleri arasında
Enoch'u, Nuh'un oğlu Sam'ı, Buddha'yı, Zerdüşt'ü ve İsa 'yı saymıştır.
Mani, bu yazılarda, İsa 'nın yaşamının belli baslı olaylarını
özetlemiş, Havariler'in çabalarını, Paul'un misyonunu, Hıristiyan
Kilisesi'nin yaşadığı krizi ve dünyayı düzeltmek için uğraş vermiş
olan Marcion ve Bardanes gibi gnostikleri anlatmıştır Nihayet, İsa 'nın
müjdelemiş olduğu "Paracletos"un, yani bizzat Mani'nin döneminin
geldiğini ilân etmiştir.
"Paracletos" sözcüğü, Ruhulkudüs'e verilen bir isim olarak Yuhanna
İncili'nde geçmektedir. "Paracletos"un din dişi anlamı "şefaat eden,
aracı, arabulucu" biçimindedir. Özellikle, İsa 'nın veda
konuşmalarında "Avutucu, Gerçek Ruh ve Kutsal Ruh" adi altında sıkça
yer almaktadır (Yuhanna XIV/16,26 - XV/26 - XVI/7).
Manicilik'te gerçek gizem, köktenci ve evrensel Düalizmdir. Manici
inanca göre bu gizem, Mani'nin ruhsal ikizi olan Paracletos tarafından
Mani'ye aktarılmış ve Mani de bu gizemi öğretmekle
görevlendirilmiştir. Mani, on iki yaşındayken ilk kez göksel bir
ziyarete tanık olduğunu ve ilk ilâhi açıklamaları aldığını ileri
sürer. Arap tarihçisi en-Nedîm'e göre bu ziyareti yapan "et-Taum"
(ikiz anlamına gelen Nebatîce bir sözcük) adli bir melektir. Bu melek
Mani'nin ikizi ya da ruhsal esi olup, onu eğitip görevine hazırlayacak
olan Paracletos'tur.
Mani'ye göre Zerdüşt, Buddha ve hatta İsa 'nın başarılı olamamalarının
nedeni, kendi öğretilerini yazıya geçirmemiş olmalarında aranmalıdır.
Bu düşünce ile Mani, herkesçe anlaşılabilen basit bir dil kullanarak
kendi öğretisini yazıya dökmüştür. Manici yazıların halktan gördüğü
yoğun ilgi, Maniciliğin karşısında olanların ve özellikle Hıristiyan
Kilisesi'nin neden bu yazıları yok etmeye çalıştıklarını
açıklamaktadır. 279 Yılında, Roma İmparatoru Diocletianus, İskenderiye
kentinde tüm Manici yazıların yakılmasını buyurmuştur. Buna benzer yok
etme çabaları yüz yıllarca sürdürülmüştür. Halbuki, İsa 'dan sonra II.
yüz yılın ortalarında İran 'da doğan Manicilik inancı, henüz ilk yüz
yılını tamamlamadan Doğu ve Batı'ya yayılmayı başarmıştı ve doğal
olarak karşısındaki en büyük rakip Hıristiyanlıktı.
Manicilik ile Hıristiyanlık arasında uzun ve sert bir kavga cereyan
etti. Hıristiyanlık bu kez karşısında, akilci yöntemleri ve basarili
diyalektik çözümlemeleri olan, Hıristiyan Kilisesi modeline uygun
örgütlenen ciddi bir hasım bulmuştu. Her geçen gün, Manicilik karşıtı
kilise kuralları, devlet buyrukları ve düalist öğretileri kötüleyen
yapıtlar çoğalıyordu. Hıristiyan Kilisesi, Manicilik karşısında
geçirdiği korkuyu bir daha asla unutamayacak, yüz yıllar boyunca
karşılaştığı her düalist hareketi Maniciliğin bir devamı ya da
hortlaması olarak kabul edecekti. Aradan uzun yıllar geçmiş olmasına
karşın Vaudois'lar, Kathar'lar, Tampliye'ler Manicilik ile
suçlanacaktı. Artık, Hıristiyan Kilisesi'nin gözünde her sapkın inanç
Manicilik olarak yaftalanacaktır. Bu suçlamadan ne Luther, ne de
Calvin kendini kurtaramayacaktır. Oysa, Luther kendi yandaşları
tarafından Kilise'nin Maniciliğe karşı son savunucusu olarak
gösterilmiştir.
