Batı dünyasının en büyük kültlerinden (ki artık yeni bir din olma
aşamasına geçmiş bulunuyor)birisi olan Scientologistler, 1954
Şubat’ında, Los Angeles’te, 1911 Tilden, Nebraska doğumlu, Lafayette
Ronald Hubbard ve on sekiz havarisi tarafından kuruldu. Hubbard, iki
yüzden fazla bilim–kurgu, gerilim, polisiye, macera romanı ve bir o
kadar da makalesi olan bir yazar. “Dianetics” ve “Scientology”
araştırmalarının temelini 1938’de kaleme aldığı “Excalibur” başlıklı
makalesi teşkil etmektedir. “Excalibur,” efsanevi Britanya Kralı,
Yuvarlak Masa şövalyelerinin başı King Arthur’un kayadan çekip
çıkarttığı güç sembolü bir kılıcın adı. Bizim kültürümüzdeki, örneğin,
“zülfikâr” olarak düşünülebilir.
Akımın Kurucusu L.Ronald Hubbard
Scientologistler, “Zihin Kontrolü”nü “Auditor” dedikleri “Denetçi”ler
aracılığı ile uyguluyorlar. Denetçiler, külte katılmak isteyenlere
kişiye–özel istişare programları hazırlıyorlar. İstişarenin amacı,
taliplinin hayatını gözden geçirmesi, kendisiyle yüzleşme yeteneği
kazanması. Üye adayı, böylece hayatına damgasını vurmuş olan
enigmaların/olayların etkisinden kurtuluyor ve “Clear” yani “Berrak”
oluyor. ‘Berraklık’ mertebesine erişen talibin bir sonraki aşaması
müridlik. Buradan “OT” dedikleri mertebeye geçiliyor. “OT” bedenini ve
zihnini terk edebilen “Thetan,” yani ruh. Thetan, “bakmadan
görebiliyor, işitmeden duyabiliyor,” vs. Bu çerçevede, Scientology’de
kitaplı dinlerin İsa dahil tüm peygamberleri ve Buda gibi diğer büyük
dinî liderler, “Berraklık” mertebesinin biraz üstüne çıkmış insanlar
olarak kabul görüyorlar. Allah’ın varlığına inandıklarını ifade
ediyorlar, ancak sıfatlarını belirtmiyorlar. Cennet, cehennem yok.
Reenkarnasyon var. “Berraklık” mertebesine ulaşan kişinin doğum–ölüm
silsilesinden kurtulacağı telkin ediliyor. Denetçi’nin uyguladığı
program, ayrıntılı ve ödünsüz. Seanslarda “Elektro–psikometre” denilen
bir özel bir aygıt kullanılıyor. “Elektro–psikometre”nin patenti Volny
Mathieson isimli bir kült üyesi tarafından 1966 yılında alınmış.
“Aygıt,” denetçiler tarafından üyelerin “ruhsal sıkıntı merkezlerini
saptamak için kullanıyor.”
Hubbard, 2. Dünya Savaşı’nda Deniz Kuvvetleri’nde görev yaptı ve hemen
ardından Gönüllüler İdaresi’ne “intihar eğiliminden” ve “ciddi olarak
zarar görmüş” hafızasından yakındı. Bununla birlikte, Hubbard orta
derecede başarılı ikinci sınıf bir bilim kurgu yazarıydı. Yıllar
sonra, kilisesinin broşürleri onu yanlış olarak savaşta harekatlar
sırasında sakatlanmış ve kör olmuş, iki kez öldüğü duyurulmuş ve
mucize sonucu Scientology sayesinde şifa bulmuş “aşırı başarılı” bir
2. Dünya Savaşı kahramanı olarak tanımlıyordu.
Hubbard, 1950’de, tarikatın kutsal metinlerinden biri olan Dianetics:
Modern Akıl Sağlığı Bilimi’ni yazdı. İçinde “dinleme” dediği kaba
psikoterapatik bir tekniği tanıtıyordu. Ayrıca konuşulan konular
geçmişlerini çağrıştırırken deride oluşan elektriksel değişimleri
ölçmek için dizayn edilmiş (“E–metre” denilen) basitleştirilmiş bir
yalan makinesi icat etti. Hubbard mutsuzluğun eski travmaların neden
olduğu zihinsel aberasyonlardan (ya da “engramlar”dan) türediğini
iddia ediyordu. E–metreyle yapılan danışmanlık seanslarının engramları
ortadan kaldıracağını, körlüğü tedavi edeceğini, hatta kişinin
zekasını ve görüntüsünü de geliştirebileceğini iddia ediyordu. Hubbard
takipçileri için her biri daha da pahalı olan yeni basamaklar üretmeyi
sürdürdü. 1960’larda insanların 75 milyon yıl kadar önce Xenu adlı
zalim bir galaktik hükümdar tarafından dünyaya sürülen ruh
kümelerinden (ya da “tetanlardan”) yapıldığı kararını yayımladı.
