Latince missio teriminden gelmekte olan “misyon”, sözlük anlamı
itibarıyla görev, yetki, bundan türetilmiş olan misyoner terimi ise
“görevli olan kişi” anlamlarına gelmektedir. Ancak Hıristiyan
geleneğinde misyoner ifadesi, bir kavram olarak, resmi kilise
teşkilatı ya da herhangi bir Hıristiyan cemaat tarafından Hıristiyan
mesajını ve dinini yaymak amacıyla özel olarak yetiştirilen ve bu
çerçevede özellikle Hıristiyanlık dışı toplumlarda görevlendirilen
kişi anlamına gelmektedir. Böylesi kişilerin oluşturduğu harekete ise
misyonerlik adı verilmektedir.
Misyon ve misyonerlikle yakından ilgili olarak kullanılan diğer
çeşitli terim ve kavramlar da bulunmaktadır. Bunlar arasında
evangelizm ve evangelizasyon, Hıristiyan mesajının insanlara
ulaştırılmasını hedefleyen anlayışı ifade ederken, christanization ve
conversion, diğer insanları Hıristiyanlaştırma ya da Hıristiyan
inancına ihtida ettirme bağlamında kullanılmaktadır. Bunlardan başka
Hıristiyan mesajına şahitlik (witness), mesajın ilanı (proclamation)
ve martyria (şehadet) gibi kavramlar da misyonla ilişkili olarak
kullanılmaktadır.
Dinsel Öğretilerin Tebliği ve Misyonerlik
Evrensel mesajlar içeren her inanç sistemi, öğretileri arasında,
temsil ettiği mesajın diğer insanlara –ya da ötekilere- iletilmesine
yer verir ve çoğunlukla bunu din bağlılarının yapmaları gereken bir
görev olarak kabul eder. Örneğin Kur’an’da, bu çerçevede, insanlara
iyiliği emredecek/öğretecek, hayra çağıracak ve onları kötülükten
sakındıracak bir grubun her zaman bulunmasının önemi vurgulanır (Ali
İmran 104); ayrıca dinin insanlara tebliğ edilmesinin gerekliliği
üzerinde durulur (Tevbe 122; Nahl 125) ve peygambere hitaben
“Rabbinden sana indirileni duyur; eğer bunu yapmazsan onun mesajını
duyurmamış olursun. Allah seni insanlardan korur...” (Maide 67)
denilir. Bu bağlamda zaman zaman “ey insanlar” diye başlayan
ifadelerle, Kur’an mesajının bütün insanlığa yönelik olduğuna işaret
edilir (örneğin bkn. Nisa 170, 174; Hac 49; Bakara 21, 168). Benzer
şekilde diğer evrensel dinlerde de dinin öğretilerinin insanlara ilan
edilmesi ve yayılması üzerinde önemle durulur. Nitekim gerek MÖ 6.
yy’da yaşayan Buddha gerekse MS 3. yy’da yaşayan Mani, savunduğu
öğretileri diğer insanlara tebliğ etmeleri için öğrencilerini çeşitli
bölgelere göndermişlerdir. Örneğin Buddha, öğretilerine kulak vererek
aydınlanan öğrencilerini şu sözlerle Dhamma’nın yayılması misyonuyla
civar bölgelere göndermiştir: “Keşişler! Halkların takdisi, mutluluğu,
dünyaya merhamet, tanrıların ve insanların refah, mutluluk ve takdisi
için yola çıkın” (Vinaya Piteka 1.21).1 Öğrencilerini misyon göreviyle
çeşitli yörelere gönderen Mani’nin bizzat kendisinin de inanç
sistemini yaymak amacıyla Hindistan’a ve Batı Çin’e seyahatler
düzenlediği bilinmektedir.2 Aynı şekilde Hinduizmin birçok modern
yorumunda da dinsel öğretilerin tüm insanlara ilan edilmesi oldukça
önemli bir görev olarak kabul edilir.
Kabul edilen dinsel öğretilerin öteki olarak değerlendirilen diğer
insanlara ilan edilmesine ya da tebliğine, dinsel inancı yalnızca bir
ulusa, klana, kabileye ya da doğuştan seçilmiş bir halka ait gören
milli dinler, kabile ya da klan dinleri ve komün toplum anlayışını
temel edinen sır dinleri (ve bazı Gnostik dinler) yer vermezler.
Ortodoks Yahudilik, çeşitli kabile dinleri, Sâbiîlik gibi inanç
sistemleri bu şekilde dinsel inanç ve öğretilerini başka insanlara
yayma veya onları da kendi dinlerinin müntesibi yapma düşüncesini
taşımazlar.
Peki her dini tebliğ etme veya başka insanlara yayma isteği
misyonerlik olarak değerlendirilebilir mi? Ya da her evrensel dinde
misyonerlik kurumuna yer verilir mi?
Yukarıda vurguladığımız gibi, evrensel mesajlar taşıyan her inanç
sistemi, öğretilerini bütün insanlara yayma isteğine sahip olmakla,
hatta bunu, inananlar açısından bir görev addetmekle birlikte, diğer
dinsel geleneklerin tebliğ faaliyetlerinin, Hıristiyan kültürü ve
geleneğiyle özdeşleşmiş olan misyonerlik kavramı ile ifade edilmesi
yanlıştır. Zira, misyonerlik, sıradan ya da rasgele bir tebliğ
faaliyetinin ifadesi değildir; o, -ileride ele alacağımız gibi-
Hıristiyan geleneğinden kaynaklanan belirli metotları kullanarak
Hıristiyan dinsel değerlerinin yayılması ve diğer insanların
Hıristiyanlaştırılması için yapılan sistematik aktiviteleri ifade
etmektedir. Bu bağlamda misyonerlik, bir kurum olarak İslam’daki
tebliğ ve irşat faaliyetlerinden ayrılır. Aynı şekilde Hıristiyan
misyonerliği, -her ne kadar Batılı din bilimcileri bunların tebliğ
faaliyetlerini de misyonerlik kapsamında değerlendirseler de- Budizm
veya Hinduizm gibi dinlerin yayılması amacıyla faaliyet gösteren, bu
dinlere ait misyon kurumlarından da ayrılmaktadır.
Dinler tarihinde, Hıristiyanlığın misyonerlik kurumuna en benzer
teşkilata Maniheizmde rastlanmaktadır. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi
Mani, henüz kendi yaşamı esnasında inancını yaymak amacıyla güçlü bir
teşkilat kurmuş ve talebelerini Suriye ve Mısır’dan Çin’e kadar
çeşitli ülkelere dini yaymak amacıyla göndermiş, hatta bizzat kendisi
de bu faaliyetlere aktif olarak katılmıştır. Mani’nin öğrencileri
gittikleri yörelerde, halkı Maniheizme çekebilmek amacıyla, günümüz
Hıristiyan misyonerliğinde inkültürasyon metodu olarak adlandırılan
bir tekniğe paralel (bu metodu ileride ele alacağız) bir metotla
inançlarını yaymaya çalışmışlardır. Örneğin, bu çerçevede, Mani’yi,
hitap ettikleri her inanç sistemi ya da kültürün kurtarıcı kişisiyle
özdeşleştirmişlerdir. Budist bir toplumda Mani’nin, Budistlerin
bekledikleri Maitreya olduğunu, aynı şekilde Mecusilere onun beklenen
kurtarıcı Saoşyant, Hindulara ise beklenen Kalki olduğunu
anlatmışlardır. Böylelikle muhataplarının geleneğinde önemli bir yer
verilen eskatolojik şahsiyetlerle Mani’yi özdeşleştirerek, Maniheizmle
onlar arasında bir ünsiyet oluşturmaya çalışmışlardır.
Maniheizmle Hıristiyanlıktaki misyonerlik anlayışı arasındaki
irtibatı, bizzat Mani’nin Hıristiyanlığın heterodoksal bir kolu olan
Elkesai mezhebi içerisinde yetişmiş olduğu gerçeği açıklamaktadır.
Dolayısıyla Maniheizmle Hıristiyanlığın dini yayma metodolojisi
arasındaki paralellik her iki geleneğin de aynı kökene dayanmasından
kaynaklanmaktadır.
İslam’daki Tebliğ Kurumu ve Hıristiyanlıktaki Misyonerlik
İslam’daki tebliğ ve irşat çabalarının temel amacı, Kur’an’ın Maide
suresi 67. ayetinde ifade edildiği gibi İslami öğretilerin insanlara
duyurulmasıdır. Oysa Hıristiyan misyonerliğinde, Matta İncili
28:19-20’de vurgulandığı gibi muhatap alınan kimselerin İsa Mesih
öğrencileri yapılmaları ve vaftiz edilmeleri ya da ilk Hıristiyan
misyoner Pavlus’un bir mektubunda vurguladığı gibi “ne yapıp edip
insanların kazanılması” amaçlanmaktadır.
Hz. Peygamberin yaşamından itibaren Müslümanlar, İslamı insanlara
ulaştırmada tebliğ ve irşadı, yani İslami öğretilerin insanlara
ulaştırılmasıyla onların aydınlatılmasını hedeflemişlerdir. Bu
doğrultuda Kur’an, çeşitli ayetlerinde Hz. Muhammed’e (ve onun
şahsında Müslümanlara), görevinin yalnızca duyurmak olduğunu,
insanların inanıp inanmamaları konusunun ise Allah’la insanlar
arasındaki bir şey olduğunu hatırlatmıştır. Nitekim Müslümanlar,
yaklaşık 1400 yıllık İslam tarihi sürecinde yüzyıllarca egemenlikleri
altında kalan bölgelerdeki gayrimüslimleri “ne yapıp edip
Müslümanlaştırmaya” çalışmamışlar; onlara tabi ki İslam inanç ve
değerlerini anlatmışlar, fakat inanıp inanmama konusundaki tercihi
kendilerine bırakmışlardır. Burada uzun İslam tarihi boyunca buna
aykırı davranışların hiç olmadığını demek istemiyorum. Mutlaka zaman
zaman bazı yerel yöneticilerin kişisel tutumlarından kaynaklanan ve
gayrimüslimlere karşı İslamın öngörmediği şiddeti ve takibatı içeren
marjinal uygulamalar olmuştur. Ancak bütün İslam tarihi dikkate
alındığında bu marjinal olayların son derece münferit hadiseler olarak
kaldığı, aksine Müslümanların genelde İslami prensipler çerçevesinde,
egemenlikleri altındaki halkları her halükarda Müslümanlaştırmayı
değil, onlara iyi ve doğru olduğuna inandıkları prensipleri tebliğ
etmeyi ön plana çıkardıkları anlaşılmaktadır. Nitekim bu nedenle olsa
gerek, uzun süre Müslüman egemenliğinde kalmasına rağmen Hindistan
genelin inancını oluşturan Hindu kimliğinden soyutlanmamıştır. Yine bu
nedenle, yüzyıllarca Osmanlı egemenliğinde kalmasına rağmen Balkanlar,
Yunanistan, Ege adaları ve diğer bölgeler, Hıristiyan kimliğini
kaybetmemiştir. Zira Müslümanlar, egemenlikleri altında yaşayan bu
gayrimüslim insanlara, İslamı tebliğ etmekle birlikte, geniş bir
hoşgörü ve inançlarına saygı göstermişler; onları Müslümanlaşmaları
konusunda zorlamamışlardır.
Diğer taraftan misyonerlik anlayışı çerçevesinde Hıristiyanlar, tarih
boyu gittikleri yörelerde hitap ettikleri insanlara Hıristiyan
mesajını duyurmayı değil, onları Hıristiyanlaştırmayı
hedeflemişlerdir. Hıristiyan egemen güçler, egemenlikleri altında
yaşayan farklı inanç ve kültür bağlısı halkları hızla asimile etmeyi,
İsa’nın ve Pavlus’un kendilerine yüklediği dinsel bir görev
addetmişlerdir. Bu nedenle, örneğin Amerika kıtasının Batılı
Hıristiyanlarca işgalinden yaklaşık iki yüzyıl geçmeden, güneyi ve
kuzeyiyle bütün kıtanın yerli inanç ve kültürleri hızla yok edilmiş;
Ortaçağ engizisyonunu aratmayacak yöntemlerle farklılıklar üzerinde
şiddet estirilmiş ve yöre halkları hızla Hıristiyanlaştırılmıştır.
Aynı durumu Avustralya’da, Yezi Zelanda’da, Batı emperyalizmini
yaşayan Afrika ülkelerinde ve diğer bölgelerde görmek mümkündür.
Hz. İsa ve Tebliğ
Hıristiyanlıkta misyonerlikle ilgili referanslar eldeki mevcut
İncillerde İsa’ya atfedilen çeşitli ifadelere dayandırılır. Yeni
Ahit’te yer alan ve Sinoptik İnciller olarak adlandırılan ilk üç
İncil’de, çarmıh hadisesi öncesi İsa’nın, mesajını, öncelikle içinde
yaşadığı İsrailoğulları arasında yaymayı hedeflediği anlatılır.
Örneğin İsa, Matta İnciline göre “Ben yalnız İsrail halkının kaybolmuş
koyunlarına gönderildim”3 der. Ayrıca İsa, talebelerinin de
kendilerine öğrettiği mesajı İsrail halkı arasında yaymalarını ister:
“İsa, onikileri şu buyrukla halkın arasına gönderdi: ‘Diğer uluslara
ait yerlere gitmeyin. Samiriyelilere ait kentlerin de hiçbirine
uğramayın. Bunun yerine, İsrail halkının kaybolmuş koyunlarına gidin.
Gittiğiniz her yerde göklerin egemenliğinin yaklaştığını duyurun’.”4
Böylelikle ikişerli gruplar halinde İsa’nın talebeleri, İsa’nın
kendilerine öğrettiği mesajı/öğretiyi yayarak köy köy dolaşmaya
başladılar.5
Diğer taraftan, İsa’nın çarmıhta ölüp gömüldüğüne ve üç gün sonra
tekrar dirilip bir müddet talebeleri arasında yaşadığına inanan ve
İncillerinde bunu dile getiren İncil yazarları, mezardan dirilişi
sonrası İsa’nın talebelerine yaptığı son konuşmasında, yalnızca İsrail
halkına değil tüm uluslara gitmelerini ve onları dine çağırmalarını
söylediğini naklederler. Örneğin Matta İnciline göre İsa, Galilee’de
onbir öğrencisine “gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak
yetiştirin. Onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un adıyla vaftiz edin.
