1859’da Darwin’in Türlerin Kökeni adlı kitabı yayınlandığında, Freud
henüz üç yaşındaydı. Her ikisi de Batı’nın yaşam tarzında,
inançlarında ve yönetim şeklinde etkin ve öncü isimler oldular. Onlar,
XX. yüzyılda Batı’yı etkileyen yeni bilimsel anlayışa ivme
kazandırmada tüm diğer bilim adamlarından daha etkiliydiler. İnsan
diğer varlıklardan üstün görülmesi nedeniyle, 1850’li yıllara
varıncaya kadar bilimsel araştırmanın objesi olarak görülmedi. Fakat
Freud ve Darwin, insanı doğal araştırmanın objesi olması gereken bir
“tür” olarak gördüler ve onu bilimsel metotlarla incelemeye tâbi
tuttular. Onların araştırmaları, bilimin ruhunu belirleyecek olan
bilim adamlarının mantalitelerini değiştirecek kadar etkili oldu.
Modern Batı kültürü, Darwin ve Freud’un mirasından yararlanmakla
birlikte bazı olumsuzluklarından da kaçınamadı.
Kişiliğin doğası üzerine bir teori olan ve belirli hastalıkların
tedavisinde yöntem olarak kullanılmaya başlayan psikanaliz, bilim
adamlarının yönelimlerinde etkili oldu. Bu alandaki çalışmaların çoğu,
din üzerinde gerçekleştirildi. Bizzat Freud, din üzerine kitap ve
makaleler yazdı. Böylece ondan sonra gelenlerin de dinden bahsetmeleri
kaçınılmaz oldu. Onların yorumları, hem olumlu hem de olumsuz etkilere
yol açtı. Bu nedenle söz konusu yorumların da, dikkatlice incelenmesi
gerekmektedir.
Psikanalizin Öncü Şahsiyetleri
Hollandalı bir otorite olan Heije Faber, psikanalizi iki döneme ayırır.[1]
Ona göre ilk dönem, psikanalizin iki üstadı olan Freud ve Jung’un
ölümüyle son bulmuştur. Bunlar dinin kişilik gelişimi bağlamında
incelenmesine açık kapı bıraktılar ve kendilerinden sonrakilere örnek
olacak çalışmalar yaptılar. İkinci dönem, psikanalizin yeni oluşum
dönemidir. Bu dönem, Freud ve Jung henüz hayatta iken başladı. Her ne
kadar psikanaliz bu evrede kargaşa ve kopukluklar yaşasa da, zamanla
kendi tarzını yakaladı ve böylece klinik psikolojiye olan ilgi arttı.
Birinci dönemin üstatları olan Freud ve Jung’u burada kısaca ele
almamız, ikinci dönemi daha iyi anlamamızı sağlayacaktır.
1. Sigmund Freud: Bir Yanılsama Olarak Din
Freud (1856-1939) çocukluğunun ilk yıllarında ailesiyle beraber uzun
yıllar yaşayacağı ve profesyonel hayatını sürdüreceği Viyana’ya göçtü.
Genç Freud Viyana’da tıp eğitimi gördü. Bilimsel anlamda henüz
nevrozlu hastalıklar bilinmezken, bu hastalıkların tedavisiyle
uğraştı. Özellikle kadın histerisi konusunda deneyim kazanan Freud, bu
tür hastalara serbest konuşma tekniği yoluyla yardım edebileceğini
keşfetti. Boşalma (catharsis) esnasında belirli bağlantı ve
motivasyonlar sistematik bir biçimde bilinç düzeyine çıkmaktaydı.