1967’de çalışan bir Dahili Gelir Servisi, tarikatın ana kilisesinin
vergi muafiyetini ortaya çıkardı. 1971’de bir federal mahkeme
Hubbard’ın tıbbi tezlerinin uydurma olduğuna ve E–metre dinlemenin
artık bilimsel bir müdahale olarak adlandırılamayacağına hüküm verdi.
Hubbard buna tümüyle dine yönelerek, tarikatın ilginç ayinlerine ilk
düzenleme koruması arayarak karşılık verdi. Kiliseler inşa edildi,
ayrıcalıklar “misyon”, bağışlar “sabit bağış” ve Hubbard’ın karikatür
kitabındaki kozmolojisi “kutsal metinler” oldular.
Günümüzde Scientologistler
“Scientologistler”in sekiz milyon üyesi olduğu hesaplanıyor. Üç bin
kiliseleri, yüz yirmi ülkede misyoner irtibat ofisleri var. Grubun
beyanına göre Scientology’nin 50.000 aktif üyesi bulunuyor.
Scientology, bugün 40 yaşındaki, liseden terk ve ikinci kuşak bir
kilise üyesi olan David Miscavige tarafından yönetiliyor.
Scientology Kilisesi takipçilerinden bir kısmı Hollywood’da da güçlü
bir ekip kurdu. Taraftarlar arasında ; Tom Cruise ve John Travolta,
aktrisler Kirstie Alley, Mimi Rogers ve Anne Archer, Palm Springs
işletmecisi ve göstericisi olan Sonny Bono, jazzcı Chick Corea ve
hatta çizgi karakter Bart Simpson’ın sesi Nancy Cartwright gibi
ünlülerde bulunmaktadır.
Yakın zamanlarda uzun yıllar tarikat yandaşı olan yüzlercesi – pek
çoğu ruhen ve bedenen kötüye kullanıldıklarından şikâyet ettiler –
kiliseden ayrıldılar eleştirilerini dile getirdiler. Bazıları
Scientology kilisesini dava etti ve kazandı; diğerleri 500.000 $’lık
kefaletlerle davadan vazgeçtiler. Pek çok davada yargıçlar kiliseyi
“şizofren ve paranoyak” ve “ahlaksız, fesat ve tehlikeli” olarak
etiketlediler. Günümüzde halen akımın bir çok üyesi finansal yolsuzluk
yapmakla (bu yolsuzlukların miktarı bazen 500 milyon $ civarındadır)
yargılanırken bir yandan da akım gittikçe güç kazanmakta taraftar
sayısını arttırmaktadır.
MELAMİYYE
Bir İslamiyet dini hareketidir. Melâmet, sözlükte kınamak, ayıplamak
ve sitem etmek manalarına gelir. Melâmîlik yoluna bağlanan kimseye de
"Melâmî" denir.
Melâmîliğin bir tarikat olduğunu söyleyenler yanında; kuralları belli
bir tarikat olmadığını, her türlü gösterişten ve dünya kaygısından
uzak kalmayı benimseyenlerin genel adı olduğunu ileri sürenler de
vardır. Melâmîliğin bir tarikat olmadığı düşüncesi, kurucusunun ve
kuruluş tarihinin bilinmediğinden dolayıdır. Birinci dönem Melâmîlik,
Melâmetiye adıyla tanınır. İlk defa Nişabur'da hicrî III. asrın
başlarında Ebu Salih Hamdun b. Ahmet b. Ammâr el-Kassâr, Melâmîliğin
yayılmasında büyük rol oynamıştır. Melâmîlik, Hamdun Kassar'dan önce
varsa da, bir tarikat haline onun zamanında gelmiştir.
Melâmîlikte Muhyiddin İbnü-l Arabî'nin Vahdet-i Vücud görüşünün derin
etkisi vardır. Melâmîler kaçınılması mümkün olmayan cemaatle namaz
dışındaki ibadetlerini ve Allah'a yakınlıkla ilgili hallerini halktan
gizlerler. Bunları açığa çıkarırlarsa kendilerini kınarlar. Gerçek
durumlarını sezdirmemek için halk içinde sıradan bir insan gibi
giyinip kendilerini belli etmeden yaşamaya çalışırlar. Görünüş ve
gösterişe değer vermezler. İnsanlara yalnız kötü taraflarını gösterip
iyiliklerini gizlemede çok ileri gittiklerinden, çevresindekiler
onları kusurlu kimseler sanarak ayıplar ve kınarlar. En
hoşlanmadıkları şey, kibir ve gösteriştir. Bu kötü huylardan korunmak,
Melâmîlikte bir kuraldır. Özel giysileri ve tekkeleri yoktur.
