Dinin önemi ve toplumsal konumu hakkındaki büyük değişiklikler geçen
çeitli asırlar içerisinde batı toplumlarında ortaya çıkmıştır. Hiç
gelimemiş ya da gelişmekte olan ülkeler bu değişimi yaşayamamışlardır.
Modern dünyada dinin konumu farklıdıı; dinle ilgili toplumsal ve
bireysel yaşam bağlantıları değişmiş durumdadır. Dini değişikliğin
doğasındaki herhangi bir uygulama, toplum yapısı içerisinde diğer
büyük değişikliklerin anlaşılması temeli üzerine tesis edilmelidir.
Sekülerleşme tezi, tarihi yöntemlerin anlamını ortaya çıkarmak için
çoğu sosyal bilimciler tarafından kullanılan bir yorumlama
paradigmasıdır. Bu telakkinin anlamı üzerinde derin anlaşmazlıklar
mevcuttur. Gerçekte sekülerleşme tezi, modern dünyada ortaya çıkan
durumu açıklamak için bir teşebbüstür; zira pek çok düşünür modern
toplumun önceki durumundan kesin olarak farklı olduğunu düşünmektedir
(Luckman, 1977:16,17). Biz, bu karşıt tezler arasında kompleks
olanlardan daha ziyade, modern toplumlardaki dinin durumunu daha iyi
anlayabilmek için genel sekülerleşme teorilerinin bazıları üzerinde
durmakla yetineceğiz.
1- Modern Toplumlarda Dinin Konumu
Toplumsal değişimin çeşitli süreçleri dinin durumunu etkiler: Bunları
kurumsal farklılık, meşrululaştırmanın yetkili esasları,
akılcılaştırma ve özelleştirme şeklinde sıralayabiliriz. Toplumsal
değişimin yorumlamaları, dinin yeri ve doğası içerisindeki
değişiklikleri önerirler, ancak zorunlu bir şekilde düşme eğilimini
ima etmezler. Onlar sadece dini değişimlerin önemli yönlerini
vurgularlar.
1.1- Kurumsal Farklılık
Kurumsal farklılık, toplumda görevi ve özel fonksiyonları ile biri
diğerlerinden ayrılmış olan çeşitli kurumsal alanlara işaret eder.
Örneğin, dini kurumlar özel dini kurumlar içerisinde odaklaşmış olur,
eğitim, politika ve ekonomi gibi diğer kurumlardan ayrılırlar. Daha
basit toplumlardaki farklılaşma fikrinin geri planındaki karşıt
düşünce, inançlar, değerler ve dinsel gereksinimler küresel var oluş
içerisindeki davranışları doğrudan etkilerler ve din toplum içerisinde
bir baştan bir başa yaygın etkisini gösterir. Çalışanlar, (işçiler)
her bir çalışma gününün başlangıcında, tezgahları başında dua
edebilirler, bir dini ritüel içerisinde grup içi çatışmalar söz konusu
olabilir. Karmaşık toplumlarda, her bir kurumsal alan dereceli bir
şekilde diğerlerinden farklılaşmıştır. Aynı şekilde karmaşık
toplumlardaki iş bölümü, her biri farklı fonksiyon için uzmanlaşmış
rollerle tefrik edilirler. Yüksek bir biçimde farklılaşmış toplumsal
sistemlerde normlar, değerler ve dinsel uygulamalar diğer alanlar
üzerinde sadece dolaylı bir nüfuza sahiptirler; örneğin ticaret,
siyaset, boş zaman aktiviteleri, eğitim ve diğerleri gibi (Parsons,
1971:101). Bununla birlikte, din, her bir toplumsal alan içerisinde
aktif rol alan insanların tutum ve davranışlarına, kişisel bir biçimde
başvurdukları değerlere, özel dini kurumlardan, örneğin kiliseden daha
fazla nüfuz eder .