Size buyurduğum her şeye uymayı onlara öğretin”6 der. Benzer ifadeler
diğer Sinoptik İncil metinlerinde de bulunmaktadır7.
Burada dikkati çeken hususlardan birisi, kendi normal yaşamında
İsa’nın davetine konu/muhatap olarak İsrail halkını seçerken, çarmıh
hadisesi sonrası bütün uluslara yönelmesidir. Bir diğer dikkat çekici
şey ise, çarmıh öncesi yaşamında, talebelerinden insanlara gidip
mesajı bildirmelerini isteyen İsa’nın çarmıh sonrası konuşmasında
onlardan -Matta’da ifade edildiği gibi-, diğer insanları öğrencileri
olarak yetiştirmelerini, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına vaftiz
etmelerini
istemesidir. İncillerin bu yaklaşımında, açıkça, mesajın insanlara
iletilmesine yönelik yaklaşımlardaki bir gelişim görülmektedir. Bu da
bize, ilk cemaatin, inanmayan diğer insanlara yönelik faaliyetlerinde,
daha çok onlara kendi inançlarını anlatma ve kendilerini ifade etme
amacı güderken, sonraki dönem cemaatlerinin ise diğer insanları kendi
dinlerine döndürme hedefi taşıdıklarını anlatmaktadır.
Peki İncillerde yer alan bu ifadeler, Miladi takvimin başlarında
Galile bölgesinde yaşayan ve günümüz çağdaş bilim adamlarınca
“tarihsel İsa” diye adlandırılan şahsiyete mi aittir?
Şüphesiz bu sorunun cevabı, eldeki mevcut İncil metinlerinin tarihte
yaşayan İsa’yı ve mesajını ne kadar yansıttığı ve İncil yazarlarının
tarihsel İsa ve mesajıyla ne kadar ilişkili olduğu sorularına
verilecek cevapla yakından irtibatlıdır.
Yeni Ahit uzmanı Marcus Borg, eldeki mevcut İncillerin doğrudan
tarihsel dokümanlar olmadığını ve bu İncillerde bulunan İsa’ya ilişkin
her deyiş ve hikayenin erken dönem kilisesi tarafından
şekillendirilmiş olduğunu belirtir.8 Bir başka ifadeyle İsa sonrası
dönemde, Antakya merkezli Helenistik İsa cemaati ve Pavlus tarafından
savunulan “Tanrısal Oğul Rab İsa Mesih” öğretisi çerçevesinde teşekkül
eden ilk Hıristiyan cemaat, Hz. İsa’nın yaşamı ve öğretilerine ilişkin
kendilerine ulaşan duyumları, kendi İsa anlayışları doğrultusunda
yorumlamışlardır; bu ilk cemaatin dinsel metinleri olarak ortaya çıkan
İncillerde ise bu yorumlar yer almıştır. Dolayısıyla İncil
metinlerinde gerçekten İsa’ya ait olan otantik söz ve davranışlarla bu
ilk dönem kilisesi tarafından yapılan yorumlamalar birbirine
karıştırılmıştır.
İsa ve Hıristiyanlık
Antakya merkezli cemaat tarafından oluşturulan ve öğretilerinin
temelinde İsa’nın bedenleşmiş ilahi oğul ve Mesih olduğu inancı yer
alan bu harekete, muhalifleri tarafından, Miladi birinci yüzyıl
ortalarından itibaren, Mesihçi düşünceyi merkez alan görüşlerinden
ötürü Hıristiyanlar (yani Mesihçiler) adı verilmiştir. Nitekim
Resullerin İşleri’nin yazarı Luka da ilk kez Antakya’da elçilerin
Hıristiyan (Kristianous) olarak adlandırıldıklarını anlatmaktadır.9
Bu durumda Hz. İsa’nın, tarihsel açıdan Hıristiyan ve Hıristiyanlık
terimleriyle bir irtibatı olmadığı açıktır. Esasen, İsa’nın yaşadığı
dönemde muhalifleri (genelde Sadukilik ve Ferisilikle irtibatlı
Yahudiler) İsa’yı ve cemaatini Nasuralardan olmakla itham etmişlerdir.
Nitekim gerek çeşitli Yeni Ahit metinlerinde gerekse Filip İncili,
Mısırlılar İncili gibi apokrif (Hıristiyanlarca sahih sayılmayan)
metinlerde İsa ile ilgili olarak bu terim kullanılmaktadır. Bu
metinlerdeki ifadelerden anlaşıldığına göre, İsa ile ilgili olarak
kullanılan bu terim, İsa öncesi dönemlerden itibaren varlıkları
bilinen ve Kudüs merkezli Yahudileri sapkınlıkla, Musa’nın mesajını ve
kitabını bozup tahrif etmekle suçlayan Nasuralar mezhebiyle
ilişkilidir. Kendilerine karşı şiddetli eleştiriler yönelten ve onları
ısrarla Musa hukukuna davet eden İsa’yı, Yahudiler Nasuralardan
olmakla itham etmişlerdir.10 Erken dönem Hıristiyan yazar
Epiphanius’un verdiği bilgilere göre, daha sonraları Yahudiler, İsa
cemaatine, “İsa yanlıları” anlamında Yeşuanlar (İseviler) adını
vermişlerdir.
Temsil ettiği mesajlar açısından da Hz. İsa’nın Hıristiyanlıkla hiçbir
ilgisi yoktur. Örneğin elimizdeki mevcut kanonik (Hıristiyanlarca
sahih sayılan) İncil metinlerinden tarih itibarıyla en eskileri olan
Sinoptik İncillerde (yani Matta, Markus ve Luka’da) İsa, kesinlikle
kendisini Tanrı Oğlu, Tanrı, bedenleşmiş Kelam, Mesih ve benzeri,
Hıristiyan teolojisinde son derece merkezi ve belirleyici olan isim ve
niteliklerle adlandırmaz; aksine İsa’nın kendisine atfedilen
ifadelerde İsa kendisi için sıklıkla “insanoğlu” tanımlamasını
kullanır. Bundan başka çeşitli ifadelerde kendisinin bir “peygamber”
olduğuna işaret eder. Bu konudaki en çarpıcı ifadeler Luka 13:31-34 ve
Markus 6:1-4’te geçmektedir. İsa’nın talebeleri ve etrafındaki kişiler
de onu peygamber olarak tanımaktadırlar.11 Aynı şekilde eldeki
Sinoptik metinlerde İsa ile İsa’nın çağdaşı olan ve İsa öncesi bir
peygamber olarak yörede halkı aydınlatmaya çalışan Yahya arasında
kurulan irtibat ve her iki şahsiyetin mesajlarındaki paralellik de
dikkat çekicidir.
İsa’nın halka tebliğ ettiği mesaj, başlıca üç husus etrafında
yoğunlaşmaktaydı. Bunlardan ilki Tanrı’nın egemenliğine halkı davet
etmesiydi. Tanrı’nın (ya da göklerin) egemenliği ise bir taraftan
insanların Tanrı’ya iman ve onun emirlerine bağlanmakla yaşamlarında
onun emrettiği yola girmelerini, bir taraftan ise yaklaşan hesap
gününe inanmalarını ve ona hazırlık yapmalarını ifade etmekteydi.
İsa’nın diğer temel mesajları ise, toplumdaki ahlaksızlıkların ve din
istismarının tenkit edilmesiyle toplumdaki seçkinler/elit grubuyla din
adamlarından kaynaklanan sosyal bozuklukların ve halkın üzerinde
estirilen şiddet, sömürü ve terör düzeninin reddedilmesiydi.
Dolayısıyla günümüzde yaygın şekilde - yanlış olarak- anlaşıldığı
gibi, tarihsel İsa’nın Hıristiyanlıkla bir ilişkisi yoktur ve bu
bağlamda İsa bir Hıristiyan (ya da ilk Hıristiyan) değildir. İsa ile
ilgili yapılabilecek en basit bir tanımlama, onun bir Musevi (yani Hz.
Musa’nın mesajını izleyen, onu tebliğ eden ve yaşadığı toplumda Musa
hukukunun geçerliliğini savunan) olduğudur. Gerek Sinoptik İnciller
gerekse Tomas İncili gibi metinlerde İsa’nın sözleri üzerinde yapılan
araştırmalar, bunu ortaya koymaktadır. Nitekim Kur’an’da da Hz.
İsa’nın bu özelliklerine vurgu yapılmaktadır (örneğin Ali İmran
48-51).
Pavlus: İlk Hıristiyan Misyoner
Hıristiyanlığın misyon anlayışının oluşumunda/gelişiminde hiç şüphesiz
Pavlus’un önemli bir yeri vardır. Esasen Pavlus, bir bütün olarak
Hıristiyan geleneğinde (tarihinde, teolojisinde, etik anlayışında vs)
oldukça önemli bir şahsiyettir; Hıristiyanlık açısından olmazsa olmaz
bir değerdir. Meşhur Hıristiyan ilahiyatçı H. Küng’ün yerinde
tespitiyle, “Pavlus olmaksızın ne Katolik Kilisesinden, ne Yunan ya da
Latin patristik teolojisinden ve ne de Hıristiyan-Helenistik kültürden
bahsedilebilir.”12
Her ne kadar Hıristiyanlar, misyonun diğer insanlara iletilmesi
konusunda referanslarını Yeni Ahit’te yer alan İncil metinlerinde
geçen İsa’nın bazı sözlerine dayandırsalar da Hıristiyanlık tarihinde
ilk sistematik misyon faaliyetinin Pavlus’la başladığı görülür. Pavlus,
Helenistik İsa cemaati tarafından kurgulanan ve kendisi tarafından
geliştiren “ilahi Oğul Rab İsa Mesih” inancını temel alan öğretileri
yaymak amacıyla Anadolu, Yunanistan ve Makedonya’ya yönelik üç önemli
misyon seyahati düzenlemiştir. Pavlus’un bu seyahatlerini konu alan
anlatılar ve bunlarla ilişkili çeşitli topluluklara (veya kimselere)
gönderdiği mektuplar, Yeni Ahit metinleri arasında önemli bir yer
tutmaktadır. Pavlus, mektuplarında, öğretilerini yaymayı hedeflediği
bu misyon faaliyetlerinde uyguladığı metodolojiye ilişkin çeşitli
bilgiler de vermektedir ki misyona ilişkin metodolojiyi konu alan bu
bilgiler, Yeni Ahit öğretilerini yaşamlarında temel alan Hıristiyan
çevreler (özellikle de kutsal kitabı dinde temel referans sayan
Protestanlar ve bunun uzantısı olarak faaliyet gösteren Evangelik
cemaatler) için bağlayıcı bir özellik taşımaktadır.
Pavlus, Korintlilere birinci mektubunda, inandığı öğretileri yayarken
yaptığı fedakarlığı ve karşılaştığı zorlukları konu aldığı sözlerinde,
dini yaymada hedef aldığı kişilere misyonu götürürken esas aldığı
metodu şöyle anlatır:
Ben özgürüm, kimsenin kölesi değilim. Ama daha çok kişi kazanayım diye
herkesin kölesi oldum. Yahudileri kazanmak için Yahudilere Yahudi gibi
davrandım. Kendim Kutsal Yasa’nın (Musa hukukunun) denetimi altında
olmadığım halde, Yasa altında olanları kazanmak için onlara Yasa
altındaymışım gibi davrandım. Tanrı’nın yasasına sahip olmayan değil
de Mesih’in yasası altında olan biri olarak, Yasa’ya sahip olmayanları
kazanmak için Yasa’ya sahip değilmişim gibi davrandım. Güçsüzleri
kazanmak için güçsüzlerle güçsüz oldum. Ne yapıp ne edip bazılarını
kurtarmak için herkesle her şey oldum (1 Kor. 9:19-22).
Pavlus, bir başka ifadesinde ise şöyle der: “Bana her şey serbest;
ancak ben hiçbir şeyin kölesi olmam”.13 Yine o, bir başka yerde ise
“... kurtulsunlar diye birçok kimsenin yararını gözeterek herkesi her
yönden hoşnut etmeye çalışıyorum” demektedir.14
Açıkça görüldüğü gibi bu ifadelerinde Pavlus, insanları kendi
öğretilerine inandırabilmek için adeta her şeyi caiz gördüğünü ve her
yolu denediğini, inanıp kabul etmediği halde karşısındakileri kendi
tarafına çekebilmek amacıyla onların çeşitli inanç ve değerlerini
kabul ediyormuş gibi görünüp, -en masum bir ifadeyle- “takiyye”
yaptığını, kısaca amacını gerçekleştirebilmek için her yolu denediğini
anlatmaktadır. Nitekim, Yeni Ahit’te yaşamı ve seyahatleriyle ilgili
anlatılardan da onun bu metodolojisini nasıl yürürlüğe koyduğunu
anlamak mümkündür. Örneğin Musa yasasına şiddetle karşı çıktığı
bilindiği halde zaman zaman Yahudi bir çevrede bulunduğunda bunun
gereklerine uyduğu görülmektedir. Mesela, katı bir sünnet olma karşıtı
olduğu halde, ortam onu gerektirdiğinde öğrencisi Timoteyus’u sünnet
ettirmekten kaçınmamış, yine Yahudi halka hoş görünmek amacıyla
tapınakta Musa hukuku çerçevesindeki arınma törenlerine katılmakta bir
beis görmemiştir.15 Bu tutum, İslam düşüncesinin son derecede önem
verdiği “olduğun gibi görün göründüğün gibi ol” prensibine karşı,
hedefe ulaşmak için “gerektiğinde olmadığın gibi görünebilirsin”
tavrının yeğlenmesidir. Muhataplarına karşı açık, dürüst ve şeffaf
olmamayı caiz gören bu tutumda ahlaki bazı sorunların bulunduğu
aşikardır. Nitekim Pavlus’un bu metodolojisi, kendisinden yüzyıllarca
sonra yaşayan Makyevelli’nin (N. Machiavelli) çokça tartışılan meşhur
“davaya giden her yol mubahtır” ilkesini akla getirmektedir. Bir başka
ifadeyle Pavlus, Makyevelli’den çok önce bu anlayışı prensip edinmiş
ve kendisini rehber edinenlere bunu miras bırakmıştır.