Melâmîler kimseye dertlerini açmazlar.
Çünkü kula ihtiyacı bildirmek, muhtaçtan yardım istemektir. Bu sebeple
ihtiyacı Allah'tan dilemek ve Peygamber'in yolundan gitmek, kulluğun
iki esasıdır. Birbirlerinin yardımına koşarlar. Bu konuda Hamdun
Kassar; "Mümin, kardeşi için gece kandil, gündüz asa olmalıdır" der.
Melâmîlik başta Mevlevîlik olmak üzere IV. asrın sonlarında oluşmaya
başlayan, V. ve VI. asırlarda gelişen tarikatları etkilemiştir.
Melâmîlik tarihi bakımından üç devreye ayrılır.
1. Devre: Kassariye Melâmîliği. Hamdun Kassar'a ait olan ve
Melâmetiyye denen ilk devre melâmîliği. Hicri III. yüzyılda Nişabur'da
ortaya çıkmıştır.
2. Devre: Bayramiyye Melâmîliği. İlk devre melâmîliği zamanla bâtınî
grupların Melâmîliğe girmesiyle asıl sağlığını kaybetmiştir. Bunun
yerini, hicri IX. asırda Bolu Göynük'de Hacı Bayram Veli ile ortaya
çıkan ve ilk Melâmîlerin bütün özelliklerini taşıyan Bayramî
Melâmîliği almıştır. Anadolu'da Melâmîliğin yayılması, Hacı Bayram
Velî vasıtasıyla olmuştur.
3. Devre: Nuriyye Melâmîliği. Seyyid Muhammed Nur el-Arabî'ye ait olan
bu kol, hicri XIII. asırda Üsküp'te ortaya çıkmıştır.
Bu sayfanın hazırlanmasında A. ARI 'nın “Sevde” sitesindeki Melamiyye
adlı yazısından yararlanılmıştır.
MÜŞEBBiHE
Allah'ı yarattıklarına benzeten İslamiyet dini hareketidir.. Cehm b.
Safvan (öl. 128/746) Allah'ın sıfatlarını inkâr edip tatile saptıktan
sonra buna bir tepki olarak Allah'ı insanlara benzetme hareketi
başlamıştır.
Abdu'l-Kahir el-Bağdadî (öl. 429/1037). Müşebbihe'yi iki kısma ayırır.
Biri; Allah'ın zatını O'nun dışındakilere benzetmiştir. Öteki ise;
O'nun sıfatlarını, O'nun dışındakilerinin sıfatlarına benzetmiştir
(el-Bağdadî, el-Farku Beyne'l-Fırak, Beyrut (t.y.), s. 225). Allah'ın
zatını insanlara benzetenlerden, Abdullah b. Sebe' Ali'yi ilâh olarak
vasıflandırmıştır. Müşebbihe'nin bir çok fırkaları vardır. En
meşhurları ise, Hişâmiyye fırkasıdır. Müşebbihe denildiğinde ilk akla
gelen bu fırkadır. Bu fırkanın ilk kurucusu Hişâm b. el-Hakem'dir.
Daha sonra gelen Hişâm b. Sâlim el-Cevâlikî de aynı yolu izlemiştir.
Hişâm b. el-Hakem, Mutezilî Ebu'l-Hüzeyl ile aralarında geçen bir
tartışmada Allah'ın cisim olup boyutlarının bulunduğunu, boyunun kendi
karışıyla yedi karış olduğunu iddia etmiştir (Şehristânî, a.g.e., II,
21).
Hişâm; İslam Peygamberinin "Kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır"
"Senin benim yanımda durumun, Hârun'un Mûsâ'nın yanındaki durumu
gibidir. Ne var ki benden sonra peygamber yoktur". "Ben ilim şehriyim,
Ali de onun kapısıdır" gibi sözleriyle Ali'yi kendisinden sonra halife
tayin ettiğini iddia etmiştir. Ayrıca Ali'nin masum olduğunu, yanılma
ve bilgisizlikten, gafletten tamamen uzak bulunduğunu ileri sürmüştür
(el-Malatî, Ebu'l-Huseyn Muhammed b. Ahmed, et-Tenbih ve'r-Redd alâ
Ehli'l-Ehvâi ve'l-Bida ; Beyrut 1968, s. 25).