Psikanaliz, boşalma tekniğini kullanan, bilinçdışı alandaki bilgileri
bilinç düzeyine ulaştıran bir teknik olarak ortaya çıktı; kendisini
zihinsel ve duygusal içe-bakış tekniği ve temel kişilik değişiklikleri
öne süren bir teknik olarak tanıttı. Freud, ilk hocalarından biri olan
Fransız nörolog Jean M. Charcot’dan etkilendi. Histeri ve benzeri
hastalıkların tedavisinde hipnoz, serbest çağrışım ve rüya tahlil
yöntemlerini kullandı. 1880’den ölümüne kadar (1939) psikanalizi yavaş
yavaş geliştirdi.
a) Freud’un Kişilik Teorisi
Psikanaliz başlangıçta bir kişilik teorisi olarak değil, bir tedavi
yöntemi olarak ortaya çıktı. Fakat zamanla tedavi yöntemlerini belirli
bir standarda kavuşturma teşebbüsleri, doğal olarak psikanalitik bir
kişilik teorisinin ortaya çıkmasını sağladı. Freud sadece yöntem
geliştirmekle kalmadı, aynı zamanda bu yöntemlerin nasıl ve niçin
etkin olduğunu anlama çabasıyla terapik süreçlere yönelik teorik
temeller de üretti. Böylece hem sözü edilen teknikler hem de teorik
temel, neticede psikanalizi ortaya çıkardı.
Freud’un uzun süreli kariyeri, hastaların klinik tedavisi sonucunda
disipline edilen ve tedricen gelişen bir kişilik teorisinin
hikâyesidir. Freud kariyeri boyunca, hatta seksenli yaşlara ulaştıktan
sonra bile, teorilerini yeniden değerlendirdi. Buna rağmen onun
teorilerinde bazı tutarsızlıklar bulunmaktadır. Freud’un öldüğü yıl
(1939) yeni-Freudyen (neo-Freudian) analizlerin uygulamaları üzerine
araştırmalar yapan Karen Horney, Freud çalışmalarında önemli olan ve
psikanalize miras kalan birbiriyle ilişkili üç fikir gündeme
getirdi.[2]
Fikirlerden birincisi, davranış ve duyumlar, bilinçdışı motivasyonlar
tarafından belirlenebilir.[3] Bu, sıradan bir cümle olsa da, Freud’un
davranışın iki boyutlu olduğuna dair görüşünü anlamada yardımcı
olmaktadır. Freud’un bu düşüncesine göre davranış, hem kolay
anlaşılabilecek yüzeysel bir anlama, hem de bilinçdışında gizli olan
derin bir anlama sahiptir.[4] Davranışın sahip olduğu bu gizli anlam
yüzeysel anlam kadar önemlidir ve bireysel tecrübenin bir davranış
kalıbı ve tutarlılık oluşturmasında daha belirleyicidir. Mesela, basit
bir dil sürçmesini bu temel psikanalitik bakış açısından
değerlendirelim. Başlangıçta bu davranış, yüzeysel bir anlama
sahiptir; gözlem ve mekanik yöntemler yoluyla tanımlanabilir. Bir
insan ses benzerliği, yorgunluk veya konsantrasyon eksikliği sebebiyle
yanlış kelime kullanabilir. Dil sürçmesi, mizah dışında da ortaya
çıkabilir. Konuşan kişi, dil sürçmesini bilinç düzeyinde ben aslında
şunu kastetmiştim.... sözüyle açıklamaya çalışır. Psikanalitik açıdan
ise bu davranış, kişisel anlamın yanında daha derin bir anlama da
sahiptir. Dil sürçmesi, bilinçdışı öğelerin bilinç alanına çıkmasına
bir vesiledir. Davranışa bağlı olan ve daha dinamik anlam taşıyan
kişisel çağrışımlar, büyük oranda bilinçten gizli kalır. Dil sürçmesi
gerçekte bir kaza değildir. O hem bilinç hem de bilinçdışı özellikler
taşıyan, kişiliğin ortaya çıkmasını sağlayan bir fonksiyona sahiptir;
yersiz ve rasgele ortaya çıkan anlık bir davranış, temelde gelişme
süreçleri içerisinde biriken ve büyük oranda bilinçdışı alana ait olan
anlamların sembolüdür. Bu safhada bu anlamlar, kişisel karakterdedir
ve sistematik boşalma teknikleri vasıtasıyla çözülmelidir.
Dolayısıyla, bir davranışın açık anlamının yanı sıra gizli bir anlam
da taşıdığı öngörüsü Freudyen analiz tekniğinin vazgeçilmez temelidir.