Açıkça anlaşılacağı gibi Pavlus’un bu misyon anlayışı, muhatap aldığı
insanları ne yapıp edip kazanmayı ya da Hıristiyanlaştırmayı amaçlayan
ve bu uğurda gerekiyorsa her yola başvurmayı caiz gören bir
anlayıştır. Günümüz misyonerlerinin, -ileride inceleyeceğimiz şekilde-
gittikleri yörelerde başvurdukları yöntemler dikkate alındığında,
Pavlus’un bu metodolojisinin misyonerlikte temel alındığı
anlaşılmaktadır.
Hıristiyanlığın Siyasallaşma Süreci ve Misyonerlik
Miladi ikinci ve üçüncü yüzyıllarda çeşitli baskılarla yüz yüze olan
Hıristiyanlık, önce 313 Milan Fermanıyla birlikte Roma
İmparatorluğunda korunma altına alınan bir din olmuş, bunu izleyen
dönemde ise Roma’nın resmi dini haline gelmiştir. Bu süreç kilisenin
siyasallaşmasını da beraberinde getirmiştir. Zira Roma İmparatorluğu,
kendi siyasal yapısıyla bütünleştirdiği Hıristiyanlık inanç ve
öğretilerini, resmi bir söylem olarak kabul etmiş ve tebası
konumundaki halklara bu inancı gönüllü ya da gönülsüz benimsetme
yoluna gitmiştir. İmparatorluğun resmi dinsel söylemi olarak
belirlenen anlayışın dışında oluşan ya da oluşabilecek teolojik
anlayış ve değerlendirmeler, doğrudan imparatorluğun egemenlik hakkına
karşı bir başkaldırı ve isyan olarak kabul edilmiştir. Nitekim bu
nedenle dördüncü yüzyılda farklı bir İsa anlayışıyla ortaya çıkan
Donatizm ve Arianizm gibi akımlar, Roma İmparatorluğunun siyasal ve
askeri gücü kullanılarak şiddetle bastırılma yoluna gidilmiştir. Yine
bu nedenle başta Konstantin olmak üzere Roma imparatorları,
Hıristiyanlığın çeşitli inanç konularının görüşüldüğü teolojik
toplantılara taraf olarak katılmışlar; hatta belirli kararların
alınması için bizzat kendileri böylesi toplantıların düzenlenmesini
istemişlerdir.
Böylelikle Hıristiyan inanç ve öğretileri çeşitli siyasal iktidarların
resmi dini/söylemi haline dönüşmüştür. İktidarlarca benimsenen
Hıristiyanlığın belirli bir teolojik yorumunun dışında kalan
düşünceler, şiddetle itham edilmiş ve taraftarları zındıklık ve heresi
ile suçlanarak takibat altına alınmışlardır. Bu nedenle, tarihte
“Ayrılmış Doğu Kiliseleri” adıyla ortaya çıkan Monofizit ve Diyofizit
doğu kiliseleri (yani Süryaniler, Ermeniler ve Nasturiler gibi
akımlar), farklı teolojik inançları nedeniyle erken dönemlerden
itibaren imparatorluk ve onun resmi inancının savunucusu olan ana
kilise tarafından aforoz edilmişler ve bu kiliselere bağlı halklar
Roma tarafından imparatorluğa isyan ve zındıklık suçlamasıyla takibat
altına alınmışlardır. Nitekim, Roma ve sonraki dönemlerde Bizans’ın bu
baskı ve şiddetinden usanan doğu Hıristiyanlarının yedinci yüzyıldan
itibaren Müslüman hükümranlığını adeta bir kurtuluş olarak görmüş
olmaları ve genellikle yapılan bir barış anlaşmasıyla İslam
egemenliğine girmeleri boşuna değildir.
İşte bu bağlamda Ortaçağda misyonerlik kurumu, iki farklı grubu
muhatap almaktaydı. Bunlardan birincisi Hıristiyan olmayan halklardı.
Başta Avrupa ve Kuzey Afrika’nın farklı inançlara sahip olmayan
halkları olmak üzere, Hıristiyanlık dışı insanların Hıristiyan
inancına sokulması için Roma ve Bizans imparatorluklarının siyasal ve
askeri desteklerini arkalarına alan Roma ve İstanbul kiliseleri, yoğun
bir misyon faaliyetine giriştiler. Nitekim bu çabaların bir sonucu
olarak kısa zamanda Roma İmparatorluğu sınırları dahilinde ya da
imparatorluğun siyasal ve askeri etki alanı altında kalan bölgelerde
yaşayanlar büyük oranda Hıristiyanlaştırıldı. Misyonerlik
faaliyetlerinin muhatabı olan ikinci grubu ise İsa’nın şahsiyeti,
sakramentler vb konularda farklı teolojik değerlendirmelere sahip olan
ve bu nedenle heretik sayılan gruplar oluşturuyordu. Ortaçağ boyunca
Roma ve Bizans’ın resmi akidesine bağlı misyonerler, Süryaniler,
Nasturiler, Ermeniler, Keldaniler vb bu farklı kiliselere bağlı
inananları, Roma ve Bizans merkezli siyasal iktidarların resmi
öğretilerine inandırmak için yoğun bir faaliyet gösterdiler. Hatta
çoğunlukla arkalarına aldıkları siyasal ve askeri destekle, farklı
düşünen bu insanları kendilerine döndürmek için zor kullandılar.
İlerleyen dönemlerde de bu tür faaliyetler azalmaksızın devam etti.
Özellikle Latin Kilisesi olarak da bilinen Roma Kilisesi, diğer bütün
farklı kilise mensuplarını (Bizans imparatorluğunun resmi öğretisini
temsil eden İstanbul Kilisesi bağlıları da dahil) kendi inanç ve
değerlerine bağlayabilmek, bir başka ifadeyle onları kendi bünyesinde
sindirebilmek amacıyla yoğun bir kampanya yürüttü. Örneğin Ortaçağ
boyunca Kilisenin önderliğinde, özelikle Müslümanlara karşı düzenlenen
askeri seferler olarak bilinen Haçlı Seferleri, aynı zamanda Balkanlar
ve Güney Avrupa’nın çeşitli bölgelerindeki farklı Hıristiyan gruplara
karşı da düzenlendi. Yine, Müslümanlara karşı düzenlenen Haçlı
Seferlerinde, Katolik Roma’ya bağlı Haçlı orduları yalnızca
Müslümanları değil Ortodokslar, çeşitli doğu kiliseleri bağlıları vb
karşıt Hıristiyan grupları da (tabi ki bu arada Yahudileri de) hedef
aldılar.
Böylelikle Batıdaki siyasal güçlerin desteğiyle hareket eden ve bu
siyasal güçlerin resmi din söylemini temsil eden misyonerler,
faaliyette bulundukları yerlerde, yalnızca inandıkları öğretilere
halkı inandırma çabasında olmadılar, aynı zamanda irtibatlı oldukları
siyasal güçlerin otoritesini ve egemenlik yetisini ifade eden resmi
kültürel anlayışın temsilcisi oldular ve bunun propagandasını
yaptılar. Dolayısıyla bu bağlamda misyonerlik, dinin siyasallaşması
çerçevesinde, siyasal erkin otoritesinin kabulü ve pekiştirilmesi için
gerekli olan kültür ihracıyla resmi din anlayışının savunusunda ve
yayılmasında hayati rol oynayan bir kurum olageldi.
Miladi beşinci yüzyılın ikinci yarısında Batı Roma’nın çöküşüyle Roma
Kilisesi, Batı Roma’nın iktidar alanı üzerinde doğan otorite
boşluğundan yararlanarak kısa sürede siyasal bir güç olarak ortaya
çıktı. Hıristiyanlığın mimarı Pavlus’un, otorite ve egemenliği ikiye
ayıran ve metafizik bağlamda egemenliği tanrıya verirken dünyevi
anlamda egemenliği siyasal güçlere hasreden ve siyasal güçlere itaati
tanrıya itaatle eşdeğer görerek egemenlik alanında tanrı ile kral
arasında gerçekleşen bir güçler ayrımını esas alan yaklaşımına rağmen
kilise ve Papalık, lehine gelişen mevcut şartlardan yararlanmış ve
dini olmanın yanı sıra dünyevi bir iktidar olarak da ortaya çıkmak
suretiyle dinin siyasallaşması hadisesini doruğuna çıkarmıştı. Kısa
zamanda askeri, ekonomik ve sosyal kurumlarını tesis ettiren ve resmi
din söylemine karşı çıkanları sindirip yok etmeyi hedefleyen
engizisyon yargı sistemini geliştiren Roma Kilisesi, misyonerlik
kurumu vasıtasıyla kendi teolojik ve siyasal iktidarını etrafa yaymaya
ve böylelikle egemenlik alanını genişletmeye çalıştı. Ancak Roma
Kilisesinin bu çabası, Hıristiyanlık dünyasında bir dizi ayrılık
hareketini de beraberinde getirdi. Öncelikle, 15. yüzyıl ortalarına
kadar ayakta kalan Bizans’ın resmi din anlayışını temsil eden İstanbul
kilisesi, Roma’nın bu girişimine karşı mücadele başlattı ve Roma ile
İstanbul arasındaki bu çekişme ve karşıtlık sonuçta Roma
İmparatorluğunun mirasını paylaşan Hıristiyan dünyasının iki büyük (ve
birbirine düşman) akım halinde ortaya çıkmasına neden oldu; Katolik ve
Ortodoks Kiliseleri oluştu.
16. yüzyıldan itibaren, başta ünlü Martin Luther olmak üzere çeşitli
reformistler, bir dizi teolojik yenilik yanı sıra kilisenin
siyasal/dünyevi bir güç olmasını sorgulamaya başladılar. Luther ve
arkadaşlarının hareketi, aslında Hıristiyanlıkta reformdan çok bir öze
dönüş hareketiydi; zira dinde temel referans olarak kutsal kitabı
kabul eden bu reformistler, örneğin egemenlik konusunda Pavluscu
çizginin esas alınmasını öngördüler. Pavluscu yaklaşım, tanrının
egemenliğini yalnızca metafizik alana ve iman, tövbe, yargılama vb
konulara hasretmekte, dünyevi konularda ise siyasal/laik iktidarlara
mutlak egemenlik tanımaktaydı. Dolayısıyla “kimin toprağı onun dini”
ilkesi çerçevesinde reformistler, kilisenin ve Papalığın dünyevi
iktidar iddiasını (dolayısıyla teokrasiyi) reddetmekteydiler. Bu
teolojik ve sosyolojik ayrılıklar kısa zamanda kuzey Avrupa’nın önemli
bir kesiminin, Hıristiyanlığın ana gövdesinden Protestanlar olarak
kopmasına neden oldu. Dolayısıyla Roma Kilisesinin (Papalığın) dinsel
ve siyasal tavrının savunucusu ve yayıcısı olan Katolik misyonerler
için, faaliyet alanlarına yeni bir muhatap kitle, Protestanlar
eklenmiş oldu. Diğer taraftan, Protestan hareketinin de
Hıristiyanlığın siyasallaşması sürecinden bağımsız olduğu ya da dinin
siyasallaşmasına karşı çıktığı söylenemez. Zira, tanrı adına iktidarı
elinde bulundurduğunu iddia eden Papalığa karşı çıkan Protestanlar,
yine Tanrı adına iktidarın kilise dışı siyasal egemenlere verilmesi
gerektiğini savundular. Hatta Protestanlar arasında bazıları, dünyevi
iktidarların otoritesini o kadar vurguladılar ki dinsel alanın dahi
siyasal iktidarlarca düzenlenmesi gerektiğini savundular. Böylelikle
dinin siyasallaşma sürecinde Katolisizm Papalık ve kilise merkezli bir
din anlayışını vurgularken, Protestanlık ise kilise dışı iktidarlar
merkezli bir din anlayışını ön plana çıkardılar. Yine, Katolisizm,
Papalığın hegemonyacı gücünü arkasına alırken, Protestanlık da başta
Alman prens ve derebeyleri olmak üzere çeşitli Avrupa siyasal
güçlerini arkasına aldı. Protestan akım içerisinde yer alıp
teşkilatlanan kiliseler kısa zamanda kendi anlayışları doğrultusunda
bir misyon ve misyonerlik kurumu oluşturmakta gecikmediler. Protestan
misyonerler de tıpkı Katolik meslektaşları gibi, Hıristiyan olmayan
muhataplarla birlikte gerek Katolikleri gerekse diğer Hıristiyan
kilise bağlılarını hedef aldılar. Kendi siyasal-sosyal anlayışlarını
ve bu çerçevede oluşturdukları din yorumlarını diğer bölgelere ihraç
etmeyi hedeflediler.
İlerleyen dönemlerde gerek Katolik gerekse Protestan misyoner
kuruluşlarının önemli bir hedefi, başta Ortadoğu ve Doğu Avrupa olmak
üzere çeşitli yörelerde yaşayan ve genellikle Müslümanların siyasal
egemenliği altında bulunan doğu Hıristiyanları oldu. Özellikle sömürge
dönemlerinde, bu farklı Hıristiyan grupların Katolikleştirilmesi veya
Protestanlaştırılması amacıyla çeşitli Katolik veya Protestan ülkelere
mensup misyonerler yoğun bir uğraş verdiler. Bunun neticesinde örneğin
Katolikleşmiş ya da Protestanlaşmış Süryaniler, Ermeniler vb gruplar
(Türkiye’de mevcut olan Protestan Ermeni Kilisesi gibi) ortaya çıktı.
Müslümanlara Yönelik Misyonerlik Faaliyetleri
Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki ilişkilerin tarihi oldukça
eskidir; İslam’ın ilk dönemlerine kadar uzanır. Yedinci yüzyılda
İslam, genç ve dinamik bir inanç sistemi olarak, tarihte hiçbir dinin
başaramadığı oranda hızlı bir yayılma göstermiş, kısa zamanda farklı
etnik ve kültürel kimliklere sahip kitleleri kendine taraftar
edinmiştir. İslam’ın bu dinamizmi, Müslümanları kısa zamanda siyasal,
kültürel ve ekonomik bağlamda oldukça güçlü egemen bir hale getirmiş;
böylelikle İslam, Hıristiyanlığın ana vatanı sayılan yörelerde, yani
Filistin-Ürdün, Suriye, Anadolu ve Kuzey Afrika’da hızla yayılmıştır.
Hatta Müslümanlar, ilerleyen dönemlerde İspanya’nın önemli bir
kısmında Balkanlarda ve benzeri yerlerde de egemenliklerini tesis
etmişlerdir.