Batı'daki Reformasyon hareketinden sonra, her ne kadar Kilise'nin
dogmatik tutumunda önemli bir değişim olmadıysa da, Maniciliğin
araştırılması ve daha iyi anlaşılması çabaları başladı. Manici
belgelerinin incelenmesi, Doğu ile Batı'yı Zerdüşt ile İsa 'yı
birleştirmeye uğraşmış bir bilgenin varlığını gösteriyordu. Zamanla,
eski Iran ve Hind inançlarının daha iyi anlaşılmasıyla, Maniciliğin
kaynaklarına dair yeni açıklamalar elde edildi. Maniciliğin temel
öğretisi olan gnostik düalizmin eski Zerdüşt inançlarının yanı sıra,
Hind öğretilerinde kök bulduğu ortaya çıkarıldı. Böylece Manicilik;
köktenci düalizm, Doğu pagan inançları ve doğacı dinlerden
kaynaklanan, Zerdüşt'ten yola çıkarak düzenlenmiş ve İncil kalıbına
dökülmüş bir gnostik Asya inancı olarak tanımlandı.
Asyrioloji'nin gelişimi Manicilikte yeni nitelikler bulunmasını
sağladı. Böylece, Maniciliğin en eski köklerinin Kalde ve
Babilonya'nin eski inançlarında yer aldığı anlaşıldı. Sonuçta Mani
dininin, Mezopotamya -Iran düalizmi üzerine temellenen ve evrensel bir
din niteliğine ulaşabilmek amacıyla Buddhizm ve Hıristiyanlık'tan
aktarmalar yapan bir "syncretist" (bağdaştırmacı) inanç olarak Doğu'ya
ve Batı'ya doğru genişlediği belirlendi. Bu genişleme, Hıristiyanlığın
ilk yüz yıllarında tam anlamıyla etkindi ve ancak İslâm tarafından
kesin olarak durdurulacaktı. Kısacası Mani, Zerdüşt inancının da
kaynağı olan Kalde-Babilonya potasında, Buddhist ahlâk ilkelerini ve
Hıristiyan öğretisini harmanlayan bir bilgeydi.
Ortaya çıkarılan son bulguların ışığında, Manicilik bir büyük din
olarak değerlendirilebilir. Üstelik "kitaplı" bir din, bir misyoner
dini, örgütlenmiş bir din, tüm büyük dinleri kendinde eritmek isteyen
evrensel ve nihaî bir din. Ancak tüm bu niteliklerden daha önemlisi,
her şeyin başına iki ezelî ve karşıt iki ilkeyi, Işık ve Karanlığı
yerleştirmiş olan ve İsa 'nın gelişini müjdelediği "Paracletos"
tarafından gizemleri açıklanan köktenci bir "gnosis"tir Manicilik. Tüm
yaşamı ve tüm bilgileri içerdiğini ileri süren bir toptancı gizem
dinidir. Isa basarisiz olmuş, Aziz Paul ile Marcion' un çabaları boşa
gitmiştir. Gerçek Kilise'yi yeniden düzenlemekle görevlendirilmiş olan
Paracletos-Mani zuhur etmiştir.
Örgüt ve Ritüel
Maniciliğin örgütlenmesinde de Marcion örnek olarak alınmıştır.
Maniciler iki sınıfa ayrılmışlardır: gizeme ulaşmış olanlar ile
sıradan inananlar ya da Mani'nin adlandırdığı gibi "Seçkinler" (ya da
Yetkinler) ile "Dinleyenler". Manicilik'te kadınlar da seçkinlerin
arasına kabul edilirdi. Bir tür ruhban sınıfı olan seçkinler, çok
zorlu hazırlık dönemlerinden ve çetin inisiyasyon törenlerinden
geçirilirlerdi. "Consolamentum" (Teselli) adi verilen inisiyasyon
törenine pek önem verilirdi. Bu asamadan sonra, seçkinler "Tanrısal
Işık" ile dolarlar ve artık bu ışığı dünyevî nesnelerle kirletecek
eylemlerden kaçınırlardı. Evlenmezler, mülk sahibi olamazlar, et
yemezler, şarap içmezlerdi. Tarım islerinde çalışmamalı, hatta ekmeği
bile doğramamalıydılar. Günlük yiyecekleri ve yalın giysileri ile
gezgin bir yasam sürmeliydi seçkinler.