İkinci temel ilkeye göre psişik süreçler kesinlikle belirlenmiştir.
Hiçbir psişik davranış geçici değildir.[5] Psişik davranış, kendi
formunu ve enerjisini belirleyen öncüllere sahiptir. Enerji korunumu
üzerinde duran zamanın fizik anlayışı, Freud’u desteklemiştir. Freud,
madde gibi insan davranışının da enerjinin korunumu özelliği
taşıdığına inanmıştır.[6] Ona göre psişik süreçler tıpkı fiziksel
süreçler gibi kesin olarak belirlenmektedir. Fenomene atfedilen
anlamlar hiçbir zaman kaybolmaz, kendilerini yeni ve bazen de sürpriz
olaylara atfederek sürekli yenilerler. Bu yüzden bir davranışı
anlamak, söz konusu davranışa mevcut anlamını kazandıran önceki
davranışla ilgili soruları da gündeme getirir. Bu bağlamda gün yüzüne
çıkmamış bütün anlamlar, Freudyen psikoterapinin temel hedefidir.
Dolayısıyla, psikanalizin yüzü geçmişe dönüktür ve çocukluğun ilk
evrelerindeki davranış biçimleri daha sonraki evrelerde ortaya çıkacak
olan davranış kalıplarının belirlenmesinde önem arz eder.
Üçüncüsü, Freud motivasyonlarımızın duygusal kuvvetler olduğu sonucuna
varmıştır.[7] Buradaki duygusal (emotional) kavramı, kişiliğin dinamik
olduğu prensibini ortaya koyar. Freud kişiliğin dinamik dürtülerine
çok fazla önem verir. Ona göre bu dürtüler kişiliğin içgüdüsel, itici
ve kararlı dinamikleridir; bunlar bazen makul, bazen de makul olmayan
yollarla tatmin edilmek ister. Dolayısıyla, davranışlarımız genelde
kişiliğin doğal (ham) hali olan libido ile onu kontrol altında tutmak
isteyen sosyal baskılar arasındaki çatışmaların bir sonucu olarak
ortaya çıkmaktadır.
Freud meslek hayatı boyunca insanların dinamik olan ve çoğu zaman da
bilinçsizce kontrol altında tutulan davranışları nasıl idare
edeceklerini gösteren teknikler geliştirmeye çalıştı. Ayrıca bu
davranışların anlaşılmasına yönelik bir teorik çerçeve ortaya koydu.
Freudyen psikanalizi birkaç kategoriye indirgemek belki basit bir
yaklaşım olabilir, ama Freud’un teorik sisteminde yer alan bazı
kavramları ele almadan da onun din ile ilgili görüşlerini anlamak
mümkün değildir. [8]
Freud, kişiliği id, ego ve süper-ego’dan oluşan ve birbiriyle
etkileşim halinde olan bir sistem olarak gördü. İd, kişiliği oluşturan
doğal yapıdır; engellenemeyen ve dışavuruma yönelen bir tür ilk
enerjidir. İd, dürtüsel, irrasyonel ve asosyaldir; kendini düşünür ve
zevk peşindedir. Bununla birlikte id, her zaman kendi akışında
olmayabilir. İsteklerinin önüne engeller çıkabilir veya kontrolsüz
dışavurumlar daha fazla sıkıntı yaratabilir. Bu yüzden gerilim ve acı
tehdidi içeren gerçek ilişkiler dünyası, “id”in dışavurumuna engel
olur ve onun istekleriyle toplumun standartlarını uzlaştırmaya
çalışır. Zevke engel olan ve tatmine ulaşan örüntüler içerisinde uyum
isteyen gerçeklik, dinin ortaya çıkmasında önemli bir gelişmedir. Bu
durumda iki psikolojik kontrol sistemi olan ego ve süper-ego devreye
girer. Bunlar idin kontrolsüz dışavurumlarına engel olmak veya en
azından gerilim ve acının tehdidini azaltmak için onu kontrol etmeyi
hedefler. Yani ego, dinamik erteleme süreçleri ve yeni örüntüler
vasıtasıyla gerçek dünyada kişinin hayatta kalmasını temin etmek için
“id”in ihtiyaçlarını yeterli seviyede tatmin eder. Süper-ego, bu
süreçte kişilikte ya ideal hedeflere (ego-ideal) ya da sosyal
standartlara (vicdana) öncelik tanıyarak bir ahlâk gözcüsü gibi
davranır. Bütün bu sistemler bilinçsiz bir halde işler ve bunlar asıl
hallerini gizleyerek ortaya çıkarlar. Rüyalar, espriler ve dil
sürçmeleri, id, ego ve süper-egonun etkinliğini ortaya çıkarmada
yardımcı olur.