Şüphesiz İslam’ın bu hızlı yayılışıyla siyasal ve kültürel açıdan
Müslümanların sahip oldukları güç, diğer İslam karşıtlarıyla birlikte
Hıristiyanları ve teokratik yapısıyla Batı Hıristiyanlığının
patronajlığını yürüten Papalığı fazlasıyla rahatsız etmiştir. Nitekim
Ortaçağ boyunca Batı Hıristiyan dünyası, bu hızlı yükselen gücü
durdurmanın ve geri püskürtmenin yollarını aramışlardır. Bu çerçevede
birkaç yüzyıl sürecek olan çeşitli Haçlı Seferleri düzenlenmiş, bu
seferlerin bazılarında elde edilen kısmi başarılarda ele geçirilen
yörelerin Hıristiyanlaştırılmasına ve buralardaki İslami kültürel
değerlerin yok edilmesine çalışılmıştır.
Müslümanların her açıdan güçlü oldukları bu dönemlerde, kilisenin ve
Hıristiyan misyonerlerin önceliği, İslam egemenliği altında yaşayan ve
ana kilise (Roma) tarafından heresi ile suçlanan Hıristiyan grupları
kendi cemaati yapmaya çalışmak olmuştur. Bununla birlikte misyonerler,
kitleler halinde insanları kendisine çeken ve siyasal ve kültürel
yönden güçlü olanların dini konumunda bulunan İslam’ın cazibesine
karşı, kendi inanç esaslarını savunmak, Hıristiyan halkların İslam’a
yönelmesine engel olmak, İslam’a giren Hıristiyanları yeniden
Hıristiyanlığa döndürmeye çalışmak ve İslam’a karşı polemik üretmek
konusunda yoğun çaba sarf etmişlerdir. Dolayısıyla Müslümanların her
yönden güçlü oldukları bu dönemde Hıristiyan misyonerlerin
Müslümanları Hıristiyanlaştırmaya yönelik çabalarından çok, İslam’a
karşı kendi cemaatlerini bir arada tutabilmek ve Müslümanların
otoritesi altında yaşayan farklı Hıristiyan grupları kendi
kiliselerine çekmek yönünde faaliyetleri olmuştur. Bu arada, çeşitli
İslam ülkelerine seyahatler yapan belirli Hıristiyan tarikatlarına
mensup keşişler ve Hıristiyan seyyahlar, İslam’a karşı mücadele
edebilmek amacıyla İslam’ı ve kendilerine göre İslam dininin
eleştirilebilecek zayıf yönlerini öğrenmeye çalışmışlardır. Örneğin,
Ortaçağ’da çeşitli İslam ülkelerine seyahatler yapan Fabri ve Piloti
gibi Hıristiyan seyyahlar bu çerçevede faaliyet göstermişlerdir.
Bunlardan Piloti, Müslümanların Hıristiyan oldukları ya da
Hıristiyanlaştırıldıkları taktirde, onlardan çok iyi Hıristiyan
olacağını; zira onların adalet ve bağışa/ihsana büyük önem
verdiklerini vurgulamıştır. Yine bu dönemde kilise, İslam’a karşı
mücadele kapsamında İslam inancının öğrenilmesinin önemini
vurgulamıştır. Bu bağlamda 1311-1312’de gerçekleşen Viyana Konsili’nde
Hıristiyan Batı ülkelerindeki üniversitelerde Arapça dili ve İslam
kültürü okutan kürsüler kurulması yönünde kararlar alınmıştır.
Şüphesiz kilisenin İslam’ı öğrenmeye ve Müslümanları tanımaya yönelik
bu çabaları yalnızca kendi cemaatlerini İslam’ın cazibesine karşı
korumak amaçlı değildi. Müslüman halklar arasında yapılacak misyon
faaliyetleri için kullanılacak/kullanılabilecek bilgi birikimini elde
etme amacı da taşımaktaydı. Nitekim, bu amaçla Kettonlu Robert’in
yaptığı gibi Kur’an çeviri çalışmaları yapılmış, erken dönemlerde
İslam’a karşı yazılan Arapça polemik türü eserler Batı dillerine
kazandırılmış ve Cusalı Nicholas, Denys van Leeuwen (Dionysius
Carthusians) ve Pedro de Alfonso gibi yazarlarca İslam’a karşı çeşitli
eserler kaleme alınmıştır.
Ortaçağ’da İslam ülkelerine yönelik sistematik misyon faaliyetleri
Haçlı Seferlerine kadar uzanır. Bu seferler sırasında Francis Assisi
gibi bazı keşişler ve –yukarıda bahsettiğimiz- Piloti gibi seyyahlar,
Müslümanlar arasında Hıristiyanlığın yayılmasına dikkat çekmişlerdir.
Bununla birlikte Müslümanlara yönelik ilk ciddi misyonerlik girişimin,
genellikle, 1299-1306 yıllarında Raymund Lull’un Tunus’a yaptığı
misyon gezisiyle sistematik olarak başladığı düşünülür. Her ne kadar
Raymund Lull bu gezisinde umduğunu bulamamış ve herhangi bir başarı
elde edemeden geri dönmüşse de Hıristiyan misyonerlerin İslam
toplumlarına yönelik faaliyetleri, özellikle Hıristiyan Batının
Müslümanlara karşı gücü eline geçirmeye başladığı dönemlerden itibaren
canlanmaya başlamış, o tarihten günümüze çeşitli şekillerde devam
etmiştir.
İslam ülkelerine yönelik misyonerlik faaliyetleri, özellikle 18.
yüzyıl ve sonrası yoğunlaşmaya başladı. Çeşitli Batı devletlerinin
sömürge hareketlerine paralel olarak, gerek Katolik gerekse Protestan
misyonerlik teşkilatları Ortadoğu Müslüman halklarıyla, Ön Asya ve
Uzakdoğu’nun Hindistan, Endonezya ve Malezya gibi Müslümanların yoğun
yaşadığı çeşitli bölgelerinde Hıristiyanlığın yayılışı için çaba
gösterdiler. Özelikle 19. yüzyılda Hıristiyan olmayan toplumlar
arasında Hıristiyan misyonunun yayılışı amacıyla Kuzey Amerika’da ve
Hıristiyan Avrupa ülkelerinde binlerce merkez oluşturuldu. Örneğin
1893’te yalnızca ABD merkezli Birleşik Presbiteryen Kilisesi’ne bağlı
misyonerlik teşkilatlarının sayısı 861’di. Ayrıca yine bu kilise
etrafında iki büyük misyoner cemiyetleri kurulu teşekkül etmişti.
Amerika merkezli Presbiteryen Kilisesi, 19. yüzyılda Ortadoğu’nun
Müslüman halkları arasında en aktif çalışan misyonerlik teşkilatlarını
yönetmekteydi. Bu kilise bünyesinde faaliyet gösteren misyonerler, 19.
yüzyılın ilk yarısından itibaren Suriye ve Mısır’ın çeşitli önemli
yerleşim birimlerinde misyonerlik merkezleri oluşturdular. Bu
merkezler aracılığıyla, özellikle açtıkları okullar ve diğer eğitim
kurumları sayesinde, kısa zamanda yerli halk arasında büyük bir
saygınlık kazandılar. Bu dönemde, yalnızca Kahire’de 125 misyon
merkezi ve bu merkezin idare ettiği 113 okul ile 117 Pazar-okulu
bulunmaktaydı.16 Amerika merkezli Presbiteryen Kilisesi çevresinde
aktif olan misyoner örgütlerinin dışında İngiltere, İskoçya, İrlanda,
Hollanda ve diğer çeşitli Avrupa ülkeleri merkezli Protestan misyoner
gruplar da İslam ülkelerine yönelik misyonerlik faaliyetlerinde önemli
rol oynadılar. Doğal olarak Katolik misyoner gruplar da boş
durmadılar. Bunlar da başta Osmanlı İmparatorluğu sınırları dahilinde
yer alan çeşitli büyük yerleşim birimleri olmak üzere, Ortadoğu’da ve
Afrika’da Hıristiyan misyonunu yaymaya çalıştılar.
Anadolu’da Misyonerlik Faaliyetleri
Ermenilikten Ortodoksluğa ve Süryaniliğe kadar farklı Hıristiyan
gruplar yüzyıllarca Müslümanlarla birlikte aynı topraklarda
yaşamalarına rağmen, Anadolu Müslümanlarına yönelik sistematik
Hıristiyanlaştırma faaliyetleri 19. yüzyıla kadar fazla görülmedi.
Doğal olarak bunun en önemli nedeni, -yukarıda da ifade ettiğimiz
gibi- bu dönem öncesi Osmanlıların siyasal anlamda henüz gücünü
kaybetmemiş olmasıydı. 19. yüzyıl ve sonrasında da Müslümanlara
yönelik misyonerlik faaliyetleri, yüzyıllarca Müslümanlarla bir arada
yaşayan Ermeniler, Ortodokslar, Süryaniler ve Nasturilerden
kaynaklanmadı. Bugün hâlâ Ortadoğu’da yaşayan bu Hıristiyan grupların
sistematik misyonerlik faaliyetleri içerisinde yer almamaları dikkat
çekicidir. Tabi bu gruplar arasından Protestanlaşmış veya
Katolikleşmiş olanları ayırmak gerekir. Zira Protestan veya Katolik
misyon grupların etkisiyle Protestanlaşan ya da Katolikleşen bu
gruplar, yeni katıldıkları Hıristiyan çevrenin misyon ve misyonerlik
anlayışını da adapte etmişlerdir.
Henüz 17. yüzyılda, Fransa’yla yakınlaşma siyasetine paralel olarak
bazı Cizvit ve Franziskan din adamlarının ve misyonerlerin Osmanlının
çeşitli şehirlerine gelip yerleşmelerine izin verildi. Fakat bu
misyoner gruplar, Müslüman halktan ziyade Osmanlı vatandaşı Hıristiyan
azınlıklarla diğer gayrimüslimleri hedef edindiler.
19. yüzyıl ise Anadolu’da faaliyet göstermeleri açısından misyonerler
için tam bir altın çağ oldu. Osmanlının ekonomik, siyasal ve askeri
yönden zayıflamasına paralel olarak Avrupa devletlerine tanınan
ayrıcalıklar, bu devletler himayesinde çalışan misyoner örgütler için
bulunmaz bir fırsat olmuştur. İngiltere ve sonraları Amerika
himayesinde Anadolu’ya gelip yerleşen misyoner örgütleri, özellikle
Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde açtıkları okulları üs edinerek
Hıristiyanlığı yaymaya çalışmışlardır. Bu dönemde misyonerlerce bazı
illerde açılan okulların sayısını vermek, bu aktivitelerin ulaştığı
boyutu anlamak açısından yeterli olacaktır. Örneğin 1894’te yalnızca
Elazığ’da (Harput ve civarında) Protestanların açtığı okul sayısı
83’tür. 20. yüzyılın başlarında ise, çoğunluğu Amerikan Protestan
gruplara bağlı olmak üzere Protestan ve Katolikler tarafından açılan
okul sayısı 800 civarındadır.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Anadolu’ya yönelik misyonerlik
faaliyetlerinde ciddi bir kesinti yaşandığı görülür. Zira, savaşın
öncesinde ve sonrasında, çeşitli güçlerin tahrik ve kışkırtmalarıyla
isyan eden ya da yabancı istilacı güçlerle işbirliği yapan Hıristiyan
azınlıklarla Müslüman halk arasında ciddi sorunlar yaşandı.
Azınlıklardan kaynaklanan bu ihanet nedeniyle Müslüman halk genelde
Hıristiyanlara karşı mesafeli durmaya başladı. Dolayısıyla
Müslümanlara yönelik faaliyet sürdüren ve teşkilat olarak çeşitli Batı
ülkelerine dayalı olan misyoner örgütleri büyük ölçüde Anadolu’yu terk
etmek durumunda kaldı; bunların işlettiği okulların ise önemli bir
kısmı kapandı. Cumhuriyetin ilan edilişi dolaylarında, misyoner
kurumları çerçevesinde Anadolu’da aktif olan hâlâ çeşitli eğitim
kurumları bulunmaktaydı. Ancak ilerleyen dönemlerde bunların birçoğu
ya kendiliğinden ya da devletin müdahalesiyle kapanmak zorunda kaldı.
Örneğin Bursa’da faal olan Amerikan Kız Koleji, burada eğitim gören
kızlardan üçünün Hıristiyan olduğu haberlerinin yayılması üzerine,
bizzat Atatürk’ün direktifiyle kapatıldı.
İlerleyen yıllarda da Anadolu’daki misyonerlik aktivitelerindeki
duraklama ve gerileme devam etti. Şüphesiz bunda, henüz yeni kurulmuş
olan Cumhuriyetin izlediği genellikle içe dönük politikaların ve
İkinci Dünya Savaşı’nın büyük tesiri olmuştur. Ancak, çok partili
sisteme geçilmesine ve Türkiye’nin izlediği politikanın dışa açılmaya
başlamasına paralel olarak misyonerlik faaliyetlerinin de yeniden
canlanmaya başladığı dikkati çeker.
Günümüz Hıristiyan Kiliseleri ve Misyonerlik
20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Hıristiyan dünyasında Mesih
öğretisi inanlılarından oluşan kilisenin gerçek rolü ve
Hıristiyanların ötekiler arasında üstlenmesi gereken işlev konusunda
bir dizi önemli toplantı yapıldı. Kilisenin yeniden tanımlanması
bağlamında önceki konsillerde alınan kararlar gözden geçirildi ve
misyonerlik-kilise kurumu arasındaki sıkı ilişki vurgulandı. Buna göre
kilise, yalnızca Hıristiyan inancına bağlı olan insanların oluşturduğu
ve Hıristiyan cemaatin inanç ve ritüellerini ifade eden bir kurum
değildir. Zira kilise, Yeni Ahit’te belirtildiği gibi İsa Mesih’in
bedeni olarak aynı zamanda İsa Mesih misyonunun da ifadesidir. Bu
bağlamda kilise kurumuna bağlı her organın ya da kilise ile ilişkili
her kurumun en temel işlevi etrafa İsa Mesih öğretisini ifşa etmek ve
İncillerde bizzat İsa tarafından yapılması istenen, bütün ulusların
İsa Mesih yanlısı yapılmaları misyonunu yürütmektir. Dolayısıyla, bir
TV tartışma programında konuşmacı olarak katılan bir Hıristiyan din
adamının da belirttiği gibi,17 her kilise bir misyonerlik kurumudur.