Seçkinlerin ilkeleri, Buddhist keşişlerin disiplinine şaşırtıcı ölçüde
yakındı. Arada bulunan tek fark, Manici seçkinlere yerleşik yaşamın
yasak olmasıydı. Seçkinlerin yasamı oldukça zordu. Yaşamları üç
mühürle bağlıydı: ağız, el ve gönül mühürleri...İlk mühür, tüm kötü
yiyecekleri ve kötü sözleri yasaklardı. İkinci mühür, canlı
varlıkların içinde saklı bulunan ışığa verilebilecek her türlü zararı
engellemek içindi; adam öldürmek, hayvan öldürmek, hatta meyve
koparmak bile yasaktı. Üçüncü mühür, Manicilik inancına ve temizliğine
karşı çıkan her türlü düşünceyi yasaklamaktaydı.
Doğal olarak, seçkinlerin sayısı pek azdı. Tarihte ün kazanmış
seçkinlerin son derece az sayıda olması da garipsenebilir. Maniciliğe
bağlı olanların büyük çoğunluğu "Dinleyiciler"den oluşuyordu. Bunlar
yalnızca Mani'nin "On Emri" ile bağlıydılar. Bu On Emir kısaca ;
1. Geçirilmiş olan zamana (tarihe) inanmak
2. Çok Tanrılı döneme inanmak
3. Yalandan kendini koruma
4. Kötü insan olmamak
5. Et yenilmesinin yasaklanması
6. Başkasının namusuna kötü gözle bakmamak
7. Hırsızlık yapmamak
8. Okumak,sihirle hakikati tanıyarak, bunları birbirinden ayırmak
9. Toplum içerisinde inançlı olmak
10. İşinde gevşek ve ihmalkar olmamak
Bu on emir sırasıyla puta tapmayı, namussuzluğu, cimriliği, her türlü
öldürme eylemini, zina yapmayı, hırsızlığı, yalancılığı, büyücülüğü,
ikiyüzlülüğü ve Maniciliğe ihaneti yasaklıyordu. Sıradan inananların
ilk görevi seçkinlere neredeyse tapınma derecesine varan bir saygı
beslemekti. Dinleyiciler sık sık seçkinlerin önünde diz çökerek
kutsanma talep ederler, buna karşılık sebze ve meyve verirlerdi.
Herkes için geçerli olan diğer dinsel görevler dua ve oruçtu.
Dua öğle, akşamüstü, gün batımında ve güneş battıktan üç saat sonra
olmak üzere günde dört kez zorunluydu. Gündüz duaları güneşe dönerek
yapılır, geceleri ise aya bakarak dua edilirdi. Ne günesin, ne de ayin
görünmediği günlerde dua yönü kuzeydi. Dua etmeden önce uygulanması
kesin koşul olan bir arınma riti vardı. Arınma isleme su ile, ya da su
bulunmazsa toprak ile yapılırdı. Oruç zamanlaması da tıpkı dua gibi
doğrudan astronomik olgulara bağlıydı. Haftanın ilk günü günesin
onuruna (Sunday) herkes oruç tutardı. Seçkinler, haftanın ikinci günü
de (Monday?) ay onuruna oruç tutmakla sorumluydular. Ayrıca her yeni
ayda, herkes iki gün oruç tutardı.
Maniciliğin diğer rit ve törenleri hakkında bilinenler pek az.
Mani'nin ölüm yıl dönümünde gerçekleştirilen "Bema" töreni Maniciliğin
en büyük kutlaması olarak biliniyor. Bu törende sürekli dua edilir ve
kutsal yazılar okunurdu. Beş basamakla çıkılan bir platformun üzerine
bos bir taht yerleştirilirdi. "Bema" töreninin diğer ayrıntıları ne
yazık ki bilinmiyor. Ayrıca, Manicilikte vaftiz uygulamasının olduğu
da kesin, fakat bu konuyu içeren kutsal yazılar kayıp olduğundan,
Manici vaftiz töreninin hiçbir ayrıntısı bugün bilinmiyor.