Allah'ın sıfatlarını insanların sıfatlarına benzetenler ise,
Mutezile'den Basralı ekolden bazı kimselerdir ki bunlar, Allah'ın
iradesinin insanların iradesi gibi olduğunu, Allah'ın konuşmasının da
insanların konuşması gibi ve aynı nitelikleri taşıdığını
söylemişlerdir (el-Bağdâdî, a.g.e., s, 229-230).
Gerçek Müşebbihe Allah'ın zat ya da sıfatlarını yaratıkların zat ve
sıfatlarına benzetip bunların aynı niteliklere sahip olduğunu söyleyen
fırka olmakla birlikte; bir takım mütâlaalarla ban fırkalar
diğerlerini Müşebbihe olmakla şuçlamışlardır. Meselâ, Mutezile, Ehl-;
Sünnet mensuplarını âhirette Allah'ın görüleceğini söylemeleri ve
Allah'ın sıfatlarını kabul etmeleri sebebiyle Müşebbihe olmakla
suçlamışlardır. Onlara göre Allah'ın görüleceğini söylemek, aynı
zamanda Allah'ın cisim olduğunu, belli bir mekânda ve belli bir yönde
olduğunu söylemekle eş anlamlıdır ve bu sebeple de Allah'ın
görüleceğini söyleyenler
Müşebbihedir. (İbnu Ebi'l-Hadîd, Şerhu Nehci'l-Belağe, Beyrut (t.y.),
I, 19)
Müşebbihe mezhebi taraftarları İslam dinine mensup bazı kişiler
tarafından sapkınlıkla
suçlanmaktadırlar..
Bu sayfanın hazırlanmasında M.S.ŞİMŞEK 'in “Sevde” sitesindeki
Müşebbihe adlı yazısından
yararlanılmıştır.
Şeyhilik
Kurucusu Şeyh Ahmed Ahsa (öl.1827) olan İslami tarikat. Onun inancına
gör imamlar tanrısal kimselerdir, onların gövdeleri ölümlü, tinleri
ölümsüzdür.Gövdenin ölümü yokluk değil dağılmadır, tinde dağılma
yoktur. Tanrısal bir töz olduğundan bütündür. Bütün bilgiler İmam’ın
gönlündedir, İslam dininin benimsediği önsüz yazgı, levh-i mahfuz
denen saklı belge İmamın gönlüdür, orada tüm nesneler önceden kurulmuş
düzen gereği vardır.
Bu düzen Kuran, imama tanrısallık kazandıran tözdür, açıkçası
tanrı’dır. Tin ölümle daha iyi, daha yetkin bir gövdeye geçer, orada
sonsuzca kalır. Bu dünyanın dışında başka bir dünya, ahiret yoktur.
İnsanlar bu konuda imama uymadığından yanılmıştır.
Kaynak : İ.Z.EYÜBOĞLU
VEHHABILIK
Es-Seyhu'n-Necdî lakabıyla bilinen Muhammed bin Abdülvehhab'in (d.
1703 Uyeyne - ö.1787 Deriye, Riyad) düşünceleri çevresinde oluşan
dinî, siyasî hareket. Harekete Vehhabilik adi karşıtlarınca
yakıştırıldı. Hareket içinde yer alanlar, kendilerine Muvahhidun (tevhidciler)
derler ve Hanbelî mezhebini Ibn Teymiye yorumuna uygun biçimde
sürdürdüklerini söylerler. Vehhabilik bir inanç hareketi olarak
başlamakla birlikte, kısa zamanda siyasî bir nitelik kazandı. Arap
yarımadasında etkinlik kurarak devlet durumuna geldi. Günümüzde, Suudi
Arabistan’ın resmî mezhebi durumundadır.
Muhammed Ibn Abdülvehhab'in düşünceleri, Deriye Emiri olan Muhammed
bin Suud ile tanışmasıyla (1744) siyasi bir hareket niteliği kazandı.
Ibn Abdülvehhab, Deriye'de düşüncelerini Emir Muhammed'in gücü ile
yayarken, Emir Muhammed bu düşüncelerle Arabistan'a hakim olma
imkânını kazanıyordu. Çünkü Ibn Abdülvehhab, insanların şirk içinde
bulunduğunu, bunların mal ve canlarının kendisine inanan kişilere
helal olduğunu söylüyor, Emir Muhammed bu fetvanın getirdiği ganimet
olgusuyla yandaşlarını çoğaltıyor, gücünü artırıyordu. Ibn
Abdülvehhab'in ölümünden sonra hareketin siyasî niteliyi daha da
ağırlık kazandı. Muhammed bin Suud döneminde başlayan toprak kazanma
faaliyetleri, ölümünden (1766) sonra oğlu Abdülaziz zamanında da
sürdürüldü.19. yüzyılın baslarına gelindiğinde (1811) Vehhabilik adına
hareket eden Suud Emirliği Halep’ten Hind Okyanusuna, Basra Körfezi ve
Irak sınırından Kızıl Deniz'e kadar yayılmış bulunuyordu.