Bazı teorisyenler, dini nüfuzun azalmasının delili olarak
farklılaşmaya işaret ederler, onlar, dini gerçekliklerin toplumun her
tarafına yayılamadığını, dini kurumların diğer kurumsal alanların
üzerindeki azalan kontrolünü dinin yasama yeteneğinin ve azalan
gücünün delili olarak yorumlamaktadırlar. Toplumsal değerlerden sapma
ve sosyal kontrol deneyimi üzerindeki baskısının azalması özellikle
önemlidir (Wilson,1976:42). Orta çağ boyunca, kiliseler hem formal
(e.g.,church courts), hem informal önlemlerle (e.g.,confession or
communitı ostracism) sosyal kontrol uygulamalarında sapkın davranışı
sınırlandırmışlar, kanuni takipte bulunmuşlardır. Bunun aksine çoğu
modern toplumlar, böyle doğrudan kontrole sahip değillerdir,
mahkemeler daha bağımsızdırlar ve yasalar uzmanların yetki
alanlarındadır. Tıp kurumları, benzer bir şekilde toplumsal sapmanın
tanımını hastalık ve tıbbi sosyal kontrol önlemlerini ‘‘terapi’’
olarak isimlendirmek suretiyle, toplumun kontrolünde çok güçlü
kazanımlar elde etmişlerdir. Önceden kiliseye bırakılmış sosyal
kontrol alanları için, müstakil enstitü (kurum) uzmanlarının rekabet
etmeleri bu farklılaşmanın net bir sonucudur. Dini kurumlar, çoğu
modern toplumlarda sınırlandırılmış nüfuzlarına rağmen, toplumsal
sapkın davranışlar üzerinde etkili olduklarını iddia etmektedirler.
Artan kurumsal farklılaşmanın hipotezlerini destekleyen delillerin
çoğu, tarihsel çalışmalardır. Diğer bir delil, paylaşılmış bir
fonksiyonun kontrolü hakkında kurumsal alanlar arasındaki çatışmadan
çıkarılabilir. Örneğin mahkemeler, çeşitli kurumsal alanların
temsilcileri vasıtasıyla sivil itaatsizlik ve ötenazinin rekabet eden
yargılama hakları üzerinde fikir birliği sağlayamamaktadırlar
(Barkan,1979; Fenn,1978;Willen ,1983). Bu bölümün sonunda gösterildiği
gibi farklı kurumlar aynı zamanda sağlık, hastalık ve tedavinin tanımı
üzerinde rekabet ederler. Bu çağdaş konular, kurumsal farklılaşmanın
sınırlarını şekillendiren yöntemlere örnek teşkil ederler.
I. II- Bireysel Deliller
Kapsamlı kurumsal farklılaşmanın birey ve toplum için olmak üzere iki
önemli göstergesi vardır: Birey için farklılaşma süreci çatışmacı bir
gelişim içerir, diğer bir deyişle farklılaşma toplum içerisinde
bireyin kendini keşfiyle elden ele geçmesiyle meydana çıkar. Din,
bireysellik üzerine vurgu yapan önemli bir faktör olmuştur (Bellah,1964).
Diğer bir deyişle, farklılaşma bireyselliğin çeşitli rollerinin ayırt
edilmesiyle sonuçlanır. Anne olarak bir kadının rolü, bir belediye
başkanının rolü ile ilişkilendirilemez.
İş bölümü içerisindeki ihtisaslaşma, sadece kurumsal alanların
farklılaşmasıyla değil, her biri içerisinde her bir rollerin
ihtisaslaşmasıyla yaygınlaşır. Bir kimse sadece bir fabrika işçisi
olmayıp, aynı zamanda daha da ihtisaslaşmış şekliyle, montaj alanından
gelen nesnenin sol tarafında üçüncü bir kolu çeviren birisi de
olabilir. Her bir kurumsal alan, bireyselliğin kendi beklentilerini
etkiler; böylece erkek veya kadının bu rolün etkin bir uygulayıcısı
olması gerekir. Kurumsal fonksiyonun icapları, bireyin kişisel
amaçları, tercihleri veya ihtiyaçları ile sıkça çatışır. Reklam
uzmanının rolü, bazı elbise türlerini giymeyi, özel yerlerde yemeyi ve
içmeyi, saygılı olmayı, övgü çekmeyi, kendini göstermemeyi, nazik
olmayı hatta müşterilerini memnun etmek için hesapları tutmada
dalkavukluk etmeyi gerektirebilir (Berger, 1964; Hochschild, 1983;
Terkel,1975).
Mesleklerin rol gereksinimleri değişebilir, ancak hepsi organizasyonun
amaçlarını başarmak için katkı yapmayan yetenekleri hariç tutma
eğilimindedirler. Değerler, örneğin ahlaki umutsuzluklar, kendini fark
etme zorunlu bir şekilde görmezlikten gelinmez; onlar, basit bir
şekilde bir diğer kurumsal alanla ve düşünülmüş konuyla ilgisi olmayan
işle ilişkilendirilirler. Biz diğer süreçler içerisinde ima edilmiş
olan bu gelişmeleri daha ileride tartışma konusu yapacağız. Sosyal
rollerin beklentileri ve kendi hedefleri, ihtiyaçları arasındaki
çatışma, bireyselliğin kilit noktasıdır (see Simmel, 1959,1971).