Maniheizm 'in (Manicilik) Kutsal Kitapları
Mani dininin kutsal kitapları altı tanedir. Bu kitaplar Mani
tarafından yazılmış ve Mani öğretilerinin toplandığı kutsal
metinlerdir.Bu kitaplar
1. Sahberden
Mani bu kitapta kötü insanları tanıtır. Ahriman'ın bu kötü insanların
arasına girip onları aldattığını anlatır
2. Sendokojine
Mani Sendokojine 'de iyi insanları ve iyilikleri anlatır.Aydın ve
aydınlıkla onların mutluluğunu anlatır.
3.Riya Rast
Doğru yolu ve doğru olanları anlatır.
4. Olperesti
Mani Olperesti 'de inanç, düşünce ve kalp temizliğini anlatır.
5. Veşarti
O dönemdeki dinleri ve geçmiş din ve peygamberleri anlatır.
6. Nivista Gernasa
Mani bu kitabında tanınmış insanları,pehlivanları,ülkeleri için
mücadele edip ölüme kadar savaşmış olan kahramanları tanıtır.
Doğu'daki Etkileri
Hem Roma İmparatorluğu 'nun, hem de İran 'da Sasanîler'in baskısına
karşın, Manicilik hızla yayıldı. İran 'ın Doğusunda bulunan ülkelerde
çok basarili oldu. X. Yüz yılın baslarında, Arap tarihçi El-Birunî
"Doğu Türklerinin büyük çoğunluğu, Çin ve Tibet'te yasayanlar ve
Hindistan 'ın bir bölümü Mani dinine bağlıdırlar" diye yazmıştı. Son
zamanlarda Turfan kazılarında ortaya çıkarılan Manici resim ve
edebiyat bulguları bu açıklamayı kanıtlamıştır.Mani'nin ölümünden bir
yüz yıl sonra, Manicilik Malabar kıyılarına kadar yerleşti. Kara
Balgasun'da bulunan ve bir zamanlar Nesturîler'e ait olduğu zannedilen
Çince yazıtların, aslında Manici oldukları kuşku duyulmayacak biçimde
belirlenmiştir.
Doğu'da Manicilik, IV. yüz yılın sonlarından başlayarak, Doğu İran 'da
sağlam bir sıçrama tahtası edinmiş ve buradan hareketle İpek Yolu
boyunca Afganistan'dan Tarım Havzasına kadar yayılabilmişti. Manicilik
762 yılında Uygurlar'da devlet dini olarak kabul edilmiş ve böylelikle
Çin'e doğru genişleme olanağına da kavuşmuştu. IX. Yüzyılda Uygur
devletinin yok olmasından sonra, Cengiz Han'a kadar Tarım havzasında
varlığını sürdürmüştü. Çin içinde ise, Güney kıyılarına kadar inerek,
buralarda varlığını gizli bir din olarak devam ettirmeyi başarmıştı.
Çin'in Fukien eyaletinde XVI. yüz yılda bile Maniciliğe rastlanmıştı.
Manicilik Iran ve Babilonya'da hiç bir zaman egemen din düzeyine
yükselemedi, ancak Emevîlerin yönetimi altında geniş bir hoşgörü ve
refaha ulaşabildi. Maniciler kimi Emevî halifelerinden müsamaha
gördüler, başkent Bağdat 'ta az sayıda olmalarına karşın, Irak 'ın bir
çok köyüne yayıldılar. Ancak, Emevîlere oranla çok daha az dinsel
hoşgörü sahibi olan Abbasîler döneminde, Maniciler "zındık" olarak
değerlendirilip baskı görmüşler, çeşitli suçlamalar nedeniyle
cezalandırılmışlardır. Bu suçlamalar arasında Düalizm, zina, akraba
arası cinsel ilişki ve homoseksüellik önde geliyordu. Uygulanan
baskılara karşın, özellikle Irak'ta bulunan Manici topluluk
etkinliğini IX. yüz yıla kadar sürdürmüştü. Ancak, devam eden Abbasî
zulmü, Maniciler'in toplu halde önce Horasan'a ve daha sonra,
Maniciliğin bir devlet dini olduğu Uygur ülkesine göç etmelerine yol
açmıştı.