Kilisenin faaliyet alanı ise bütün ulusları kapsayan tüm yeryüzüdür.
Böylelikle Pavluscu öğretiler etrafında şekillenen Hıristiyan
inancının kiliseye yüklediği tarihsel misyon, yeniden vurgulanmıştır.
1962-1965 yılları arasında gerçekleştirilen 2. Vatikan Konsili,
Katolik Hıristiyanlığın kendisini yeniden ifade etmesi ve Hıristiyan
olmayan insanlara yönelik kilisenin geleneksel tavrını sorgulaması
açısından önemli bir olay olarak tarihe geçti. Bu konsile ilişkin
belgelerde, diğer insanlara İsa Mesih mesajını götürmenin ve bu
çerçevede onlara yönelik misyonerlik faaliyetlerinin önemi tekrar
tekrar vurgulandı. Gerek bu konsilde ısrarla önemi vurgulanan dinler
arası diyalog gerekse geleneksel misyon yöntem ve tekniklerinin
güncellenmesi bağlamında, misyonerliğin daha verimli
yürütülebilmesinin yolları tartışıldı.
1- Diyalog:
2. Vatikan Konsilinde gerek Müslümanlarla gerekse Hıristiyan olmayan
diğer kişilerle ilişkilerin hangi boyutta olması gerektiğine dair
önemli kararlar alındı. Örneğin Müslümanlara yönelik belgede, İslamın
tarih boyu hep olumlu meyveler verdiği ve Müslümanların gerek İsa’ya
gerekse Meryem’e büyük saygı duydukları belirtildikten sonra, her ne
kadar tarihte Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında bir takım olumsuz
hadiseler yaşandıysa da artık her iki dinsel topluluk arasında daha
yapıcı ve olumlu ilişkilerin kurulmasının gerekliliği vurgulandı.
Ayrıca kilisenin çeşitli belgelerinde ve toplantılarında, günümüz
dünyasında yaşanan çeşitli krizler ve insanlığın yüz yüze kaldığı
çeşitli sorunlara karşı dinler arası diyalogun ne kadar önemli
olduğunun altı çizildi. Bununla birlikte yine çeşitli kilise
belgelerinde ve yakın zamanlarda alınan kararlarda, dinler arası
diyalogun diğer inanç bağlılarına Hıristiyan misyonunu ulaştırmanın
önemli bir aracı olduğu belirtildi. Bir başka ifadeyle, buna göre
kilisenin anlayışına göre dinler arası diyalog, misyonerlik
faaliyetleri açısından olmazsa olmaz bir araçtır.
Böylelikle kilise öncülüğünde, gerek Müslümanlarla gerekse diğer inanç
bağlılarıyla (hatta ateistler ve benzeri diğer kişi ve cemiyetlerle)
diyalogu öngören çeşitli toplantılar düzenlendi. İfade ettiğimiz gibi,
toplumlar arası barışın tesisi ve açlık, fakirlik, şiddet, anarşi ve
kaos gibi insanlığın geleceğini tehdit eden sorunlara karşı evrensel
işbirliği gibi görünür amaçların ötesinde kilisenin bu toplantılardaki
temel amacı, ötekilere Hıristiyan misyonunun anlatılması açısından
uygun ortamın oluşturulmasıydı.
Her ne kadar kilise dinler arası diyalogu, misyonerlik faaliyetleri
için bir zemin kabul etse de diyalog süreci, diyalog kurulan
toplumların ve dinsel geleneklerin de uygun şartlar oluştuğunda
kendilerini Hıristiyanlara anlatmaları ve kendi inançlarını Hıristiyan
inançlarına karşı ifade etmeleri ortamını da oluşturmaktadır.
Dolayısıyla diyalog, eşit şartlarda ve yetkin kişiler tarafından
yürütüldüğünde, bu süreç, yalnızca bir tarafın hegemonyacı dayatmaları
şeklinde gerçekleşmeyecek, farklı inançlar ve kültürlerin birbirlerini
tanımaları ve birbirlerine karşı kendilerini ifade etmeleri şeklinde
cereyan edecektir. Bu da diyalogu, yalnızca Hıristiyanlığın
yayılmasının vazgeçilmez bir yolu olarak gören ve diyalog sürecini bu
bağlamda oluşturmaya çalışan kilisenin planını altüst edecektir.
Nitekim kilise, son dönemlerde diyalog ile hedeflediği şeylerin ne
kadar gerçekleşip gerçekleşmediğini sorgulamaktadır. Hatta kimi kilise
yetkilileri, görünürde barış, hoşgörü, uzlaşı vb hususları ön plana
çıkaran diyalogun, kilisenin asli görevi ve önceliği olan misyonerliği
ikinci plana ittiğini, Hıristiyan misyonunun diyalogdan olumsuz
etkilendiğini, dolayısıyla kilisenin diyaloga ilişkin tutumunu yeniden
gözden geçirmesi gerektiğini ifade etmektedirler.
Diyalog bize ve kültürümüze yabancı bir kavram değildir. Zira Kur’an,
diğer inanç bağlılarına diyalog kapısını sürekli açık tutmakta ve
onlara Tevhid inancı temelinde bir arada olmayı teklif etmektedir (Ali
İmran 64). İslam, Müslümanları, hakikatin ifadesi ve kurtuluşun yegane
yolu olarak gördüğü Tevhid ilkesini bütün insanlara iletmekle ya da
kurtuluşun vesilesi olan bu doğru’yu diğer insanlarla da paylaşmakla
görevlendirmekte ve bu çerçevede “hakkı ve sabrı tavsiye etmenin” veya
“iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmanın” zararda olmayan
insanların özellikleri olduğunu vurgulamaktadır. Aynı şekilde tarih
boyu Müslümanlar, farklı inanç bağlısı kimselerle bir arada
yaşamışlardır; çok kültürlülük ve çok inançlılık Müslümanlara yabancı
değildir. En azından Anadolu’da İslam’dan Hıristiyanlık ve Yahudiliğe,
Yezidilikten diğer çeşitli heterodoksal akımlara kadar birçok inanç
sistemi yüzyıllardır aynı coğrafyayı paylaşmışlar ve zaman zaman
çeşitli dış ve iç kışkırtmalar nedeniyle vuku bulan bazı olumsuz
olaylar dışında birbirleriyle barış ve hoşgörü ortamı içerisinde
yaşamışlardır.
Dolayısıyla Hıristiyanlarla ve diğer inanç bağlılarıyla (aynı şekilde
ateistler ve benzeri kimselerle) diyalog kurmak, onlara ve inançlarına
saygı göstermek, onları anlamaya tanımaya çalışmak, İslam’ın da
öngördüğü barış ve huzur ortamının tesis edilmesi için zorunludur.
Hıristiyanlar ya da başkalarıyla eşit şartlarda diyalog toplantılarını
yürütecek yetkin/aydın kişilerin yetiştirilmesi, diyalogu
misyonerliğin bir yolu olarak gören ve düzenledikleri diyalog
toplantılarından bu gayeye yönelik sonuçlar elde etmeye çalışan
kilisenin çabalarını boşa çıkaracaktır.
2- Evangelizm
Diyalog kavramıyla birlikte, misyonerlik faaliyetlerinde ön plana
çıkarılan bir diğer kavram evangelizm ve evangelizasyon oldu.
Hıristiyan mesajının/öğretisinin ya da iyi-haberinin bütün insanlara
iletilmesi anlamına gelmekte olan bu terim, özellikle misyonerlik
teriminin Hıristiyan olmayan kültürler ve bağlıları arasında
oluşturduğu olumsuz imajı değiştirmek amacıyla kullanılmaya başlandı.
Aslında evangelion yani “iyi haber, müjde” terimi İsa Mesih’in hayat
hikayesi ve mesajını konu edinen dinsel metinler içinler
kullanılmaktadır ve Yeni Ahit metinlerinde Pavlus’un yaydığı bir iyi
haberden bir müjdeden bahsedilmektedir. Dolayısıyla evangelizm,
Hıristiyan müjdesinin yayılmasıyla ilgili tarihsel geleneğin yeniden
vurgulanmasını hedeflemektedir.
Evangelizmin muhatabı yalnızca Hıristiyanlık dışı diğer din mensupları
değil, dine karşı ilgisiz kalan Hıristiyan halklar da dahil tüm
insanlar olarak görülür. Dolayısıyla evangelizm, misyonerlikten farklı
olarak hem Hıristiyanlara hem de Hıristiyan olmayanlara yönelik İncil
mesajının sunulması amacına yöneliktir.
Evangelizm kavramı özellikle Protestan misyonerlik faaliyetlerinde
anahtar bir kavram olarak kullanılmaktadır. Bugün birçok evangelik
kilise, kurduğu misyoner teşkilatlarıyla dünyanın dört bir tarafında
Hıristiyanlık propagandasını yürütmektedir.
3- Sosyal Adaletin Temini
Çağdaş misyonerliğin tanımlanması bağlamında kilisenin üzerinde
durduğu önemli bir kavram sosyal adalet kavramıdır. Kilise resmi
belgelerinde, yeryüzünün farklı bölgelerinde insanların karşı karşıya
olduğu eşitliksizliklere ve adaletsiz paylaşımlara dikkat çekilmekte
ve Hıristiyan misyonunun bu insanlara ulaştırılabilmesi için
misyonerlik esnasında bu sorunlara yönelik çabalara da mutlaka yer
verilmesi gerektiği ifade edilmektedir. Bu bağlamda açlık, fakirlik,
işsizlik ve kaos ortamlarına ilgisiz kalınamayacağı vurgulanarak bu
sorunlarla uğraşmanın tanrısal mesajın insanlara iletilmesiyle
yakından irtibatlı olduğu belirtilmektedir. Özellikle İsa Mesih’in
fakirlere ve açlara yönelik yaklaşımını ele alan kutsal metinlerden
hareketle, bu insanların sorunlarıyla ilgilenmenin, kilisenin temel
görevleri arasında olduğu ifade edilir. Böylelikle kilise,
misyonerlerin dünyanın fakirlik, yoksulluk, açlık vb felaketlerle
cebelleşen bölgelerinin halklarına gidip, onların sorunlarıyla
yüzleşmelerinin, bu sorunlara karşı çözümler üretmelerinin, bu
insanların İsa Mesih’in mesajını almaları açısından son derece önemli
olduğunu düşünmektedir.
Örneğin, uzun süre çeşitli Müslüman toplumlar arasında Hıristiyanlığı
yayma faaliyetlerinde bulunan Fransizkan misyonerlerin, misyonerliğe
hazırlık bağlamında, aralarında misyonerlik yapacakları halkları
tanıma ve yürütecekleri faaliyet öncesi halkın sempatisini kazanma
amacına yönelik uyguladıkları metotlarıyla ilgili olarak diğer
Hıristiyan misyonerlere yaptıkları şu öneriler oldukça ilginçtir:
... bütün Hıristiyan misyonerler, bir yere, bir kültüre veya belirli
bir halk arasına gitmeli; orada onların yaşam tarzlarını öğrenmeli,
onları dinlemeli/gözlemeli, bir Hıristiyan olarak onların arasında
yaşamalı, insanların ihtiyaçlarını öğrenmeli ve buna yardımda
bulunmalı, İncil vaazı (daveti) için uygun bir zamanı beklemeli.18
4- İncil Mesajının Farklı Kültürel Yapılara Adaptasyonu
Günümüz kilisesinin, yine misyonerliğe ilişkin geleneksel Hıristiyan
yaklaşımından hareketle, önemle üzerinde durduğu bir konu, farklı
dinsel ve kültürel yapıya sahip topluluklara/halklara Hıristiyan
mesajı götürülürken, o toplumların aşina oldukları dinsel ve kültürel
yapıya uygun tarzda Hıristiyan mesajının yorumlanması, biçimlenmesi ve
o toplumlara bu şekilde sunulmasıdır. Katolik misyonerlik çevrelerinin
“inkültürasyon”, Protestanların ise “contextualization” kavramlarıyla
ifade ettikleri bu metot, Hıristiyan inancına ve değerlerine karşı
tarihten ve kendi kültürel değerlerinden kaynaklanan bir bakış
açısıyla olumsuz tutumlara sahip olan toplumların, Hıristiyanlığa
karşı bu olumsuz yaklaşımlarını gidermeyi ve onların kendi kavram ve
değerleriyle Hıristiyanlığı tanımalarını sağlamayı amaçlamaktadır.
Özellikle İslam ülkelerine ve yurdumuza yönelik misyonerlik
faaliyetlerinde yoğun şekilde kullanılan bu metodoloji, kaynağını yine
Hıristiyanlığın kutsal kitabından almaktadır.
Yuhanna İnciline göre İsa Mesih, talebelerine, “size esenlik olsun;
Baba beni gönderdiği gibi ben de sizi gönderiyorum” demiş ve bunu
söyledikten sonra onların üzerlerine üfleyerek “Kutsal Ruh’u alın,
kimin günahlarını bağışlarsanız, bağışlanmış olur; kimin günahlarını
bağışlamazsanız bağışlanmamış kalır” demiştir (Yuhanna 20:21-23).
Hıristiyan inancına göre tanrısal oğul İsa Mesih, insanlara iyi mesajı
iletmek ve onları kurtuluşa sevk etmek için yeryüzünde bir insan
şeklinde bedenleşmiş ve bir Musa hukukuna bağlı bir Yahudi gibi
yaşamış, sonunda günahkar ilan edilerek çarmıha gerilmiştir.
İnsanlığın aydınlanması ve kurtuluşa iletilmesi için bizzat İsa’nın
şahsında gerçekleşen bu metot, yani mesajın iletilebilmesi için
muhatap alınan insanların kültürel değerlerine ve yaşam biçimlerine
adaptasyon, bütün Hıristiyan misyonerler için de geçerlidir. Zira
yukarıda alıntıladığımız ifadesinde bizzat İsa’nın kendisi bunu
söylemektedir. Bundan başka Hıristiyanlar, yukarıda da hakkında kısaca
bilgi verdiğimiz ilk Hıristiyan misyoner Pavlus’un da yaşamında bunu
uyguladığını, misyonerlik görevi esnasında oldukça esnek bir tutum
izlediğini, gerektiğinde Yahudiye Yahudi ve Yahudi olmayana Yahudi
değil gibi davrandığını düşünürler. Bütün bunlardan hareketle
Hıristiyan misyonerler, birazdan maddeler halinde sıralayacağımız
gibi, misyonerlik faaliyetlerinde İncil mesajının farklı kültürel
yapılara adaptasyonuna oldukça önem verirler.