I.III- Toplum İçin Göstergeler
Benzer bir şekilde farklılaşma süreçleri, onun üyelerinin
hareketliliği içerisinde bireyin çaba ve yapıp etmelerine, toplumsal
güçlüklere katkı sağlar. Farklı bir alandan gelen değerler, bir diğeri
içerisindeki davranışı gönüllü olarak motive etmezler. Bir seçimde
niçin oy kullanılır, orduda niçin hizmet edilir veya bir işte niçin
görev alınır? Toplumlar göreceli bir şekilde, küçük kurumsal
farklılaşmalarla birlikte, çalışma esnasındaki tutumu, politikaları,
toplumsal veya askeri hizmetleri, gelenek, din gibi farklı alanlardan
gelen değerlerle sıkça motive ederler. Çağdaş toplumlarda ise genel
alanlar içerisinde başlıca motive edici gücün bazı tüketim
seviyelerinin (ekonomi) göstergesi olacağı anlaşılmaktadır (Fenn,
1974:148).
Farklı süreçler değiştirilemez değildirler. Orada uzmanlaşma
etkinlikleri için sınırlamalar ortaya çıkabilir. Bazı iş alanları
çalışma motivasyonunu artırma ümidiyle, deneysel bir şekilde
uzmanlaşma alanlarını daraltırlar. Böyle durumlarda deneyimler,
ekonomik alanın kriterleriyle dikte edilirler, onların amaçları işi
(çalışmayı) anlamlı yapmak olmayıp, üretimi artırmaktır. Yine de
farklılaşma süreçleri çağdaş toplum içerisinde dinin konumu için
önemli göstergelere sahiptirler.
Bu bölümde din, daha fazla detaylandırılmış bir gelişim şeklinde özel
bir alanla ilişkilendirilmektedir. Bireyin anlama ve ait olma arzusu
özel bir alanda takip edilmelidir. Herhalde kendini keşfetmeyi mümkün
kılan aynı farklılık, aynı zamanda insan sınıfını görmezlikten gelen
veya bireylerin kendi kontrollerindeki özerkliği etkisiz hale getiren
kurumları özgürleştirir. Toplumsal seviyede kurumların istek ve
ihtiyaçları ile bireyin istek ve ihtiyaçları arasındaki gerilimi, din
sosyolojisi ve genel sosyoloji öncelikli bir konu olarak görür.
1.1V- Yasalarla Bağdaşmayan Kaynaklar
Meşruiyet, 6. bölümde tanımladığımız gibi, verilen hükmün, alınan
kararın ciddiye alınacağını ümit eden bir bireyin, grubun veya kurumun
yetkilerinin esasına işaret eder (Fenn,1978:XIII). Yasa, bireylerin,
grupların veya kurumların yapısında var olan bir özellik değildir,
aksine insanların iddialarının diğerleri tarafından kabulü esasıdır.
Bir birey ‘‘Amerikalıların gaz ve yağ (petrol) tüketimlerini % 15
azaltmaları kesinlikle zorunludur’’ derse, bu kişinin ne kadar ciddiye
alınacağı iddia edilebilir? Böyle bir ifade Birleşmiş Milletler
Başkanı tarafından söylendiğinde, bu, yasanın değişik bir kaynağına
dayandırılacaktır. aynı şekilde, bu cümle, Bilim Adamları Birliği
Sözcüsü, Newsweek dergisinin editörü, Milli Kiliseler Konseyi veya
Chicago Asansör operatörü tarafından da söylenebilir.
Çağdaş toplumlarda dinin konumu, yasa ilkelerindeki sosyal
değişiklikleri yansıtır. Nispeten istikrarlı toplumların yasa
kaynakları da belirgin bir biçimde sağlamdır. Böyle toplumlarda temel
(kıstas) kriter geleneksel yetki ya da kraliyet yoluyla geçmiş
yetkidir. Kurumsal değişiklik, sıklıkla değişik bir tür yetki üretir
(ortaya çıkarır): bir ‘‘ofis’’de uzmanlaşmış bir mal sahibinin yetkisi
gibi. Ciddiye alınan iddialar, o kişinin kim olduğu değil, hangi
pozisyona sahip olduğu esasına dayanır. Örneğin, bir hakimin yetkisi
onun kişiliğine değil, sahip olduğu unvan esasına dayanır.