Maniciliğin, "Thomas İncili", "Addas Öğretileri" ve "Hermas'ın Çobanı"
gibi Hıristiyan "apocrypha"larını (Kilise tarafından kabul görmeyen
İncil metinleri) benimsemesinden dolayı, Thomas, Addas ve Hermas'in
Mani dininin ilk büyük havarileri oldukları söylentisi doğdu. Addas'ın
Doğu'da, Thomas'in Suriye'de ve Hermas'in da Mısır 'da havarilik
ettikleri varsayıldı.
Manicilik, Mani'nin ölümünden önce bile, Filistin'de biliniyordu. St.
Ephrem 378 yılında, hiç bir başka ülkenin Mezopotamya kadar
Manicilik'ten etkilenmediğinden yakınmaktaydı. Edessa'da (Urfa) 450
yılında güçlü bir Manici cemaat mevcuttu. Emesus'lu Eusebius'un,
Laodicea'li George'un, Tarsus'lu Diodorus'un, Antakya'lı
Chrysostomus'un, Salamis'li Epiphanus'un ve Bostra'li Titus'un
Maniciliğe karşı mücadele ettikleri biliniyor. Tüm bunlar, Maniciliğin
Batı Asya'da Hıristiyanlık için ne denli büyük bir tehlike olduğunu
göstermektedir. Ancak, Maniciliğin Hıristiyanlığa en fazla zarar
verdiği ülke Mısır oldu. İmparator Konstantin zamanında, Maniciliği
benimsemiş olan İskenderiye valisi tüm Hıristiyan rahiplere görülmemiş
bir sertlikle davrandı.
Doğu Roma toprakları üzerinde, Manicilik en etkin olduğu düzeye
375-400 yılları arasında ulaştı ve sonra hızla geriledi. VI. yüz yılda
bir süre için yeniden önem kazandı ve toplumun yüksek sınıfları
arasında kabul gördü. Bu dönemde İmparator Justinianus Manicilikle
ciddi bir mücadeleye girdi ve kısa sürede Maniciliğin bu canlanma
çabası da bastırıldı. Ancak, bu çabalar Maniciliği tümüyle yok
edemedi. Bir süre sonra Manicilik, yeniden canlanarak, Paulician'lar
ve Bogomil'ler adi altında Bizans İmparatorluğu 'nu istilâ etti.
Batı'daki Etkileri
Batı'da Maniciliğin esas yurdu Kuzey Afrika 'ydı. Mani'den sonra gelen
ve ikinci Paracletos olarak adlandırılan Adimantus da Afrika'da etkin
olmuştu. Maniliğin Afrika'daki en büyük önderlerinden biri de, IV. yüz
yılın sonlarında yasayan Mileve'li Faustus'tur. Mileve'de yoksul bir
ailenin oğlu olarak doğan Faustus, gençliğinde Roma'ya yerleşmiş ve
orada Maniciliğe girmişti. Derin bilgi sahibi değildi, ama etkileyici
bir konuşmacıydı. Manici çevrelerde ünü çok yaygındı. 383 Yılında
Kartaca'ya göç ettikten kısa süre sonra Hıristiyanlar tarafından
tutuklandı, fakat herhangi bir ceza görmeden salıverildi. 400 Yılında,
Maniciliği öven ve Hıristiyanlığı, özellikle Eski Ahid'i yeren bir
kitap yazdı. Hıristiyan Pederlerinden ve Maniciliğin en önemli düşmanı
olan St. Augustinus bu kitaba tam otuz üç ciltlik bir yapıtla yanıt
verdi. Faustus'un daha sonraki yaşamı hakkında bilgi mevcut değil.
Ancak, St. Augustinus'un yirmi yıl boyunca kaleme aldığı sonraki
yapıtlarında Manicilik'ten hiç söz etmemesi, bu süre içinde
Maniciliğin etkisini giderek yitirdiğini gösteren bir kanıttır.
Vandallar'in Afrika 'yı ele geçirmesi üzerine, Maniciler son bir
girişimle, Arius mezhebine bağlı Vandallar'i Maniciliğe çekmeye
çalıştılar. 477-484 Yılları arasında hüküm süren Vandal Kralı
Huneric'in bu girişime karşı tepkisi çok sert oldu ve Kuzey
Afrika'daki tüm Maniciler ya sürgüne gönderildiler, ya da yakıldılar.