Klâsik psikanalize göre kişilik, bu üç sistemin etkileşiminden oluşur.
Freud, bu sistemlerin düzenlediği değişik dinamik örüntüleri, ayrıca
hem acının hem de zevkin kontrol edildiği yöntemleri ilk tanımlayan
kişidir. Freud’a göre id, ego ve süper-egonun oluşumunda çocukluk
dönemi çok önemli bir yer tutar. Baba, anne ve oğlun ilk ilişkilerinde
(oedipus complex) çocuk, idin temel dışavurumlarıyla ve onun
engellenmeleriyle karşılaşır. Oedipus durumunda oğlun annesini
arzulaması ve babasını rakip olarak görmesi, tipik bir yönelimdir.
Babanın üstün gücü, oğlun “id”den gelen isteklerinin acilen yerine
getirilmesine engel olur ve bu engelleme, ego ve süper-egonun
kontrolünü devreye sokar. Freud bu aile üçgeninde (anne, baba, oğul)
eril tecrübeye dikkat çeker. Bunu, kendi kültürel ve kişisel arka
plânındaki ataerkil vurgulamalara tepki olarak yapar. Bununla birlikte
oedipus kompleksini kız çocuğu perspektifinden de inceler. Ona göre
kız çocuk da teorik olarak aynı dinamik süreci tersinden yaşar (electra
complex). Her ne kadar kız çocuk babayı arzularsa da, hem korkusundan
hem de tehdit olarak algıladığı anneye karşı nefretinden dolayı
arzularını bastırmayı öğrenmek zorundadır.
Karmaşık aile ilişkilerinde oedipus kompleksi küçük farklılıklar arz
edebilir, fakat genel manada çocuk karşı cinsten ebeveyne ilgi duyar,
aynı cinsten ebeveyni rakip olarak görür. İlk çocuklukta, arzu ve
tehdit arasındaki karışıklığı çözmede hem erkekler hem de kızlar;
özdeşim, yüceltme, yer değiştirme, bastırma, yansıtma, karşıt tepki
oluşturma, bağımlılık ve saplanma gibi savunma mekanizmaları
kullanırlar. Bunlar, ilk ailesel çevrede varolan anksiyeteyi, çatışma
ve engellenmeyi ortadan kaldırmada kişiye yardımcı, onu sürükleyici
metotlardır. Bilinçdışı süreçlerde çalışan bu mekanizmalar ve bunları
oluşturan örüntüler kişiliğin temelini oluşturur.
Bu bağlamda kişilik, bebeklikte ve çocuklukta kişilik yapılarının
kesin olarak belirlendiği oedipus ve elektra kompleks tecrübeleriyle
kökleşir. Gelişme ve büyümenin temelleri büyük oranda çocukluk
döneminde oluşur. Bu yüzden Freud, hastalarını bebeklik devresine geri
göndererek id, ego ve süper-egoyu, gerilim, endişe ve acıdan uzak
işlevlerini sürdürebilecekleri bir tarzda yeniden yapılandırmaya
çalışır.
b) Freud’un Dine Bakışı
Freud, dini -özellikle de Tanrı fikrinin psikolojik temellerini-
kişilik teorisi çerçevesinde yorumladı. Uzun kariyeri boyunca din ile
ilgilendi. Fakat onun görüşlerini tamamen kavramak oldukça zordur.