Din, geleneksel toplumlarda yetkiyi, toplumda yayılmış ilişkiler
vasıtasıyla dolaylı bir biçimde meşrulaştırmaya çalışır. Mit (efsane)
ve örf (adet) ler tüm yaşam alanlarının ciddiyetini destekler. Başkan,
rahip veya kabile reisi olan bayan yetkili olarak konuşabilir; çünkü
onların görevi budur ve insanlarla ilgili kutsal yetkiyi yansıtır.
Tarihteki dinler, 7. bölümde gösterildiği gibi, yetkiyi doğrudan meşru
(hukuki) olarak kabul etmektedirler, böyle tarihi dinler,
Hyristiyanlık, İslamiyet ve Yahudilik eğitim, hukuk, ekonomi, bilim,
aile hayatı, spor, sanat ve müzik konusunda benzeri yetkilerini ilan
etmişlerdir. Dolaylı ya da dolaysız olarak yürürlüğe konmuş kutsal
imge ve semboller de bir yasa kaynağıdır (Fenn,1978:XIII). Dinin bir
yasa kaynağı olarak tartışmasız kabul edilme özelliği tüm bu önceki
sosyal durumların simgesi olmuştur.
1.V- Yetkinin Çatışan kaynakları
Çağdaş toplumlarda meşrulaştırmanın ana özelliği, meşrulaştırma
yetkisinin değişik kaynakları arasındaki sürecin rekabet ve çatışma
ile sonuçlanmasıdır. Bellah’ın (1964) dediği gibi, tarihi ve ilk
modern dinler bu rekabeti belli ölçülerde yapmışlardır. Dinin, politik
kurumlardan farklılık göstermeye başlaması, dini kurumların politik
kurumlarla çatışmaya başlaması demektir. Tarihte kiliseler, bir
ülkenin savaşla meşgul olmasını yetkili bir şekilde değerlendirmiş ve
iş uygulamalarını yetkili bir şekilde eleştirmişlerdir. (örneğin;
haksız kredi, faiz oranların yükselmesi). Çağdaş toplumda, tam
tersine, dini kurumlar diğer yasa kaynaklarıyla aktif olarak rekabet
etmek zorundadır. Kişisel, sosyal ve politik yetki daha kararsız ve
belirsizdir.
Meşrulaştırma (yasa) ile ilgili bu rekabet son yıllarda pek çok konuda
görülebilir. İnsan haklarına halkın itaatsizliği ve Vietnam ile Orta
Amerika’daki savaşlar yaygın resmi ve politik çeşitlilikten çok
değişik bir yetki kaynağına dayanmaktadır. Halk itaatsizliği ve sivil
otoriterlerle çatışmanın temelinde, dini veya daha yüksek insani
değerlerin olduğu sıkça iddia edilir. Bazen mahkemelerde pek çok
çelişkili yasa kaynakları birbirine karıştırılır. Son zamanlardaki bir
mahkeme olayında iddialar yasal, tıbbi, ana-babayla ilgili ve dini
yetki esaslarına dayandırıldı. Genç bir insan aylardır komadaydı ve
görünüşte ölü gibiydi. Teknolojiyle vücudu canlı tutuluyordu, nihayet
anne ve babası hayatına son verilmesi için resmi izin istedi. Hiçbir
yetkili bu hususta meşruiyet tartışmasına girmedi. Dava karışıktı. tıp
uzmanları ölümün tıbbi tanımını kendilerince yaptılar. Resmi uzmanlar
koma hastalarının velilik ve yasal haklarının korunması meselesini
ortaya çıkardılar. İlahiyat uzmanları ölüm ve yaşam sınırı hakkında
bilgi verdiler; kızın babası beklentisiyle ilgili olarak tasalı bir
durumda kaldı. Bu mesele sadece sonucu belirsiz bir olay değil,
mahkemenin tıbbi, resmi, dini ve anne- baba figürlerinin kendi
fikirlerinin ciddiye alınması için rekabet ettiği bir alan olduğunu
ortaya çıkarmıştır (Fenn,1982; Willen,1983).