Misyonerlerin Üçüncü Dünyaya Yönelik Faaliyetlerine
Hazırlık Aşaması Olarak Uyguladıkları Genel Yöntemler
1- Misyon faaliyetleri için uygun, elverişli hedef kitleler/toplumlar
belirlemek. Misyonerlik aktivitelerine başlamadan önce dikkatle
üzerinde durulması gereken en önemli konu budur: Aktivitelere konu
olacak hedef insanların tespit edilmesi. Peki, misyonerlik
faaliyetlerinde önceliğe sahip olan hedef kitleler kimlerdir?
• Ekonomik ve/veya sosyal ve siyasal sıkıntı çeken yöre halkları;
fakir ülkeler
• Mülteciler ve sürgünler
• Etnik ya da kültürel açıdan azınlık statüsünde görülenler ya da
kendilerini böyle görenler ve tanımlayanlar. Bu gruplar arasında da
özellikle
o Kendisini etnik açıdan azınlık görenler. Örneğin ülkemizde kendisini
Kürt, Çerkez, Gürcü, Laz vb etnik kimliklerle tanımlayanlar; Afrika
ülkelerinde çoğunluğun arasında kendisini farklı kabile kimlikleriyle
tanımlamayı ön plana çıkaranlar gibi.
o Çeşitli mezhepler (özellikle heterodoksal akımlar) ve azınlık
statüsündeki dinsel akım bağlıları. Örneğin Ortadoğu ülkelerinde
yaşayan Nusayriler, Yezidiler, Dürziler, Aleviler, Babiler, Bahailer,
Kadiyaniler, Sabiiler vb akımlar.
• Tarihsel olarak Hıristiyan bir geçmişe/kökene sahip olanlar
• Savaş, iç çatışma ve kaos ortamında olan yöre halkları
Burada üzerinde durulması gereken önemli bir husus şudur: Neden
misyonerler, Hıristiyan Batı ülkelerinde hızla yoğunlaşan din
dışılıkları ve Hıristiyan inancına ilgisiz kalan Batı halklarını değil
de yukarıda sıraladığımız üçüncü dünya halklarını ve bu arada Müslüman
halkları kendilerine öncelikli hedef seçmektedirler? Esasen burada,
günümüzde Hıristiyanlığın gerçekten Batının dini olup olmadığı da
sorgulanmalıdır. Her ne kadar genelde halkının çoğunluğu Hıristiyan
görünse de bugün Batı insanının birçoğunun Hıristiyanlıkla ilişkisi
pamuk ipliğiyle bağlıdır. Günümüzde muhafazakarlığıyla ünlü
İngiltere’de bile kiliseye bağlı olan Hıristiyanların oranı yüzde onun
altındadır. Bu oran diğer Avrupa ülkeleriyle ABD’de de çok fazla
değişmemektedir. Yine 1990’lı yılların başında Noel öncesi bir dönemde
kilisenin ibadet günü olarak kabul ettiği Pazar günleri alışveriş
merkezlerinin açık olup olmaması konusunda İngiltere’de yapılan bir
kamuoyu yoklamasında, işyerlerinin açılmasına dini yönden karşı çıkan
kiliseyi destekleyenlerin oranı da yine yüzde on civarında kalmıştır.
Buna karşılık Hıristiyanlığın en fazla rağbet gördüğü ya da kiliseye
bağlılık oranlarının oldukça yüksek olduğu yerlerin/halkların ise
üçüncü dünya ülkeleri arasında yer alan Orta ve Latin Amerika
ülkeleri, Afrika’nın Hıristiyan bölgeleri ve nispeten Hıristiyanlığı
yeni kabullenmiş/kabullenmekte olan Güney Kore ve diğer bazı uzak doğu
ve ön Asya halkları olduğu dikkati çekmektedir. Üçüncü dünya
Hıristiyan halklarıyla yeni Hıristiyanlaştırılan bölgelerde
bağlılarıyla nispeten sıkı ilişki içinde olan kilise ve Hıristiyan
inancı, Hıristiyanlığın vatanı gibi görülen Batı’da gittikçe
yalnızlaşmakta, Batı insanının Hıristiyan öğretilere ve yaşam tarzına
fazla rağbet etmediği görülmektedir. Belki de bu nedenle günümüzde din
değiştirmenin en yoğun yaşandığı yerler Batı ülkeleridir. Yine bu
nedenle olsa gerek, İslam (ve ikinci sırada Budizm) Batı toplumları
arasında hızla yayılmaktadır. Batının Hıristiyanlıkla ilişkisine
dayalı bu durum göz önüne alındığında, neden misyonerlerin, Hıristiyan
kültürüyle iç içe yaşayan ama Hıristiyanlığa ilgisiz kalan
Batılılardan çok üçüncü dünya ülkelerini ve Müslüman toplumları
Hıristiyanlaştırmayı hedefledikleri daha iyi anlaşılabilir.
2- Misyonerlerin, faaliyetlerine hazırlık aşaması olarak uyguladıkları
ikinci yöntem, hedef seçilen topluma yerleşmedir. Topluma yerleşmede
dikkat edilecek en önemli husus, doğal olarak o toplumun (halkın,
devletin veya devlete bağlı kolluk kuvvetlerinin) dikkatini çekmemek,
bir başka ifadeyle Hıristiyan misyoner olarak deşifre olmamaktır.
Bunun için Hıristiyan misyonerler üçüncü dünya ülkeleriyle İslam
toplumlarında genellikle kendilerini gizleyecek ve faaliyetlerine örtü
olacak ikinci, hatta üçüncü bir meslek edinirler. O ülkelere bu
mesleklerle ilişkili paravan kurum ve kuruluşlar aracılığıyla giderler
ya da gönderilirler. Misyonerlerin aktif olarak çalıştıkları kurum ve
kuruluşlar ise şunlardır:
• Çeşitli ulusal ya da uluslar arası yardım kuruluşları. Özellikle
fakir ve yoksul ülkelere yönelik gıda yardımını üstlenen teşkilatlarda
misyonerler yoğun faaliyet göstermektedirler. Bu çerçevede, örneğin,
ülkemizde yakın geçmişte vuku bulan deprem felaketinde ABD, Avrupa
ülkeleri ve Güney Kore merkezli misyonerlik teşkilatlarının
örgütlediği kuruluşlar, gıda, ilaç vb yardımlar iletmek bahanesiyle
deprem yöresine gelmişler; buralarda eğitim ve gençlik kampları
kurmuşlar ve böylelikle misyonerlik faaliyetlerine uygun zemin
oluşturmaya çalışmışlardır.
• Sosyal hizmet teşkilatları. Bugün ABD ve Avrupa ülkeleri merkezli
yüzlerce sosyal hizmet teşkilatı, çeşitli misyoner kuruluşları olarak
çalışmaktadırlar.
• Eğitim kurumları, yabancı okullar, yabancılarla ilişkili eğitim
kurumları ve kurslar. 19. yüzyıldan itibaren misyonerlerin yoğun
faaliyette bulundukları alan eğitim alanı olmuştur. Üçüncü dünya
ülkelerinde açılan binlerce, on binlerce eğitim kurumu çatısı altında
Hıristiyanlık propagandası yürütülmüştür/yürütülmektedir. Şüphesiz bu
okulların tamamına yakını Hıristiyan din eğitimi dışında bir amaçla
açılan okullardır. Fakat bu okullarda idareci, eğitmen, danışman vb
sıfatlarla görevlendirilen Hıristiyan misyonerler, farklı maskeler
altında gerçek görevleri olan misyonerliği ifa etmeye çalışmışlardır.
• Dil merkezleri. Misyonerlerin özellikle 20. yüzyılın ikinci
yarısından itibaren rağbet ettikleri bir alan da dil merkezleri
olmuştur. Bunda İngilizce’nin adeta bir dünya dili haline gelmesinin
büyük rolü vardır. Bugün, bütün İslam ülkelerinde gerek yerli
girişimcilerin çabalarıyla gerekse uluslar arası dil okullarının
şubeleri olarak açılan dil merkezlerinde öğretmen olarak çalışanların
azımsanamayacak miktarı, aynı zamanda misyonerlik faaliyetlerinde
bulunmaktadırlar. Misyonerlik teşkilatlarının kurduğu ve örgütlediği,
merkezi genellikle ABD ya da Avrupa’da bulunan, uluslar arası öğretmen
yetiştirme, yerleştirme ve meslek edindirme kuruluşları, üçüncü dünya
ve İslam ülkelerinde bulunan bu dil okullarının öğretmen ihtiyacını,
en hızlı ve ucuz şekilde karşılamakla görevlidir.
• Turizm büro ve acentaları
• Yabancı elçilikler, konsolosluklar
• Yurtdışından idare edilen ya da din adamlarının yurtdışından
atandığı kiliseler ve manastırlar.
• Son olarak çeşitli paravan ya da reel ticari, iktisadi kuruluşlar.
Bu konuda verilecek şu örnek, konunun anlaşılmasına yardımcı
olacaktır. 20. yüzyılın son çeyreğinde Malezya’da Hıristiyanlığın
yayılması faaliyetleri için ülkeye gönderilen profesyonel misyonerler
Mike ve Cindy Bowen çifti, anılarında bu ülkeye doğrudan misyoner
olarak girişlerinin mümkün olmadığı için, bir Müslümanın sahip olduğu
fakat yönetim kurulunda Hıristiyanların da bulunduğu bir peyzaj
şirketi aracılığıyla ülkeye girdiklerini anlatır. Bu konuda şu sözler
çok anlamlıdır: “Bizi kiralayan şirketin sahibi Müslümanlardı; fakat
yönetim kurulunda bazı Hıristiyanlar da vardı, onlar bizim bu işe
girmemize yardımcı oldular. Müslümanların sahip olduğu bir şirketin,
Malezya’da İncil mesajını yaymamız yolunu bize açması gerçekten komik
bir şey. Ama, kötüyü de sevmelisin!”19
3- Topluma dil, kültür ve sosyal ve geleneksel yaşam açısından
adaptasyon.
4- Toplumu tanıma, toplumsal değerlerin (sosyo-kültürel yönden) güçlü
ve güçsüz yönlerini etüt etme, toplumsal çatışma ve birleşme
noktalarını kavrama.
5- Son olarak yerleşilen toplumun inanç yapısını, dinsel değerlerini
ve dinsel kaynaklarını inceleme ve misyonerlik faaliyetleri açısından
bunları değerlendirme.
İslam Ülkelerine ve Yurdumuza Yönelik Misyonerlik Faaliyetlerinde
Kullanılan Yöntemler
Pavluscu misyon anlayışının “takiyye” ve “gerektiğinde olmadığı gibi
gözükmek” ilkesini temel alan günümüz misyonerlerinin, İslam
toplumlarında misyon faaliyetlerini yürütürken dikkat etmeleri gereken
hususlara ilişkin sayısız çalışma (kitap, makale, tez, web sayfası vb)
yayınlanmıştır. Çeşitli misyon merkezleri, misyonerlik eğitimi veren
kurumlar ya da eğitimli misyonerler ve akademisyenlerce kaleme alınan
bu çalışmalarda, Müslümanlara Hıristiyan mesajının nasıl
iletileceğinin, onları ürkütmeden nasıl yaklaşılabileceğinin yolları
öğretilmektedir. Örneğin ABD merkezli bir misyonerlik kuruluşu olan
International School of Theology’nin web sitesinde, kendisinin de bir
İslam ülkesinde misyoner olarak çalıştığı vurgulanan Charles D. Egal,
“Ministering to Muslims” başlıklı yazısında Müslümanlar arasında
kullanılacak metot ve yöntemlerle ilgili olarak kısaca şu hususlara
değinir:
- Müslümanlarla irtibatta toplumun din dilini kullanmak.
- Dua ve vaazlarda Kur’an’dan ve İslam kültüründen, Hıristiyan
teolojisiyle uyum içinde olan ya da teolojik açıdan sorun olmayan
pasajları, ifadeleri ve örnekleri kullanmak. Egal, örneğin Fatiha
suresinin bunun için çok uygun olduğu belirtir. Ancak zaman zaman da
şu uyarıyı yapar: Kur’an’dan bazı kısımları kullanırken kesinlikle
muhataba Kur’an’ın bir vahiy olduğu ya da olabileceği izlenimi
verilmemelidir.
- Müslümanları iyi anlamak ve onlarla giyim kuşam, yaşam, adetler, dil
vb konularda özdeşleşmek. Örneğin Müslümanların uygulaması olan Cuma
ibadetine paralel olan Cuma vaazları düzenlenebilir, ev kiliselerinin
liderleri (rahip veya pastörleri) imam şeklinde sunulabilir/techiz
edilebilir, ev kiliselerine girerken ayakkabılar çıkarılabilir, aynı
şekilde Müslümanların uyguladıkları doğum ve ölüm törenleri, bayramlar
vb adetler Hıristiyan teolojisi bağlamında gözden geçirilerek bunlara
riayet edilebilir ve son bir örnek olarak Müslümanların çok önem
verdikleri abdest, bir günah itirafı ve Tanrıya yakarışın yeni yolu
olarak kabul edilebilir.
- Müslüman halkın tepkisini çekecek/çekebilecek tavır ve davranışları
gizlemek ya da ertelemek. Örneğin Egal, Müslümanların tepkisini çeken
kiliseler yerine cemaat evleri (ev kiliseleri) oluşturulabileceğini,
yine tepki çeken vaftiz törenlerinin ertelenebileceğini ya da dikkati
çekmeyecek şekilde yapılabileceğini belirtir.
- Misyonda mümkün olduğunca yerli halktan kişileri kullanmak.