Yaratıcı bir düşünür olan Freud, dini tanımlarken onu farklı
perspektiflerden değerlendiren birçok görüş ortaya koydu. Dini bazen
saplantı (obsesyon);[9] bazen bebeklik arzularının tatmini;[10] bazen
de yanılsama (illusion) olarak değerlendirdi.[11] Bütün bu
değerlendirmeleri birbirleriyle iç içe geçmiş ve birbirlerini
tamamlayan bir özellik taşısa da, tek bir teorik çerçeveye indirgemek
mümkün değildir.
Aynı zamanda Freud’un dine karşı olumsuz bir tavra sahip olması, bazen
onun delile dayanmayan sonuçlara ulaştığı, dolayısıyla da polemiksel
yönünün bilimsel yönünün önüne geçtiği şeklinde şüpheler
uyandırmıştır. Bu olguya, Freud’un oedipus durumunun tarih boyu
nesilden nesile geçerek tekrar edildiğini iddia ettiği ve dinin
kökenini büyük ölçüde tarihsel açıdan ele aldığı kitabı Totem ve
Tabu’da sıkça rastlanır. Sosyolog ve antropologların Freud’un iddia
ettiği kültürel fenomenin varlığına dair delil bulamamaları, onun
ürettiği formüller üzerinde bazı şüpheler uyandırmıştır. Freud’un
kişisel dinî yönelimi ve esnek metodolojisi, onun dikkatsizce yaptığı
yorumları dindarların reddetmesine sebep olmuştur.
Dindarlar haklı gerekçelerle Freud’un din yorumunun yetersiz olduğu
kanaatindedirler. Çünkü onlara göre Freud, dini, inananlarla otoriter
bir ilişki içinde olan aşkın bir Tanrı’ya dayalı inanç ve ibadetlerle
sınırlandırmıştır.[12] Freud, dinin farklı formlarını hiç dikkate
almadan sadece tehditkâr ve otoriter özellikler taşıyan bir din yorumu
yapmıştır.
Bu aksaklıklara rağmen Freud, son yüzyılda ortaya çıkan en üretken ve
pek kolay da göz ardı edilemeyecek din yorumcularından birisidir.
Freud için din, önemli bir çalışma alanıydı. Bu yüzden de Freud’un
teorik açıklamaları dinin bilimsel olarak anlaşılmasını sağlayabilecek
katkılar olarak değerlendirilmelidir.
Freud’a göre din, kişiliğin gelişimi esnasında ortaya çıkan herhangi
bir diğer davranış kalıbı gibi dinamik bir süreç olarak görülmeliydi.
Din ile ilgili önemli sorular, Tanrı’nın var olup olmadığıyla alâkalı
değil, aksine dinin psikolojik yönüyle alâkalı sorulardı. Psikanalizin
peşinde olduğu soru şu idi: Nasıl oluyor da dinî fikir ve davranışlar,
tıpkı diğer davranış kalıpları gibi insanların varlıklarını devam
ettirmelerinde çeşitli hoşnutluklar sağlıyorlar? Freud, İsviçreli
papaz arkadaşı Oskar Pfister’e yazdığı mektupta belirttiği gibi, ne
dindardır ne de dine karşıdır.[13] Freud’un dinî görüşü, kariyerinin
ilk yıllarındaki ifadelerinde şekillenmiştir:
“Psikanaliz, bize baba kompleksi ile Tanrı inancı arasıdaki yakın
bağlantıyı öğretti. Bize Tanrı’nın yüceltilmiş babadan başka bir şey
olmadığını ve birçok gencin babalarının otoritesinden kurtulur
kurtulmaz dinî inançlarını kaybettiklerini gösterdi. Onun sayesinde
din ihtiyacının köklerinin çocuklukta yaşanan komplekslere (oedipus ve
elektra kompleksleri) dayandığını öğrendik. Artık psikanaliz sayesinde
anlıyoruz ki, her şeye kâdir olan Tanrı ve tabiat ana imajları,
çocuklukta tecrübe edilen baba ve anne imgelerinin yüceltilerek tekrar
canlandırılmasından başka bir şey değildir.”[14]
Freud bu satırları 1910 yılında, daha dinî konu alan temel kitabını
kaleme almadan önce yazmıştır. Freud din üzerine 1913’te Totem ve
Tabu; 1927’de Bir İllüzyonun Geleceği, 1939’da da Musa ve
Tektanrıcılık adlı kitaplarını yayımlamıştır. Bu kitaplarda oedipus
dönemi ile Tanrı inancının yakından alâkalı olduğuna dair ayrıntılı
görüşleri bulunmaktadır.