1.V1- Çoğulculuk (Pluralizm)
Bu meşrulaştırma belirsizliğinin bir muayyen kaynağı çoğulculuktur ve
hiçbir dünya görüşü içermeyen temel düzeni olan sosyal bir durum
demektir. Bu özellikle Amerika ve Kanada’nın dini görüntüsünün önemli
özelliğidir (see D.Martin,1978:1-99, for a sophisticated description
of factors related to secularization in nonpluralistic as Dinbilimleri
Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 1 261 well as plurastic
societies). Tarihi dinler kendine özgü olarak monolitiktir: Bu dinler
o toplumun dünya görüşünü meydana getirmiş bireyin ve ortak hayatın en
son, en önemli mantığına uygun temel düzenini oluşturmuşlardır. Baskın
olanla, alternatif görüşler aynı anda varolunca, alternatif görüşler
ya benimsendi, topluluğa katıldılar ya da etkin biçimde bastırıldı ve
sindirildiler. Benimseme örnekleri, kilise kontrollü manastır
ilkelerini ya da Hinduizmin içerisinde gelişen mezhepleri
kapsamaktadır. Ortaçağ Yahudilerinin alternatif dünya görüşünü,
Hyristiyanlar, Zoroastrianlar (i.e.,Pasees) ve Hindular kendi dünya
görüşlerine tehlike olarak görmüyorlardı. Çünkü azınlık dinler etkin
biçimde bastırılıp birbirinden ayrılmaktaydı (Berger1967:134,135).
Çoğulculuk, gerçekliğin rekabet eden versiyonları, politik veya sosyal
toleransı tanımlamak için bazı kereler daha dar bir anlamda
kullanılmıştır. Birleşmiş Milletler, Kanada, Avustralya gibi yüksek
çoğulcu toplumların belirli biçimde dünya görüşleriyle rekabet eden
pek çok değişik grupları vardır. Bunun tersine İspanya ve Rusya genel
olarak tekelci konumdadırlar. Bu iki kutup arasında, bir sürü seçenek
vardır. İngiltere ve İskandinav ülkelerinde resmi kilise vardır ve bir
dereceye kadar azınlıklara tolerans söz konusudur. Kuzey İrlanda’da
daha skı bir durum vardır. Fakat toplumsal seviyede resmi toleransla,
birazda gruplar arası tolerans vardır. Hollanda daha az değişken fakat
bölünmüş toplumdur. Toplum pek çok yönden karşılıklı olarak birbiriyle
bağdaşmayan üç gruba ayrılır: Roman, Katolik, yenilikçiler-reformcular
ve Neo-Kalvinistler gibi. Politik gruplar, medıa, gençlik kulüpleri ve
okullar tamamen bu dini görüşleri doğrultusunda belirlenmişlerdir. Bu
üç grup da politik ve sosyal olarak tanınmaktadırlar (Laeyendecker,1972).
Berger, çoğulculuğun (pluralizm), hem bu sınırlı anlamayı, hem de
önceden tanımlanmış dinin durumunu fazlasıyla etkilediğini
vurgulamaktadır. Farklı dünya görüşleri nerede var olursa ve
birbirlerine akılcı alternatiflerle rekabet ederse, orada tamamının
güvenilirliği baltalanır. Çoğulculuk durumu, rekabet eden dünya
görüşleri ile bağlantılıdır ve dinleri tartışmasız kabul etmekten
mahrum eder (Berger, 1967:151). İspanya’da bir çiftçi ailesi
(nüfusunun sadece yaklaşık olarak 0.1’i Katolik değildir.) Roman
Katolik dünya görüşünü tartışmasız kabul eder (cf.Almerick,1972:462).
Çünkü bu onların arkadaşlarının, akrabalarının ve komşularının dünya
görüşüdür ve o günlük yaşamın bir parçasıdır. Topluluğun üyeleri
dindarlık ve dini aktiviteler olarak değişebilir olmasına rağmen,
Katolik olmayan dünya görüşleri belki de edebi olarak tasavvur
olunamaz.
Bunun tersine, çoğulculuk durumunda hiçbir dünya görüşü geçerli
değildir. Birleşik Devletler’de, sadakatli (inançlı) bir Roman
Katolikin komşuları Baptist (Hyristiyan), Yahudi , Unitarian, Lutheran,
atheist ve Zen Buddhist olabilir. Hükümet ya da toplum (en azından
resmi olarak) bu dünya görüşlerine belli bir yasa koymaz ve kimsenin
tanrısına o yanlış inançlardan kurtulmak için bir yaptırımda bulunmaz.
Eğer insanlar doğru olduğuna inandığı dünya görüşünü korumayı arzu
ederse, onlar kendilerini diğer alternatif dünya görüşlerinden
uzaklaştırmak zorundadır. Birleşik Devletlerde, özellikle ve nispeten
kentsel yerleşimlerde, bunu yapmak çok kolay değildir. İşte, okulda,
medıada, bir politik parti veya toplumsal bir kurumda çalışan hatta
softball oyuncusu bile -komşulukta, sosyal klüplerde ve partilerde-
onların görüşünden farklı dünya görüşü olan Amerikalıları açıklarlar.