Vehhabilik hareketinin Osmanlılar için önemli bir sorun durumuna
gelmesi üzerine II. Mahmut, Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşayı
sorunu çözmekle görevlendirdi. Mehmet Ali Pasa, oglu Tosun
komutasındaki orduyla Mekke, Medine ve Taif'i Vehhabilerin elinden
kurtardı (181213). Daha sonra bizzat Emir Abdülaziz’in üzerine yürüdü.
Emir Abdülaziz’in ölümü (1814) üzerine Vehhabiler ağır bir yenilgiye
uğradı. Nihayet Mehmet Afi Pasa'nin kumandanı İbrahim pasa,
Abdülaziz’in yerine geçen oğlu Abdullah ve çocuklarını esir ederek
İstanbul’a gönderdi. Bunların İstanbul’da asılarak öldürülmeleri
(17.12.1819) ile Vehhabilik hareketinin ilk dönemi kapandı.
Savaş sırasında kaçarak kurtulmayı başaran Suud hanedanından Türki bin
Abdullah, Necd bölgesinde yeniden faaliyete girişerek 1821'den 1891'e
kadar sürecek ikinci Vehhabi devletini kurmayı başardı. Daha sonraları
bir takım çekişmeler olmuşsa da Suud hanedanından Abdülaziz bin Suud,
Vehhabi devletini yeniden kurdu (1901). Hindistan İngiliz yönetiminin
de desteğini sağlayan Abdülaziz bin Suud 26 Aralık 1916 tarihli
anlaşma ile İngilizlerce Necd, Hasa, Katif, Cubeyl ve kendisine bağlı
diğer bölgelerin hükümdar olarak tanındı. Bu anlaşmaya göre Abdülaziz,
bu yerleri kendisinden sonra miras yoluyla çocuklarına bırakacak ve
kendisinin seçtiği veliaht da İngilizlere bağlı kalacaktı.
Osmanlıların yenik düşmesiyle sonuçlanan.1. Dünya Savaşı’nın
arkasından Vehhabiler Hail, Taif, Mekke, Medine ve Cidde'yi de ele
geçirdiler (1921-1926). Abdülaziz bin Suud, Necd ve Hicaz Kralı olarak
kabul edildi (1926). 20 Mayis 1927 tarihinde İngiltere ile yapılan
Cidde anlaşmasının arkasından da tam bağımsızlığını ilan etti. Böylece
Abdülaziz bin Suud, Suudi Arabistan Kralı olarak tüm Hicaz’ı
egemenliği altına altı. Bu devlet, Suudi Arabistan Krallığı adıyla
varlığını sürdürmektedir.
İnançları
Vehhabiliğin din anlayışı, Muhammed bin Abdülvehhab'in üzerinde önemle
durduğu tevhit (Allah’ın birlenmesi) konusundaki yorumu çevresinde
toplanır. Ibn Abdülvehhab'a göre tevhid, kullukta Allah’ı bir
tanımaktır. Tevhid kelimesini (lâ ilâhe illallâh) söylemek Allah'tan
başka tapınılan şeyleri tanımadıkça bir anlam taşımaz. Allah kalple,
dille ve davranışlarla birlenmelidir. Bunlardan birisinin eksik olması
durumunda kişi Müslüman olamaz. Tevhid üçe ayrılır. İlki, Allah’ı isim
ve sıfatlarında birlemek (tevhid-i esma ve sıfat), ikincisi Allah’ı
Rablıkta birlemek (tevhid-i rububiyet), üçüncüsü de Allah’ı
ilahlığında birlemektir (tevhid-i uluhiya). Allah’ı bu üç biçimde
birleme, ancak amellerle mümkündür. Buna göre Kur'an ve Sünnetin
dışında emir ve yasak tanımamak, İslam Peygamberi’nin döneminde
bulunmayan şeyleri ve tevessülü terk ederek Allah’ı birlemek gerekir.
Bu tevhide ameli tevhid denir. Herhangi bir hüküm koyucu tanımak,
Allah'tan başkasından yardim dilemek, Peygamber için bile olsa, Allah
dışındaki bir varlık için kurban kesmek, adakta bulunmak kişiyi küfre
düşürür, can ve mal dokunulmazlığını ortadan kaldırır.