Freud Tanrı inancının psikolojik kaynağının, çocuğun ebeveynle
yaşadığı çatışmaların daha sonraki yıllarda ortaya çıkan sürekli
tekrarında gizli olduğuna inanmaktadır. İnsan çabasının ürünleri olan
diğer kültürel formlar gibi, din de içgüdüsel isteklerle ve kozmik
alandaki ölüm, acı gibi tehditlerle mücadele eden insan çabasının bir
ürünüdür. Çocuğun hem arzu ettiği hem de korktuğu babasına bağlanması
gibi, erişkin birey de kendisini yok olma korkusundan ve yoksunluktan
kurtarmak için kültürü benimser. “Freud’un din psikolojisinin temel
esprisi, varlığını devam ettirme konusunda hiçbir hayal kırıklığına
tahammülü olmayan bir insan modeline dayanmaktadır.”[15] İnsanın güçlü
bilinçdışı arzuları doğal isteklerin tatmininde acıdan kaçınma üzerine
yoğunlaşır. Bütün karmaşıklığıyla din, bu temele dayanır ve dinin
değişik dışavurumları insana söz konusu oedipal çatışmalarla
uzlaştırıcı mekanizmalar sunmaktadır.
Freud’un Tanrı inancının psikolojik temelleri konusundaki yorumunun
önemi, objeler (anne-baba-çocuk) arasındaki ilişkiyi
anlamlandırmasında gizlidir. Freud, yorumunda özellikle baba objesine
önem verir. Oedipus döneminde çocuk, kişisel varlığı için gerekli olan
bu objelerle (anne–baba) kendini özdeşleştirir. Çocuk ebeveynle ilgili
imgelere sahip olur. Oedipus kompleksi döneminden sonra bile babanın
kişisel önemi -bazen aynı durum anne için geçerlidir- ebeveynle ilgili
imgeler arasındaki yerini korur. Bu imgeler, diğer önemli objelerin
tesiri altında şekillenebilmelerine rağmen, bireyin sonraki
tecrübelerinde de etkindirler.
Yaşayan Tanrı’nın Doğuşu kesinlikle bu bağlamda oluşur.[16] İmgeler,
diğer önemli objelerle ilişkileri sırasında çeşitlendiğinden, gelişen
bir insan için Tanrı, bu imgelerin temsilidir. Bu bağlamda Tanrı, bir
tür yanılsama; din de toplumsal bir nevrozdur. Hem Tanrı hem de din,
ürkütücü gerçek ile içgüdüsel istekler arasında uygun bir uzlaşma
bulma çabası içerisinde ortaya çıkar. İnsanların doğrudan tatmin
edemedikleri şeyler, çocukluk dönemindeki ailesel imgelerin bir
temsili olan yaratıcı Tanrı tarafından tatmin edilir. Böylece Tanrı
iki psikolojik fonksiyonu yerine getirir: 1. Uygunsuz içgüdüsel
isteklerinden vazgeçenleri ödüllendirir (iyilikler karşılığında cennet
vaat eder). 2. Endişeleri giderir ve güven sağlar (günahkârı bile
sever). Dolayısıyla Tanrı, insanın arzuladığı ve ihtiyaç duyduğu bir
tür babadır:
“Tanrı, insanın kendi çaresizliğini telâfi etme isteğinden doğar ve
bir kişinin hem kendi çocukluğunun hem de tüm insan ırkının çocukluk
döneminin çaresizlik anılarının izlerini taşır.”[17]
Bu bağlamda, dinin insan hayatında etkin bir rolü vardır. Ayrıca din,
katlanılmaz endişe, tehdit ve korkuların kontrol edilmesinde sosyal
bir fonksiyona sahiptir. Ancak, gerçekle bir ilişkisi yoktur. Din,
tatmin bekleyen çocukluk dönemi arzularının yarattığı bir yanılsamadır
ve daha sonraki dönemde bu yanılsama çocukluk dönemindeki yoksunluktan
beslenir.