Çoğulculuk durumunun etkisi şudur ki, toplumda değişik dünya görüşleri
de yasalar için rekabet ederler. Her görüş meşruiyet sınırları içinde
kalmak ister. Çünkü bir şeyi yetkili olarak açıklayan kişi ciddiye
alındığından emin olmayı bekler (Berger,1967:151). Dini çoğulculuk,
ifadenin en geniş anlamıyla, Rotary ve Kiwanis arasında seçim yapmaya
benzemez. Dünya görüşlerinin çoğulculuğu, kurum ve yakın ilişki
çoğulculuğundan nitelik olarak değişiktir; çünkü tartışmasız kabul
edilen nitelikli herhangi bir dünya görüşü çoğulculuk tarafından
baltalanır. Farklılaşma diğer kurumsal alanlardan gelen bir varoluşsal
ayırım olarak dinin anlaşılmasını, dahası, çoğulculuk, dinleri
düşünmeyi, insanların kişisel olarak inanmayacakları bir anlam
sistemini mümkün kıldı (Hammond,1974:119,120).
KAYNAKÇA
Almerick, Paulina, 1972, “Spain.”Pp. 459-477 in H.Mol (ed.) Western
Religion: A Country by Coutry Sociologicl İnquiry. The Hague: Mouton.
Barkan, Steven, 1979, “Religion and courts in crisis.” Unpublished
paper presented to Association for the sociology of
Religion. Bellah, Robert N., 1964, “Religious evolition.” American
Sociological Review 29, 3:358-374.
Berger, Peter, 1964, The Human Shape of Work. New York: Macmillan.
---------------- 1967, The Sacred Canopy: Elements of a Sociological
Theory of Religion. Garden Citı, N.Y.:Doubleday.
Fenn, Richard, 1974, “Religion and the legitimation of social systems.”
Pp.143-161 in A.Eister (ed.), Changing Perspectives in the Scientific
Studı of Religion. New York:Wiley.
------------------- 1978, Toward a Theory of Secularization. Monograph
Series 1. Storrs, Conn.:Societı for the Scientific Studı of Religion.
------------------- 1982, Liturgies and Trials: The Secularization of
Religious Language. Oxford: Basil Blackwell.
Hammond, Phillip E., 1974, “Religious pluralism and Durkheim’s
integration thesis.” Pp. 115-142 in A. Eister (ed.), Changing
Perspectives in the Scientific Studı of Religion.New York: Wiley.
Hochschild, Arlie Russell, 1983, The Managed Heart: Commercialization
of Human Feeling. Berkeley: University of California Press.
Laeyendecker, Leo, 1972, “The Netherlands.” Pp. 325-363 in H. Mol (ed.),
Western Religion: A Country by Country Sociological Inquiry. The Hague:
Mouton.
Luckmann, Thomas, 1977, “Theories of religion and social change.”
Annual Review of the Social Sciences of Religion 1:1-28.
Martin, David A., 1978, A General Theory of Secularization. New York:
Harper &Row.. Meredyth B. Mcguyre 264
Parsons, Talcott, 1971, “Belief, unbelief and disbelief .” Pp. 207-245
in R. Caporale and A. Grumelli (eds.), The Culture of Unbelief.
Berkeley: Universitı of California Pres.
Terkel, Studs, 1975, Working. New York: Random House.
Willen, Richard S., 1983, “Religion and law: The secularization of
testimonial procedures.” Sociological Analysis 44 1:53-64.
Wilson, Bryan R., 1976, Contemporary Transformations of Religion.
London: Oxford University Press.
* Bu makale M.B. Mcguire'nin Religion: The Social Context adlı
kitabının 8. Bölümünü oluşturan "Religion in the Modern
World" başlıklı bölümünün 221-226 sayfaları arasındaki kısmın
Türkçe'ye çevirisidir. Tercümede mümkün olduğunda yazarın üslubuna
dikkat edilmeye çalışılmış, anlaşılmasında güçlük çekilen cümlelere
noktalama işaretleri konulmuş, konu başlıkları tarafımızdan
numaralandırılmıştır.
** Dr. A. Faruk Sinanoğlu : İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Arş.
Gör.
Kaynak : Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 1
s.255-264