Bazı edebiyatçıların edebiyat üzerine yazılarından alıntılar:
İlkin şöyle diyelim. Roman bize, insanları, çevreleri içinde gösterir.
Bu çevreler, yazarın ona verdiği önem ne ölçüde olursa olsun, toplumun
bir parçası ya da bütünüdür. Romancının bir hayatı var. Dünyaya bakış
açısı var. Var. Yani onun için, çevresindeki insanların
davranışlarında bir anlam var. Romancının bir hayatı var deyince,
şüphesiz anlatılacak, yazıldığı vakit, aşkla, heyecanla okunacak bir
hayat kesitini veren serüveni var demek istiyoruz. Sosyal bir öz,
roman için en sağlam temel olur görüşünü izliyenler, geniş bir okur
kütlesine dayanıyorlar. Böyle bir temele oturan yapıt, bazan
geleneklere uyarak, bu dış dünyada kendisi de rol alan bir gerçek
kahramanının anıları da olsa, bir kişinin romanı olmakla, bu kişinin
bağlı olduğu toplumun romanı da sayılır. Nihayet bir değil, bir çok
kahramanın bulunduğu, değişik hayat serüvenini birbiri ardınca ortaya
koyan romancılar, bir yığının önderi olarak görünüyorlar. Böylece
ister bir kişi üzerinde toplansın, ister bir kalabalık üzerine
yayılsın, roman türü, sosyal hayattan ayrılamaz sonucuna varıyoruz.
Ö. F. TOPRAK
Hiçbir zaman yazını dünyaya katılmışlıktan başka bir biçimde
anlamadım. Eğer dünyadan kaçarsa, hiçbir önemi kalmayacaktır yazının.
Kendimi bağımlı bir yazınla sınırladığım için sık sık kınayanlar oldu
beni. Yazın sanatı eğer her şey değilse, hiçbir şey değildir. Her
zaman sırası geldiğinde, tabii kendine özgü koşulları içinde ( ki
bunlar çok çeşitlidir), her şeye tanıklık etmesi gerekir. Öyleyse söz
konusu olacak olan "bağımsız" bir yazın değil, köklü olarak dünyanın
içinde olan, dünyaya katılmış bir yazındır.
J. P. SARTRE
Genel olarak gözlenen şudur : servetifünun döneminden bugüne edebiyatı
baskı altına alan yönetim dönemlerinde yan yolların kaçamakları
uygulanmış; özgürlüklerin sağlandığını sandıran dilimlerde öncü
eserlerin gür sesi duyulmuştur. Ne var ki en sakıncasız girişimlerin
bile cezalandırıldığı dönemler de vardır. Bilinç altı bir sakınışla
zamana ve ortama uyarlanan edebiyat, sıkı dönemlerde biçim
özelliklerine eğilmeyi yeğleyerek oyalanır; özgürlük hakları verildiği
zaman gerekli toplumsal özle dolar. Tanzimattan bu yana küçük
taklitlerden, siyasal kavramların yeniliğinden, ölçü ve ayak
tartışmalarından, türler kopyacılığından, edebiyatın dayanacağı dili
arayıştan, ülkü ve inançlar karışıklığından doğan çeşitli aşamalar
yaşanmıştır.
Yağmur ATSIZ
Doğrudur, şairin işine karışılmaz; yalnız şu var ki dil, bir toplumun
içinde yaşayan insanların birbirleriyle anlaşmak ihtiyacından
doğmuştur. Böyle bir görevi olan dili - yazılan şiir de olsa; şiir,
dil içinde bir dil yaratmak da olsa - anlaşılmamak için kullanmak
olmaz. Çünkü şiiri yaşamak, okuyucuyla şiirin kaynaşmasıdır. Bu
bakımdan, şairin yazdığı yalnız kendisinin değil, bir o kadar da
okuyucunundur. Şairin yazdığını bastırması da bunu gösterir. Non-figuratif
resmin sebeb olduğu, karanlık ve soyut şiirleri, anlar görünen birkaç
kişinin dışında, kimse anlamıyor.
Suut Kemal YETKİN
Benim şurada, şu anda, belirli bir nedenden ötürü duyduğum öfke,
şüphesiz öfkenin bir örneğidir; bunu öfke olarak tanımlayan kimse de
gerçeği söylemiş olur. Ama bu yalnızca öfke değil, ondan çok öte bir
şeydir; şimdiye kadar hiç duymadığım, belki de hiç duymayacağım,
özelliği olan bir öfkedir. Bu duygunun bilincine varmak yalnızca
duygunun öfke olduğunun değil, özel çeşitten bir öfke olduğunun
bilincine varmaktır... duygunun bilincine varmak, bütün özelliklerinin
bilincine varmak; duyguyu dile getirmekse, duygunun bütün
özelliklerini dile getirmektir. Bundan ötürü, işini biliş derecesine
göre bir şair, elinden geldiğince duygularını genel çeşitten örnekler
olarak adlandırmaktan kaçınır; kendi duyduklarını benzeri duygulardan
ayırıp somutlaştıracak deyimleri bulup dile getirmek uğruna büyük
zorluklara katlanır.