Bu yanılsamanın geleceği nedir? Teolojik açıklama şekli pek gelecek
vaat etmemektedir. Bunun bir nedeni, aklın gücünün oedipus durumundan
kaynaklanan arzuların gücüne göre zayıf kalmasıdır. Bir diğer ve daha
önemli neden ise, yanılsamaya rasyonel destek vermek için gösterilen
çabaların nihayette yanılsamanın varlığını temelden sarsacak
olmasıdır. Din, bir yanılsama olarak değerlidir. Fakat onun değeri
rasyonel değil duygusaldır. Dinin rasyonel olarak savunulması, onun
duygusal cazibesini yok eder. Din, oedipus döneminden kaynaklanan
korku ve kinin bastırılmasını duygusal olarak onaylayan bir süreçte
geliştiği için, başka alanlarda Tanrı’nın varlığını onaylayan Teolojik
Delil, bu noktada dinin fonksiyonunu zayıflatmaktadır. Freud, bunu
şöyle açıklar:
“İnsanlar mantıklı delillere çok az değer verirler ve içgüdüsel
arzuları tarafından yönetilirler. Böyle bir durumda insanlar niçin
kendilerini içgüdüsel tatminden mahrum edecek mantıklı delillere
itibar etsinler ki?”[18]
Din insanları rahatlatan duygusal tatminler sağlamaktadır ve dinin bu
yönü entelektüel tartışmalarla engellenmemelidir. Entelektüel
tartışmalar zaten böyle bir engellemeyi başaramayacaklardır;
başarsalar bile, bu durum, insana katlanılmaz sıkıntılar
getirecektir.[19]
Freud’a göre bir yanılsama olan din, gelişim sürecinde yararlı bir
araç olarak varlığını sürdürmelidir ve sürdürecektir de; çünkü din
insanların katlanılmaz sıkıntılara tahammüllerini kolaylaştırmaktadır.
Fakat din nihayette hem yararsızdır hem de gelişime zarar vermektedir.
Çünkü insanlar sonsuza dek çocuk kalamazlar, sonuçta gerçekliğin ne
olduğunu öğrenmek durumundadırlar.[20] Çocukluktaki yüceltilen
dışavurumlar (mesela din gibi), insanların gerçekle doğrudan muhatap
olacakları olgunlaşma sürecini geciktirir. Aklın içgüdülerin önüne
geçtiği, yanılsamaların terk edildiği ve varoluşun katlanılabilir hale
geldiği ideal seviyeye insan ırkının ulaşması mümkün değildir. Bu
yüzden dine geçici bir süre için izin verilebilir. Fakat din, bir
yanılsamadan ibaret olduğundan, ideal hedefe ulaşmada büyük bir
engeldir. Her şeye rağmen din, onsuz yaşayabilecek nitelikteki küçük
bir grup tarafından terk edilmelidir. Cennet meleklere ve kuşlara
bırakılmalıdır.[21]
Freud, yetişkin insanın tecrübelerinde dinin rolünden şüphe ederken,
bilimin yönlendirmesi söz konusu olunca oldukça ümitli gözükmektedir.
Fakat insanın yanılsamasız yaşayabileceği ütopik günün hemen
gerçekleşmeyeceğini de kabul eder ve yanılsamaların üzerinde durmak
gerektiğini söyler. Bir Yanılsamanın Geleceği adlı eserinde şu sonuca
ulaşır:
“Bizim bilimimiz yanılsama değildir. Bilakis yanılsama, ilmin bize
veremeyeceğini bizim başka yerden elde edebileceğimizi
zannetmemizdir.”[22]
Özetlemek gerekirse:
1. Freud, dinin bastırılmış alandan geldiğine inandığı için onu
yanılsama olarak görmüş, onu içgüdüsel ve sosyal istekler arasında
bastırılan çatışmaların dinamik gücü olarak değerlendirmiştir. Bu
çatışmaların ideal çözümüne yönelik çocukluk döneminin arzuları, nihaî
realite alanına yansıtılır ve Tanrı olarak okunur.