Maniciliğin Batı'daki merkezlerinden biri de Roma kentiydi. 311-314
Yılları arasında Papalık yapan Miltiades, "Liber Pontificalis" isimli
eserinde, Roma'daki Manicilerden söz etmekteydi. İmparator
Valentianus'un 372 yılında çıkardığı bir ferman, Roma'daki Manicilerin
kovuşturulmasını buyurmaktaydı. 384-388 Yılları arasında da,Roma'da "Martari"
adında yeni bir Manici tarîkat ortaya çıktı. Bu tarîkat, özgün Mani
öğretisini değiştirmeyi amaçlayarak, seçkinlerin gezgin yaşamı terk
etmesini ve bir tür manastır düzenine girmesini öngörmekteydi.
Martari'ler en büyük direnci Maniciler'den gördüler.
VI. Yüz yıldan bağlayarak, Manicilik Batı'da neredeyse tümüyle yok
oldu. Her ne kadar sağda solda, kimi gizli topluluklar ve düalist
tarîkatlar varlığını sürdürdüyse de, bunların Babilonya'li peygamber
Mani ile doğrudan ya da bilinçli bir ilintisi mevcut değildi. Ancak
tam beş yüz yıl sonra, XI. yüz yılda Doğu'dan, Bizans ve Bulgaristan
yolu ile gelen Paulician'lar ve Bogomil'ler Batı'yı etkilediler.
Bunların düalist öğretileri, Kuzey İtalya ve Güney Fransa'da
tohumlanabilecek verimli alanlar buldular ve böylece tarihte ilk kez
Hıristiyan topraklarına yönelik Haçlı Seferlerine yol açmış olan
Kathar hareketinin temellerini attılar.
Sonuç ve Maniciliğin Yokoluşunun Nedenleri
Bu denli sıra dışı bir teoloji ve insanin yazgısından çok "Işık" için
ilgi besleyen bir dinsel inancın, böylesine hızla yayılıp itibar
görmesi oldukça yadırgatıcı bulunabilir. Ancak, gnostik efsanelerin
bolluğu, ne denli akıldışı olursa olsun, bu tür yaratılış öykülerine
inanmaya hazır geniş halk kitlelerinin varlığını göstermektedir.
Ayrıca, III. yüz yılda Roma 'nın baskıcı ve mutsuz dünyasında, tıpkı
Hıristiyanlık gibi, herkese kurtuluş vadeden bir inancın yayılma
olasılığının ne ölçüde yüksek olduğu Manicilik örneğinden açıkça
anlaşılmaktadır.
Maniciliğin kısa sürede yayılması, ne ondan önceki, ne de sonraki
dinsel inançların yayılmasına benzemez. Zira Manicilik, diğer dinlerin
aksine, kabul edildiği ülke ve topluluklarda hiç bir temel politik ve
sosyal değişim yaratmayı öngörmemiştir. Bu durum Manici misyonerlerin
görevlerini zorlaştırmış, zaten bir bileşim olarak doğan dinlerini,
diğer ulusların kültürel ve toplumsal koşullarına adaptasyon gereğini
yaratmıştır.
Maniciliğin tümüyle entellektüel düzeyde kalması ve toplumsal-politik
değişimler yaratmakta iddiasız olması en zayıf özelliğiydi. Kısacası
Manicilik anti-sosyal olması yüzünden başarısızlığa uğradı. Bu sert ve
savaşçı çağlarda, uygarlıklarını barbar saldırılarına karşı koruma
endişesindeki yöneticiler, bu denli edilgen bir inancı
onaylayamazlardı. Toplumsal kuralları hiçe sayan, yandaşlarına başıboş
dolaşıp çalışmayı reddetmelerini ve sadaka ile geçinmelerini buyuran,
hayvanların öldürülmesine bile karşı çıkan barışçı bir inancın baskı
ve zulüm görmesi kaçınılmazdı. Örgütsel yapıları da, ağır baskılardan
sonra yaşamını sürdüremeyecek kadar dayanıksız ve edilgendi.