R. G. COLLINGWOOD
Bugün " edebiyatın (sanatın) işlevi nedir? " sorusuna ne cevap
verilebilir? Edebiyatın gördüğü işleve bakarsak pek çok şey
sayabiliriz; bilgi vermek, ahlak bakımından eğitmek, milliyetçilik
duyguları uyandırmak, zevk vermek v.b. Edebiyat, saydığımız bütün bu
şeyleri yapabilir ve yapmıştır da, fakat bazı estetikçilere göre
bunlardan bir tanesi edebiyatın asıl kendine özgü işlevidir ve sanatı
sanat yapan özelliğin bu işlevde aranması doğrudur. Söz konusu işleve,
zevk verme, estetik duygu veya heyecan uyandırma gibi adlar verilir.
Sanat eserini biz okumaktan zevk aldığımız için okuruz. Gerçi
okuduğumuz eser bizde başka etkiler meydana getirebilir: belki eğitici
rolü olur, belki kötü fikirler aşılar, bazı duygulardan arındırabilir
(katharsis), uyku kaçırabilir v.b. Ne var ki bunlar sanatın sanat
olarak yaptığı etkiler değildir, sanatı zevk için okumanın sonucu
olarak meydana gelebilecek yan etkilerdir.
Berna MORAN
Çünkü edebiyatımız yıllarca, fransız edebiyatının, estetik ilkelerinin
tesirinde kalmıştır ve o ilkelere göre ürünlerini vermiştir. (....)
Gerçekten siyaset ve idare hayatımızda başlayan batı eğilimli Tanzimat
hareketi bütün düşünce ve edebiyat hayatımızda kendini göstermekten
geri kalmamış, batı diye de Fransa'yı örnek almıştır.Fransa ile
ilişkiler kurmak, onun dilini, edebiyatını öğrenmek suretiyle,
edebiyatımızın darlığını, kuruluğunu kavramak ve onun baskısından
kurtulmak mümkün olacaktı. Böylece sanat ve edebiyat reformu, siyasal
ve sosyal reformla birlikte kendini gösterdi, ilk ağızda çeviri işine
hız verildi. Çevrilen eserlerin isabetle seçildiği, çevirilerin
başarılı olduğu elbette söylenemez. Ama böyle de olsa yeni görüşler
getirmesi ve yazarlara yeni örnekler vermesi bakımından bu çevirilerin
önemi küçümsenemez. Ancak bu çeviriler iledir ki bakışlar soyut bir
dünyadan canlı bir dünyaya, insana ve insan ruhuna yönelmeye başlıyor,
roman ve tiyatro gibi realitenin gözlemine büyük bir yer veren yeni
türler doğuyor.
Suut Kemal YETKİN
"Şiiri altalta getirilmiş uyaklar topluluğu sananlar olduğu gibi, onu
salt okul kitaplarında görmüş olanlar da var. Buna şaşmamak gerek.
Öyle ki, bir kesim hala şiirin içki evlerinde yazıldığını sanıyor. Bir
kesim de, aşırı duygusal durumların doruğunda "ilham perisi"yle."
Yunus Koray
"Peki ama nedir bu ilk düşünce, bu tohum?Bizcesi, kimi yerde bir
sözcük sağanağıdır. Ozan şiirini düzerken bu ilk mayaya dört elle
sarılır. Onu karaların ve denizlerin başbuğu yapmak için dizelerini,
boyuna, sağdan soldan çekeleyip durur. Bu ilk düşünce -buna ilk dize
de diyebiliriz- başka dizelere yol vermeyen bir çıkmaza saplansa da
ozan ondan yine de vazgeçmez. İlikten düşmüş dizeler katacağına, onu
bir başına bırakır. Onuruna kara düşürmez. Ozanlardan geriye kalan
savruk kağıtlar (evrak-ı perişan) arasında böyle ipini koparmış
dizelere rastlanması bundandır.Ne ki şiir, yana yana dönen bir donanma
fişeğidir. Kimi zaman çok başka birşey olur. Ozan ilk mayanın
şenliğinde yüzerken, yeni mayalara rastlar. Rastlayınca da eskisini
dehleyip yenilerine el atar."
Salah Birsel
"Aşık olmak güzel şey. Fakat aşk şiiri yazmak dünyanın en zor şeyi,
hele insan sahiden aşıksa bu zorluk iki misli, bin misli
artıyor.""Edebiyat dili, hel şiir dili hayallerle, teşbihlerle falan
ortaya çıkar, ancak böyle bir dil şiir dilidir demek ne kadar
yanlışsa, tersini kabul etmek de o kadar yanlıştır."
Nazım Hikmet
"Öbür yandan, toplumumuzdaki düşünsel eksikliğin gölgesi sanatımızın
üstünden daha kalkmış değil. İşin bilimsel yönüyle uğraşanlarır
eğildikleri konular çocuksuluktan öteye gitmiyor. Sanatsal yönüyle
uğraşanların ise bilimsellik şöyle dursun, keyiflerince
davranmalarının yanı sıra, ne yaptıkları belli değil."