Egal, bu önerilerinin (ya da bizzat kendisinin misyon faaliyetlerinde
tatbik ettiği bu metotların) haklılığının gerekçesini ise, bu şekilde
Hıristiyanlığa ilgi duyup İslam’dan Hıristiyanlığa giren bir kişinin,
hâlâ İslam kültürüyle ilişkisini sürdüreceği ve kendi toplumunda
Hıristiyan misyonunun temsil edilip yayılmasında daha aktif olarak
görev yapabileceği şeklinde açıklamaktadır. “Böylelikle dine girmiş
olan bir kişi kendi toplumuyla kalacak ve İncili daha iyi yayma imkanı
bulabilecektir. Ayrıca bu metot, Hıristiyan olmanın Batılı olma demek
olduğu şeklindeki yanlış anlamayı da ortadan kaldıracaktır.”20
Karadeniz Bölgesinde Yoğunlaşan Faaliyetler
1- Misyonerlik
Anadolu’da faaliyet gösteren misyonerlik teşkilatları öteden beri
özellikle Anadolu’nun Batı ve iç kesimlerini, bu yörelerdeki ulaşım ve
iletişim imkanlarının daha elverişli olması, yabancı elçiliklerle
konsolosluk hizmetlerinin buralarda yoğunlaşması ve bu bölgelerde
yaşayan halkın Anadolu’nun diğer bölgelerine nazaran daha kozmopolit
bir yapıda ve yabancı kültürel değerlere daha açık olması gibi
nedenlerle, kendilerine hedef seçmişler; çalışmalarını buralarda
yoğunlaştırmışlardı. Karadeniz (özellikle Doğu Karadeniz), Doğu
Anadolu ve Kapadokya yöresi olarak da adlandırılan Niğde, Nevşehir ve
Kayseri yöreleri ise, 20. yüzyılın son çeyreğine kadar misyonerlerin
fazla rağbet etmedikleri bölgeler olarak kaldı. Son yıllarda misyoner
teşkilatları, kendileri açısından el değmemiş bakir yöreler olarak
görülen bu bölgelerde faaliyetlerini artırmaya başladılar.
Doğu Karadeniz bölgesinde öteden beri aktif olan Katolik kiliseler
bulunmaktadır. Bunlardan Samsun’daki kilise Mater Delarosa, 19. yy’ın
ikinci yarısından itibaren bölgede faaliyettedir. Geçmişte bir ara
kapalı kalmış, ancak sonradan yeniden açılmıştır. Günümüzde Fransa
Strazburg başpiskoposluğunun dinsel denetimi altında faaliyet gösteren
bu kilise, Samsun merkezli Katolik misyon faaliyetlerinin odağı
konumundadır. Kilisenin yerli cemaati yok gibidir. Aslında Katolik
inancı, tarihsel olarak da Anadolu’ya yabancı bir akımdır; dolayısıyla
bu kilise Samsun’un bir liman ve ticaret şehri olması ve şehre
dışarıdan gelen/gelebilecek Katolik Hıristiyanlara hizmet etme
amacıyla kurulmuştur. Ancak kilise son yıllarda yerli halka yönelik
faaliyetlerini artırmıştır. Kilisenin şimdiki papazı Pierre
Brunissen’in sık sık, misyonerlik faaliyetlerinde bulunmadıkları,
ancak kiliseye gelip kendilerinden Hıristiyanlıkla ilgili bilgi talep
edenlere Hıristiyanlığı anlattıkları yolunda açıklamalarına rağmen,21
yöre halkının, kilisenin yoğun Hıristiyanlık propagandası yaptığı,
gençleri iş ve eğitim vaadiyle kiliseye gelmeye teşvik ettiği
konusunda şikayetleri vardır. Hatta bu nedenle kilise aleyhine açılan
çeşitli davalar da söz konusudur. Bugün, Samsun’da çoğunluğu
gençlerden oluşan 30 civarında kişinin (bunlardan bir kısmı Anadolu
Liseleri ile çeşitli özel kolejlerde öğrencidir) kiliseyle irtibatı
vardır. Bu kişilerin büyük çoğunluğu yalnızca sempatizan konumundadır.
Kilise papazı, kilisede ve kilise dışında Latince, ve diğer Batı
dilleri dersleri de vermektedir. Bu faaliyetleri dışında kilise
papazı, gayrimüslimlerle ilgili çeşitli tarihsel olayların takibini
yapıyor olarak da görünmektedir. Örneğin, çok öncelerde mevcut olan
ancak sonradan şehir planlaması esnasında yıkılan Hıristiyan
mezarlığının yeniden tahsis edilmesi konusunda girişimlerde bulunmuş
ve bildiğimiz kadarıyla bunun sonucu olarak Kıranköy mezarlığında bir
yerin Hıristiyan Mezarlığı olarak tahsis edilmesini sağlamıştır.
Periodik olarak zaman zaman başta Fransa olmak üzere çeşitli
ülkelerden Katolik din adamları ve kilise yetkilileri, Samsun’a
gelmektedirler. Bu ziyaretlerin amacı dışarıya basitçe kilise ve
Fransız papazın ziyareti olarak yansıtılmaktadır. Ancak kişisel olarak
yaptığımız inceleme ve görüşmelerde bu ziyaretlerin aynı zamanda
Samsun ve civarındaki (Trabzon’daki) Katolik aktivitelerin yerinde
denetlenmesi kiliselerin ve papazların sorunlarıyla kiliselerle yöre
halkı arasındaki irtibatın incelenmesi amacına yönelik olduğu
anlaşılmaktadır.
Doğu Karadeniz’de Trabzon’da aktif olan Katolik kilisesi bünyesinde de
benzer faaliyetler yürütülmektedir.
Yörede Katolik misyonerlik faaliyetleri dışında, çeşitli Protestan
teşkilatlarına bağlı yoğun misyonerlik faaliyetleri yürütülmektedir.
Bu faaliyetler özellikle Samsun ve Trabzon’daki üniversitelerle Doğu
Karadeniz sahili boyunca yer alan merkezlerdeki Anadolu liseleri ile
özel kolejlerde yoğunlaştırılmaya çalışılmaktadır. Protestan misyoner
faaliyetlerinde özellikle iki grup dikkati çekmektedir. Bunlardan ilki
Kurtuluş Kilisesidir. Türkiye’de Ankara merkezli bu kilise
çerçevesinde Kore ve Çin asıllı olan çeşitli ABD vatandaşları, dil
okulları ve kurslarda İngilizce öğretmeni, meslek edindirme ve uluslar
arası eğitim faaliyetleri merkezi vb paravan kuruluşların yöre
temsilcisi veya benzeri yollarla Samsun ve diğer şehirlere
yerleşmekte; buralarda yaptıkları hazırlık çalışmalarını tamamladıktan
ve belirli bir sempatizan ve çekirdek cemaat edindikten sonra
yerlerine başkalarını bırakarak yöreyi terk etmektedirler. Bu yabancı
misyonerlerin yöreyi terk etmelerinde, misyoner olarak deşifre
olmalarının/edilmelerinin ve emniyet güçlerince faaliyetlerinin
izlendiğini düşünmelerinin de büyük etkisi vardır. Bir başka Protestan
misyoner hareket, İstanbul merkezli Presbiteryen Kilisesidir. Bu
kilise de özellikle Trabzon ve Rize civarında aktiviteleri artırmış
durumdadır. Ayrıca Almanya merkezli Protestan Havariler Kilisesi gibi
kiliseler de kendilerine taraftar bulmak amacıyla yoğun bir faaliyet
içindedirler. Bu kiliseler özellikle Almanya’daki Türk işçi aileleri
arasından edindikleri taraftarlarını misyoner olarak kullanmak
suretiyle yörede cemaatler kurmaya çalışmaktadırlar.
Doğu Karadeniz yöresinde faaliyet gösteren protestan misyoner
teşkilatları ev cemaatleri metoduyla çalışmaktadırlar. Ev kiliseleri
olarak da adlandırılan dairelerde ya da evlerde haftada bir toplanmak,
dua etmek, yapılan ve yapılacak faaliyetleri görüşmek ve misyon
faaliyetinde bulunulacak sempatizanları belirlemek konusunda çeşitli
görüşmeler yapılmaktadır. Bugün OMÜ personeli ve öğrencilerinden
(özellikle Tıp Fakültesinde) oluşan Protestan Hıristiyanlar ve
sempatizanları bünyesinde toplayan çeşitli ev kiliselerinin bulunduğu
bilinmektedir.
Bu gruplardan başka başta Samsun olmak üzere Doğu Karadeniz sahil
şeridindeki yerleşim birimlerinde, Yahova Şahitleri ve Bahailik gibi
akımların misyonerlik faaliyetlerine de rastlanmaktadır. Bu
faaliyetler, özellikle bu gruplara bağlı olan ve yöredeki
üniversitelere öğrenci olarak dışarıdan gelen öğrenciler tarafından
yürütülmektedir.
Diğer bölgelerde olduğu gibi, Karadeniz bölgesinde de misyonerlik
faaliyetleri yörede yerleşik olan veya memur ya da öğrenci olarak
bulunan Alevi vatandaşlar ile kendilerini Kürt, Çerkez, Gürcü, Laz vb
kimliklerle tanımlayanlar üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bundan başka,
dini ve milli hassasiyetleri zayıf, sosyal ve ekonomik sıkıntı
yaşayanlar da yörede faaliyet gösteren misyonerlerin potansiyel hedefi
konumundadır. En azından, kişisel olarak tanıdığımız Hıristiyanların
ve sempatizanlarının büyük kısmının böyle olması bunu
desteklemektedir.
2- Pontusçuluk
Anadolu’nun Batı bölgeleri gibi Doğu Karadeniz bölgesi de 19. yy
sonlarından itibaren, Anadolu’da ayrılıkçı hareketleri örgütlemek,
azınlıkları devlete karşı kışkırtmak ve başta Yunanistan olmak üzere
çeşitli Batı ülkelerinin Anadolu’ya yönelik tarihi emellerini
gerçekleştirmek amacıyla oluşturulan birçok yıkıcı/bölücü örgütün üssü
haline geldi. Başta Merzifon ve Havza yöresi olmak üzere kurulan
birçok Pontusçu dernek ve örgüt, 20. yy başlarında, yöredeki
azınlıkları devlete ve Müslüman halka karşı kışkırtmak ve tedhiş
hareketlerine yöneltmek görevini üstlendi. Ayrıca bu örgütlerin
üstlendikleri bir diğer önemli görev ise, yörede, Müslüman halkın
aslen Türk ve Müslüman olmadıkları, asıllarının Rum veya –Rize ve
Artvin yöresinde yaşayanlar için- Ermeni olduğu ve zorla
Müslümanlaştırıldıkları propagandasını yürütmekti.
İstiklal Savaşı ve ardından Cumhuriyetin kuruluşu sonrası genel
misyonerlik faaliyetleri gibi yöredeki Pontusçu faaliyetlerde de bir
duraklama yaşandı. Ancak son yıllarda, yine misyonerlik
faaliyetlerinde olduğu gibi Pontusçu faaliyetlerde de yeniden bir
canlanma görülmektedir.
Yöredeki Pontusçu faaliyetlerin organize edildiği merkez başta
Yunanistan olmak üzere çeşitli dış ülkelerdir. Giresun Jandarma Bölge
Komutanı Tuğgeneral Baki Onurlubaş’ın basına yansıyan demecinde de
vurgulandığı gibi,22 Trabzon ve ilçelerini merkez seçen bu hareket
Yunanistan’daki çeşitli dernekler tarafından desteklenmektedir. Eğitim
ve iş vaadiyle yöredeki fakir gençler toplanıp Yunanistan’a
götürülmekte ve turizm adı altında yapılan gezilerde yöre halkına
Pontusçuluk propagandası yapılmaktadır. Örneğin Tonyalı
öğrencilerimizle yaptığımız kişisel görüşmelerde de son yıllarda
Yunanistan’dan gelen grupların sistematik olarak Tonya ve köylerini
dolaştıklarını, kendilerinin aslen burada yaşayan halkın akrabaları
olduklarını, Hıristiyan ve Rum olduklarından dolayı zorla Yunanistan’a
sürüldüklerini söylediklerini anlamaktayız. Bu şekilde yapılan
propagandalarla, yöre halkının Rum ve Yunan sempatizanı yapılmaya
çalışıldığı, buradaki halka asıllarının Rum olduğu ve zorla
Müslümanlaştırıldıkları kanaatinin benimsetilmeye çalışıldığı
ortadadır.
Yöredeki Pontusçu faaliyetlerle misyonerlik aktiviteleri arasında da
sıkı bir bağ bulunmaktadır. Zira her iki hareketin de birleştiği geri
plan siyasal Hıristiyanlık anlayışıdır. Kökü ABD, Almanya, Fransa ve
İngiltere’deki Katolik ve Protestan misyonerlik teşkilatlarıyla kökü
Yunanistan’da olan ve Rum Ortodoks Hıristiyanlığı merkezinde yörede
Rum milliyetçiliğini ve Yunan sempatizanlığını yaymaya çalışan
Pontusçu teşkilatlar Hıristiyanlık ekseninde birleşmektedirler.
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, misyonerlik teşkilatları öteden beri
Hıristiyanlığın siyasallaşmasına paralel olarak, Hıristiyanlığı resmi
din anlayışı olarak benimseyen ve kendi anladığı Hıristiyanlık
öğretisini, kendi siyasal ve kültürel egemenliğini yaymak ve
etki/otorite alanını genişletmek amacıyla faaliyette bulunan
imparatorlukların ve ulusların emrinde olmuştur. Dolayısıyla yöreye
yönelik Yunan milli politikası olan Pontusçuluk idealini
gerçekleştirmekte de Hıristiyan değer ve öğretileri misyonerler
tarafından kullanılmakta, bu idealin gerçekleştirilmesinde yöre
halkının Rum Hıristiyan kimliğine en azından sempatizan hale
getirilmesine çalışılmaktadır.