Bu tevhid anlayışının getirdiği önemli sonuçlar vardır. Bunlardan
birisi, Peygamberden şefaat talebinde bulunulamayacağıdır. Şefaat,
Allah'a özel bir haktir. Bu nedenle Peygamberden doğrudan şefaat talep
etmek, onu Allah'a ortak tutmaktır. Nitekim müşrikler de Allah’ı kabul
ettikleri halde, melekleri, putları şefaatçi kabul ettikleri için
müşrik olmuşlardır. Şefaat inancı gibi yaygın olan tevessül inancı da
şirktir. Tevessül inancı, daha çok mutasavvıflar arasında yaygındır.
Bir takım şeyhlerin, velilerin hem hayatlarında, hem de öldükten sonra
tasarruf sahibi olduklarına inanılmakta, onların himmetleri dilenmekte
ve aracı kılınmaktadırlar. Bu da açık bir şirktir. Çünkü günah'in
yaratmada, yönetmede, tasarruf etmede, isleri düzenleme ve belirlemede
ortağı yoktur.
Vehhabiliğin en önemli özelliklerinden birisi de bid'adlar
karşısındaki tutumudur. Ibn Abdülvehhab'a göre Kur'an ve Sünnet'te
olmayan her şey bidattir. Bir bidat çıkaran melundur ve çıkardığı şey
reddedilmelidir. Bid'adlarin çoğu insanları şirke düşürmektedir.
Bunların başında mezarlar, türbeler ve bunların ziyaretleri gelir.
Mezarlarda yapılan ibadetler şirktir. Sevap umarak Peygamberin kabrini
ziyaret bile şirke neden olabilir. Şirke neden olmamaları için, mezar
ziyaretleri, türbe yapımı kesin olarak yasaklanmalıdır. Ölülere niyaz,
tevessül, falcılara, müneccimlere inanmak, Peygamber'in anisini
yüceltmek, hırka-i şerif, sakal-i şerif ziyaretleri yapmak, Allah'tan
başkasına ibadet etmek, şirk kosmatir. Mevfit toplantıları düzenlemek,
bu toplantılarda mevlit okumak, sünnet ya da nafile namazlar kılmak
yasaklanmalıdır. Göz değmemesi için nazar boncuğu takmak, muska
takınmak, ağaç, tas vb. şeyleri kutsal saymak, bir hastalık ya da
beladan kurtulmak, güzel görünmek vb. için boncuk, ip, hamayi gibi
şeyler takınmak, sihir, büyü, yıldız falı gibi şeylere inanmaz, iyi
kişilere, velilere tazimde bulunmak, onlara dua etmek, onlardan yardim
dilemek gibi şeyler de tamamıyla şirke neden olan bid'adlardandir.
Riya için namaz kılmak, sofuluk etmek, iyi insan gibi görünerek çıkar
sağlamak da şirktir. Cami ve mescitlerin süslenmesi, minare yapılması
da terk edilmesi gereken bid'adlardır..
Bu sayfanın hazırlanmasında A.ÖZALP 'ın “Sevde” sitesindeki Vehhabilik
adlı yazısından yararlanılmıştır.
Kaderiyye
Kader inancını reddeden düşünce ve inanç akımı. Bu adlandırma, akım
üyelerinin Allah’ın belirlediği kader yerine (İslamiyete göre) insanin
belirlediği bir kadere inanmaları ve fiilleri Allah'a değil insana
isnat etmelerinden dolayı yapılmıştır. Tam bir düşünce ve inanç okulu
durumuna gelmesini sağlayacak bir sistematiğe sahip olmayan Kaderiyye
akımınin görüşleri çeşitli kişilerce temsil edildi ve giderek Mutezile
okulunun temel tezleri arasına girerek varlığını sürdürdü.
İslam mezhepler tarihçilerine göre Kaderiyye akımına Emevi
halifelerinden Abdülmelik Ibn Mervan döneminde Haccâc tarafından
öldürülen Ma'bed ibn Halid el-Cüheni (ö.80/699) öncülük etti. Tabiûn
bilginlerinden olan ve Hasan Basri'nin derslerini izleyen el-Cüheni'nin
Kader konusundaki düşüncelerinin yaygınlık kazanmasında ünlü Mutezile
bilginlerinden Amr b. Ubeyd'in önemli etkisi oldu. Kaderi düşüncelere
yön veren etken, ilmi olmaktan çok siyasi niteliklidir. Emevilerin
yönetimlerini meşrulaştırmak amacıyla Cebr düşüncesinden yararlanmaya,
çalışmalarına karşılık, bu yönetime muhalif kişiler onların
anladıkları anlamda bir kadere, dolayısıyla onların yönetimine karşı
çıkıyorlardı. Nitekim el-Cüheni'nin öldürülmesine kader konusundaki
düşünceleri değil, Abdurrahman b. Es'as'in Emevilere karşı başlattığı
isyana katılması neden olmuştu. Mevcut yönetime karşı muhalefet,
eylemlerini Allah’ın takdiri ile açıklayan Emevilerin uygulamalarından
dolayı sorumlu olduklarını savunan tüm ilk Kaderilerin ortak
özelliğidir.