2. Din, varlığı devam ettirmek için yüceltilen değerli bir
yanılsamadır. Ancak din gerçekliğin doğru bir yorumu ya da hayatı
yaşamanın en doğru, en ahlâkî ve en mükemmel yolu olduğu gerekçesiyle
desteklenmemelidir.
3. İnsanlığın gelişimi sayesinde yanılsama yerini bilime terk edecek
ve böylece insanlık arzuların oluşturduğu dünya ile değil, gerçek
dünya ile buluşacaktır.
[1] Heije Faber, Psychology of Religion, Philadelphia: Westminster,
1975, 66-72.
[2] Karen Horney, New Ways in Psychoanalysis, New York: W. W. Norton,
1939, 18.
[3] New Ways in Psychoanalysis, 18.
[4] Bu yüzden “Derinlik Psikolojisi” sık sık “Psikanaliz” ile aynı
anlamda kullanılır.
[5] Horney, New Ways in Psychoanalysis, 18.
[6] Freud bu görüşünde Alman fizikçi Hermann Helmholtz’un enerjinin
korunumuna dair görüşünden etkilendi. Bkz. C. S. Hall, A Primer of
Freudian Psychology, Chicago: World, 4.
[7] Horney, New Ways in Psychoanalysis, 18.
[8] Temel Freudyen kavramlar için bkz. Calvin S. Hall, A Primer of
Freudian Psychology.
[9] Bkz. Freud, “Obsessive Acts and Religious Practices” Collected
Papers, C. II (İng. çeviren. Joan Riviere), London: Hogarth, 1949,
25-35.
[10] Bkz. New Introductory Lectures, (İng. Çev. W. J. H. Sprott) New
York: W. W. Norton, 1933, 219.
[11] Bkz. The Future of an Illusion, (İng. çeviren. W. D. Robson-Scott,
ed. James Strchey), Garden City: Doubleday, 1964, 47-53.
[12] Bkz. New Introductory Lectures, 216-24, ve Civilization and Its
Discontents, (ed: James Strachey), New York: W. W. Norton, 1962, 13.
[13] Ernest Jones, The Life and Work of Sigmund Freud, c. 3, New York:
Basic Books, 1957, 352.
[14] Freud, Leonardo da Vinci and a Memory of His Childhood, (İng.
çeviren. Alan Tyson), New York: W. W. Norton, 1964, 73.
[15] Peter A. Bertocci, “Psychological Interpretations of Religious
Experience”, Research on Religious Devolopment, (Ed. Metron P.
Strommen), New York: Hawthorn, 1971, 14.
[16] Freud “Yaşayan Tanrı’nın Doğuşu” ifadesini Ana-Maria Rizzuto’nun
The Birth of the Living God (Yaşayan Tanrı’nın Doğuşu) isimli kitabına
atfen kullanmaktadır. Bkz. Ana-Maria Rizzuto, The Birth of the Living
God: A Psychoanalytic Study, Chicago: University of Chicago Press,
1979, 29-37; 54-84.
[17] Ana-Maria Rizzuto, The Birth of the Living God: A Psychoanalytic
Study, 25.
[18] Ana-Maria Rizzuto, The Birth of the Living God: A Psychoanalytic
Study, 77.
[19] Ana-Maria Rizzuto, The Birth of the Living God: A Psychoanalytic
Study, 80.
[20] Ana-Maria Rizzuto, The Birth of the Living God: A Psychoanalytic
Study, 81.
[21] Freud burada Heine’nin şiirinden alıntı yapmıştır.
[22] Ana-Maria Rizzuto, The Birth of the Living God: A Psychoanalytic
Study, 92.