Misyonerlik Faaliyetlerine Karşı Alınacak Önlemler
Misyonerlerin ve misyonerlik faaliyetlerinin yıkıcı ve bölücü
etkilerine karşı kısa, orta ve uzun vadede alınması gereken önlemler
şöyle sıralanabilir:
1. Öncelikle misyonerliğin geleneksel anlamda yüzeysel
değerlendirilmesinden vazgeçilerek daha gerçekçi ve ayağı yere basar
tanım ve değerlendirmeler yapılmalıdır. Misyonerlikle ilgili yukarıda
yapmaya çalıştığımız analitik çalışma bu yöndedir. Misyonerlikle
ilgili yapılacak çalışmalarda ve misyonerlere karşı alınacak
tedbirlerde, bizimle yüzyıllardır bir arada yaşamış ve hâlâ yaşamakta
olan Hıristiyan vatandaşlarımızın inançlarını yaşama ve ifade etme
hakları da gözetilmeli, onları küstürecek, soğutacak ya da kendilerini
baskı altındaymış gibi gösterecek ortamların oluşumundan
sakınılmalıdır. Bir diğer ifadeyle testiyi taşıyanla testiyi kıranlar
aynı kefeye konulmamalıdır. Misyonerliğin doğru tanımı ve tahlilinde
dikkat edilmesi gereken en önemli husus, bunun sıradan (ve masum) din
ve inanç özgürlüğünden farklı bir yapıda olması, bir başka ifadeyle
salt inanç ve ifade özgürlüğü sınırlarının dışında emeller
taşımasıdır. Zira misyonerlik, gerek kökeni Pavlus’a kadar uzanan ve
muhatapların Hıristiyanlaştırılması için her yolu kullanmayı caiz
gören -dolayısıyla da açık, dürüst ve şeffaf olmayan- metoduyla,
gerekse – daha da önemlisi- Hıristiyan geleneğini resmi öğreti olarak
benimsemiş siyasal iktidarlarının egemenlik alanlarının
genişletilmesinde ve buna bağlı olarak kültür emperyalizminin
yaygınlaştırılmasında aracı olan yapısıyla, masum din ve inanç
özgürlüğü isteminin dışına çıkmaktadır.
2. Misyonerler ve misyonerlikle mücadelede tek başına polisiye
tedbirlerin sorunu çözemeyeceği görülmelidir.
3. Halka, özellikle de çocuklarla gençlere milli ve manevi
değerlerimizin öğretilmesi konusundaki eksiklikler giderilmelidir. Her
kötülüğün temelinin cehalet ve bilgisizlik/aymazlık olduğu hatırda
tutulmalıdır. İslam’ı terör, anarşi, savaş, gericilik ve yobazlıkla
özdeşleştiren yaklaşımlara karşı çıkılmalı; kelime anlamı itibarıyla
adı “barış ve esenlik” olan bir din, bu özelliğiyle genç zihinlere
kazınmalıdır. Kim hangi şekilde ve ne amaçla yaparsa yapsın, İslam’ın
terör ve anarşiyi lanetlediği konusu işlenmelidir. Aynı şekilde
İslam’ın cahillikle, yobazlıkla, gericilik ve irticayla mücadele eden
bir din olduğu, Kur’an ayetlerinde azımsanmayacak kadar çok yerde
insanların düşünmeye, aklını kullanmaya, tefekkür etmeye ve
sorgulayıcı beyinlere sahip olmaya yönlendirildikleri vurgulanmalıdır.
4. Örgün ve yaygın din eğitimi üzerinde hassasiyetle durulmalıdır.
Eksik ya da yanlış bir din eğitimi almış ya da hiç almamış kimselerin
ve dini değerlere mesafeli duranların, misyonerlerin öncelikli
hedefleri arasında oldukları unutulmamalıdır. Her seviyedeki örgün din
ve ahlak eğitimi mutlaka bu konuda yeterli formasyon sahibi olan uzman
kişilerce verilmelidir. Bu konudaki eksiklikler süratle giderilmeli,
mevcut öğretmenlerin bilgi ve becerileri hizmet içi kurslarla sürekli
takviye edilmelidir. Bugün ilköğretim okullarının 4. ve 5.
sınıflarında din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri hâlâ bu ders
konusunda özel formasyonu olmayan sınıf öğretmenlerince
okutulmaktadır. Yeterli formasyonu olmayan sınıf öğretmenlerinin bu
dersi ne kadar başarılı verebilecekleri tartışma konusudur. Bir an
önce, en azından yeterli öğretmen kadrosuna sahip olan ilköğretim
okullarında bu dersler ilgili branş öğretmenleri tarafından
okutulmalıdır.
5. Misyonerlik faaliyetleri şehirlerde özellikle Anadolu liseleriyle
özel kolejlerde ve üniversitelerde yoğunlaşmaktadır. Dolayısıyla Milli
Eğitim Bakanlığı ve YÖK, kendilerine bağlı eğitim-öğretim kurumlarını
bu yıkıcı ve bölücü aktiviteler konusunda uyarmalı, eğitim kurumları
idarecilerini ve okullardaki rehber öğretmenleri bilgilendirmeli;
böylelikle öğrencilere yönelik yapılan/yapılacak olan bu faaliyetlere
karşı öğrencilerin ve öğretmenlerin bilgilendirilmeleri konusunda
gerekli tedbirler alınmalıdır.
6. Yüzyıllardır İslam’ ülkelerine yönelik misyonerlik faaliyetlerine
karşı önemli bir direnç noktası olan İslam’ın temel kaynaklara
(özellikle Kur’an’a) dayalı olarak halka öğretilmesi konusunda gerekli
çalışmalar yapılmalıdır. Bu konuda halka yönelik yaygın eğitim
hizmetlerini üstlenen Diyanet ve Milli Eğitim’e bağlı kurumlar çeşitli
etkinlikler yürütebilirler.
a. Örneğin, Kur’an’ın Türkçe çevirisiyle temel dini ve milli bilgiler
içeren bazı kitaplar, broşürler vb malzeme halka (ya da isteyenlere)
bu kurumlar aracılığıyla parasız dağıtılabilir. Böylelikle halkın
İslam inanç ve öğretilerini temel kaynağından öğrenebilmesi ve temel
dini ve milli konuları anlaması sağlanabilir. Öteden beri
misyonerlerin sayısı yüz milyonlarla ifade edilen kutsal kitap, dini
broşür ve mecmuayı Türkiye vb İslam ülkelerinde bedava dağıttıkları ve
misyonerlik aktiviteleri açısından bundan hayli yararlandıkları
hatırda tutulmalıdır.
b. Yayın basında, sesli ve görsel medyada dinsel ve milli konuların
şov ve reyting amaçlı olarak olur olmaz kişilerce değil yetkin
kişilerce işlenmesine önem verilmelidir. Halkı bilgilendirmeyi
amaçlayan seviyeli programların sayısı artırılmalıdır. Aynı şekilde,
medyada ve yayın basında Hıristiyanlık ve misyonerlik konusu reyting
ya da şov maksatlı olarak ve konuyu bilmeyen kişilerle değil gerçek
uzmanlarıyla tartışılmalıdır. Aksi taktirde yapılanlar Hıristiyanlığın
ve misyonerliğin reklamından öteye gitmeyecektir.
c. Gelişmiş Batı ülkelerinin birçoğunda benzeri kurumlara ilişkili
olarak söz konusu olduğu gibi, Türkiye’de de Diyanet İşleri
Başkanlığı’nca yürütülen ve dinsel eğitim amaçlı olarak yayın yapan
radyo ve TV kanalları mutlaka olmalıdır.
d. Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı birimlerle İlahiyat Fakülteleri
halka yönelik faaliyetlerini daha sistemli ve etkili çalışmalar haline
getirmelidir. Özellikle misyonerler ve faaliyetlerine ilişkin halkı
uyarıcı/bilgilendirici çalışmalara ağırlık verilmelidir. Örneğin zaman
zaman hutbe ve vaazlarda konu işlenmeli, uzman kişilerin katılımıyla
konferans, seminer ve panel gibi programlar düzenlenmelidir.
e. Dinsel konularda halkı aydınlatmak görevini üstlenen DİB personeli
(özellikle imam ve hatipler) Hıristiyanlık, Türkiye’deki Hıristiyan
akımlar ve misyonerlikle ilgili bilgilendirilmeli, gerekiyorsa hizmet
içi kurslarla eksiklikler giderilmelidir.
7. Misyonerlik ve Pontusçuluk gibi yıkıcı bölücü faaliyetlere karşı
yapılacak mücadelede özellikle sesli ve görsel medyaya da önemli
görevler düşmektedir. Milli ve manevi değerlerimize saygılı, aydın din
adamı portresini ön plana çıkaran dizi ve filmler, halka olumlu
mesajlar vermede son derece yararlı olacaktır. Maalesef yıllar yılı
medyamızda hep kara softa, cahil, çıkarcı, yenilik ve bilim karşıtı ya
da şehvetten gözü dönmüş din adamı portresi filmlerimizde
dizilerimizde işlenmiş, dolayısıyla din adamı, imam, müftü
denildiğinde halkın bilinç altına bu olumsuz portre yerleşmiştir. Bu
da halkımızın dinsel ve ahlaki değerlerimize karşı yabancılaşmasına
önemli katkıda bulunmuştur/bulunmaktadır. Oysa benzer durumu,
Hıristiyanlık kültürüne sahip gelişmiş Batı ülkelerinde görmek olası
değildir. Bu durumu, medyamızda sıklıkla izlediğimiz Batı patentli
film ve dizilerde görmek mümkündür. Bu film ve dizilerde Hıristiyan
din adamı her zaman aydın, barışçıl, iyiliksever, bilim yanlısı ve
kendisini toplumun huzur ve refahına adamış kimse rolündedir. Şüphesiz
bizde olduğu gibi Batıda da bu özelliklerden uzak cahil ve bağnaz din
adamları yok değildir. Ancak din adamlarıyla ilgili halka yönelik
yayınlarda oluşturulan bu olumlu portre, halkın kendi dinsel ve
kültürel değerlerinden kopmaması, bunlardan soğumaması amacına yönelik
kapsamlı bir eğitim programının uzantısıdır. Kısaca, aynı şekilde
bizde de halka yönelik yayınlarda din adamı portresi sunulurken,
olumsuz örnekler değil çoğunluğu yansıtan olumlu örnekler üzerinde
durulmalıdır.
8. Misyonerliğe karşı yapılacak önemli çalışmalardan birisi de
Hıristiyanlığa dair akademik çalışmaların ortaya çıkmasıdır. Orta ve
uzun vadede Hıristiyan misyonerliğinin yıkıcı faaliyetlerine karşı
mücadele edebilmek için bu çalışmalar olmazsa olmaz değere sahiptir.
Maalesef bugün Hıristiyanlığın kökeni, tarihi, mezhepleri, teolojisi,
etik anlayışı, dinsel kaynakları, Türkiye’deki Hıristiyan ekoller ve
bunların yapılanmalarıyla aynı şekilde misyonerlik tarihi,
teşkilatları ve yöntemleri konularında bilimsel çalışmalar –yeterli
olması bir tarafa- yok denecek kadar azdır. Unutulmamalıdır ki İslam’a
karşı mücadele ile sömürgeciliğin İslam ülkelerinde yerleştirilmesi
faaliyetlerinin en önemli ayağını oryantalistlerce yürütülen İslam’la
ve İslam toplumlarının tarihi, dili, kültürü vb konularla ilgili
bilimsel çalışmalar oluşturmuştur. Dolayısıyla, ülkemize yönelik Batı
ve Hıristiyan misyonerliği kaynaklı olumsuz etkinliklere karşı köklü
ve tutarlı bir mücadele verebilmek için mutlaka biz de Batı kültürü,
tarihi ve toplumsal yapısıyla birlikte Hıristiyan geleneğini bilimsel
düzeyde her yönüyle irdelemek ve oryantalizme karşı bir oksodantalizm
oluşturmak zorundayız. Bu konuda, diğer bilim dallarından çok
üniversitelerin dinler tarihi, din etnolojisi gibi anabilim dallarıyla
Diyanet İşleri Başkanlığının diğer dinleri araştıran birimlerine
önemli görevler düşmektedir (şayet DİB’nın böyle bir birimi yoksa
mutlaka kurulmalıdır). Örneğin, başkanlığını yürüttüğün OMÜ İlahiyat
Fakültesi Dinler Tarihi Anabilim dalında, bu çerçevede son yıllarda
gerek kendi çalışmalarımızda gerekse danışmanlığını yürüttüğümüz
lisansüstü çalışmalarda Hıristiyanlık, Türkiye’deki Hıristiyan ekoller
ve benzeri konulara ağırlık verilmektedir.
9. Merkezi yurtdışında ya da Türkiye’de bulunan çeşitli paravan
kuruluşlarda faaliyette bulunan ya da çeşitli iş ve hizmet
kuruluşlarında yabancı dil öğretmeni, teknik danışman, sosyal hizmet
uzmanı vb sıfat ve unvanlarla çalışan misyonerlere karşı uyanık
olunmalı, bunların hareketleri incelenmeli ve gerekli önlemler
alınmalıdır. Aynı şekilde yabancı okullar ve kurslarla elçilik ve
konsolosluklar ve burada çalışanların faaliyetleri de yasal şartlar
çerçevesinde dikkatle izlenmelidir.
10. Son olarak, terör ve anarşi gibi pontusçuluk ve misyonerliğin de
beslendiği önemli kanallardan birisinin yöre halkının yaşadığı
ekonomik sıkıntılar ve yoksulluk olduğu unutulmamalı, ekonomik
sorunlarla işsizliğin çözümü için kalıcı tedbirler uygulanmalıdır.
1 Harvey, P., An Introduction to Buddhism, Cambridge: Cambridge
University Press 1990, s. 24’ten naklen.
2 Dodge, B., “Mani and the Manichaeans”, Medieval and Middle Eastern
Studies, S.A. Hanna (ed.), Leiden: Brill 1972, s. 88.
3 Matta 15:24.
4 Matta 10:5-7.
5 Bkn. Markus 6:7; Luka 9:3-6.
6 Matta 28:19-20.
7 Bkn. Markus 16:15-18; Luka 24:47.
8 Borg, M., Jesus, A New Vision, New York 1987, s. 15.
9 Resullerin İşleri 11:26.
10 Bu konudaki geniş tartışma için bkn. Gündüz, Ş., Pavlus:
Hıristiyanlığın Mimarı, Ankara 2001, ss.14vd.
11 Örneğin bu konuda Luka 24:19, Markus 8:27-30 ile Resullerin İşleri
3:22-23, 7:37’ye bakılabilir.
12 Küng, H., Christianity: Its Essence and History, tr. J. Bowden,
London 1995, s. 114.
13 1 Kor. 6:12; 10:23.
14 1 Kor. 10:33.
15 Bkn. Resullerin İşleri
16:3; 21:20-27.
16 Alexander, G. (ve diğerleri), A History Of the Methodist Church
South. The United Presbyterian Church, New York 1894, ss. 223,
247-248, 255.
17 ATV Cevizkabuğu programına katılan Katolik Kilisesi yetkilisi
Çedolini.
18 Nazir-Ali, M, Mission and Dialogue: Proclaiming the Gospel Afresh
in Every Age, London: SPCK 1995, s. 56