Kaderiyye inançları el-Cüheni'den sonra, Hişam b. Abdülmelik
(H.105-123) tarafından önce dili, sonra başı kestirilerek öldürülen
Gaylan b. Müslim el-Kipti ed-Dimaski tarafından daha sistemli bir
biçimde savunuldu. Bu nedenle Gaylan, Kaderiyye'nin gerçek kurucusu
sayılır. Gaylan'ın öldürülmesinden sonra Kaderiyye bağımsız bir akım
olarak varlığını sürdüremedi, ancak kadere ilişkin düşünceleri kısmen
değiştirilerek Mutezile tarafından savunuldu. Bu nedenle Kaderiyye
kimi zaman Mutezile içinde bir kol gibi görülmüş; kimi zaman da
Mutezile, Kaderiyye olarak adlandırılmıştır.
Kaderiyye bağımsız bir okul durumuna gelemediği için bir düşünce
sisteminden söz edilemez. Ancak bu akım içinde yer alan kişilerin
kader ve buna bağlı olarak insanin özgürlük ve iradesi, Allah’ın
iradesinin insanin fiilleri üzerindeki etkisi gibi konularda
birleştikleri söylenebilir. Buna göre insan özgür ve irade sahibi bir
varlıktır. Bu nedenle eylemlerinden sorumludur. Ne Allah’ın irade
etmesi ve yaratması anlamında, ne de bilmesi ve takdir etmesi
anlamında bir kader vardır. İnsan eylemini bilgisiyle kendisi seçer,
sonra iradesi ile seçtiği eyleme yönelir ve yapabilme gücüyle yaratır.
Allah bu eylemi önceden belirlemez., iradesinin bu eylemle bir ilgisi,
gücünün de ortaya çıkısında bir etkisi yoktur. Allah insanin
eylemlerini ancak ortaya çıktıktan sonra bilebilir.
Kader konusu çevresindeki bu ortak inançların dışında Kaderiyye ye
bağlanan kimi farklı görüşler de bulunmaktadır. Ne ki bunlar bir akım
olarak Kaderiyye ye değil, kaderi inançları benimseyen farklı kişilere
ait görüşler durumundadır. Mezhepler tarihine ilişkin eserlerde
Kaderiyye'den ayrılan kollara ait görüşler gibi sunulan bu düşünceler
de söyle özetlenebilir: Kaderiyye'den bazılarına göre iyi işler
(hasenât) ve iyilik (hayr) Allah’tandır, ancak kötü işler (seyyiât) ve
günahlar (masiyet) Allah'a isnad edilemez. Mufavvida adıyla anılan
bazı Kaderilere göre, insan Allah’ın hiçbir yardımı ve yönlendirmesi
(hidâyet) olmaksızın iyi olan her şeyi yapabilme gücüne sahiptir.
Allah insana yapabilme gücünü (istitaat) tam ve mükemmel olarak
vermiştir. Bu güçle insan inanmak-inkâr etmek, yemek-içmek,
oturmak-kalkmak, uyumak-uyanmak gibi istediği her işi yapabilir. Bazı
Kaderiler Allah’ın zina çocuğunu yaratmasını veya onu takdir etmesini
veya dilemesini veya onu önceden bilmesini inkâr ederler. Bunlar bütün
hayatini hırsızlık eden ve haram kılınmış şeyleri yiyen bir insanin
bunu Allah’ın rızkı olarak elde ettiğini kabul etmez ve Allah’ın helâl
olanın dışında rızk vermeyeceğini savunurlar. Kimi Kaderiler de
Allah’ın insanların ecellerini ve rızklarını belirlediğini kabul
ederler. Bunlara göre, bir insani öldüren kişi, o insanı ecelinin
gelmediği bir vakitte öldürmekle, eceline kavuşmasına engel olmuştur.
Bu durumda ölen insanin rızkı, elde edilmemiş bir durumda kalmıştır.
Başta bazı tabiûn bilgini olmak üzere çeşitli İslâm ilimlerinde isim
yapmış birçok ünlü bilgin Kaderiyye akımı içinde sayılmıştır. Bir
bölümünün sonradan Kaderi düşüncelerden vazgeçtiği söylenilen bu ünlü
isimlerden bazıları şöyle sıralanabilir: Benzeyen harfleri birbirinden
ayırmak üzere tek ve çift nokta usulünü bulan dil bilgini Nasr b.
Asım, Medineli bilgin Ata b. Yesâr, Kur'an'ın hiziplere bölünmesi
üzerinde çalışmış Halid b. Midan, başta tarih olmak üzere birçok
alanda eserler yazan Vehb b. Münebbih, ilimde Hasan Basri ile
karsılaştırılan Mekhûl, tefsir alanında otorite sayıları Katâde,
tefsirde Mücâhid'in ravisi olan Ibn Ebi Necih, ünlü tarihçi ibn ishâk,
Amr bin Fa'id, Fazl er-Rakasi, Abbad bin Mansur.
Bu sayfanın hazırlanmasında Ahmet ÖZALP 'ın Kaderiyye adlı yazısından
yararlanılmıştır.
Nacilik
İslamiyette Sünnilik inançlarının bir kısmını benmsemiş bir kuruluş –
tarikat- dur. Bu kuruluşa göre tanrı birdir, yaratıcıdır,
önsüz-sonsuzdur, ölümsüzdür. Muhammed O’nun elçisidir, ondan önce
gelen peygamberlerde tanrı elçileridir. Kur an doğru yoldur. Bütün
iyilikler tanrıdan gelir, yazgı yargı günü vardır , Ancak , insanda
tekil istenç ( cuz-i irade) bulunmaktadır. İnsan bu tekil istençle
tanrısal istence ( külli irade) katılır. Kötülük tanrıdan değil, tekil
istenci olan insanın davranışlarından kaynaklanır.
Bu düşünceleri benimsemesine karşın , Nacilik Ali’nin imam olması
gerektiğini, onun soyuna yaraştığı kanısındadır. Nacilik On İki İmam
İnancına bağlıdır. Onu sünnilikten ayıran başlıca özellik budur. Bu
nedenle Bektaşiler , kendileri Naci Topluluğu (gürüh-i naci) derler,
bu da “kurtulmuş topluluk” anlamındadır.( Naci ; kurtulmuş demektir.)
Kaynak : İ.Z.EYÜBOĞLU
Sadilik
Tarikatın kurucusu Şeyh Sadeddin Cevahirü’l-Şeybanî 1197 de Kudüs
yakınlarında doğdu, 1301 de Urfa’da öldü. Önce Kadirilik le bağlantı
sağladı, onun ilkelrini törenlerini öğrendi, sonra kendi adıyla anılan
tarikatı kurdu. Tarikatın düzenli bir kuruluş niteliği kazanmasını
sağlayan oğlu Yunus’tur. Babasının yerine geçen Şeyh Yunus tarikatı
genişletmiş, geliştirmiştir.
Sadilik ‘te “devse / üstüne basma” denen tören temel ilkedir. Toplu
törenlerde dervişler yüzü koyun yere yatar, şeyh üzerlerine basarak
geçer , kimi zaman bunu ata binerek yapar. Yüzükoyun yatan dervişlerin
üzerinden atla geçmek, onlarda benliği, kendini beğenmişliği, tutkuyu
yok etmek, alçak gönüllü kılmak içindir. Törenler toplulukla
sürdürülür, Tanrı adları anılır, şeriatın bütün kurallarına uyulur.
Sadilik ‘in ; Acizilik (Aciziye), Selamilik (Selamiye), Tağlebilik (Tağlebiye),
Vefaılik (Vefaiyye) adlı dört kolu vardır.
Sadilik ‘in İstanbulda oldukça geniş bir alana yayıldığı, yirminin
üstünde tekkesinin olduğu kaynaklardan anlaşılmaktadır.
Sadilik Kütüğü
- Hasan Basrî
- Habib Acenmî
- Davud Taî
- Maruf kerhî
- Seriüs-Sakatî
- Cüneyd Bağdadî
- Ebu Ali Ruziyarı Ahmed
- Ebu Osman Mağrii Said
- Ebu Kasım Guürgani Ali
- Ebu Bekir Kusî
- Ebul-Vefa İbrahim
- Ebu said Endülüsi
- Ebül-Medinü’l Mağribî
- Yunus Şeybanî
- Mezid Şeybanî
- Abdullah Şeybanî
- Sadeddin Cevahirü’l – Şeybanî . . .