Çağının Türk dili,Türk kültürü,sosyal hayatı ve toplumun özellikleri
bakımlarından eşsiz bir eseri olan Divanü Lügati't-Türk: Büyük ve çok
yararlı bir sözlük niteliğindedir. Divanü Lügati't-Türk en güçlü
ihtimal ile yazılışı,1072 tarihinde tamamlanmış bir sözlüktür. Divanın
nerede kaleme ele alındığı,Kaşgarlı'nın onu yazarken hangi şehrede
oturmakta olduğu hususunda da kesinlik yoktur. Yalnız Kaşgar
Türkçesinin hakim olduğu bir alanda vücude getirilmiş olduğu ileri
sürülür. Divanü Lügati't-Türk,Türk dilini özellikle Araplara öğretmek
amacını gütmektedir. Eserin Arapça olarak telif edilmiş bulunması da
bunun bir delilidir. Eserdeki Türkçe kelime sayısı 7500'den daha fazla
olarak tespit edilmiştir. Eserde Türkçeleşmiş gözüken bazı yabancı
asıllı sözlerinde bulunduğunu gözden uzak tutmamak gerekir.
Mahmut,Türkçe kelimelerin ne anlama geldiğini ve nasıl kullanıldığını
göstermek amacıyla bir çok Türkçe cümle ve ibareyi eserine
geçirmiştir. Divanü Lügati't-Türk önce Kilisli Rıfat tarafından
Türkçe'ye çevrilmişse de,bu tercüme basılmamıştır. Kitabın tercümesini
başkaları da denemiştir. Sonunda Besim Atalay ve Türk Dil Kurumu
uzmanlarınca üç cilt halinde Türkçe'ye çevrilmiş ve T.D.K. tarafından
yayınlanmıştır.
Divanü Lügati't-Türk yayınladığı tarihten başlayarak Türkologlarca
büyük ilgi ile karşılanmış ve bu konuda bir hayli araştırma ve
inceleme yayınlanmıştır. Sonuç olarak diyebiliriz ki: Kaşgarlı
Mahmut'un Türk dili,Türk kültürü,Türk dünyası bakımlarından eşsiz bir
değere sahip bulunan ve tükenmez bir inceleme kaynağı niteliğini
korumakta olan Divanü Lügati't-Türk eseri üzerinde daha bir çok
araştırma yapılabilir.
KUTADGU BİLİG
Kutadgu bilig tabiri onun muhtevasını da adeta dile getirmektedir.
İnsana her iki dünyada gerçekten kutlu olmak,mutlu yaşamak için
gerekli yolu göstermeyi amaçlayan bu kitap, aruz vezni ile
yazılmıştır. Nazım şekli mesnevidir. Ancak pek az miktarda
dörtlüklerde vardır.
Kutadgu Bilig'in Karahanlılar çağının siyasi ve kültürel bakımdan
önemli bir merhalesini temsil eder. Kutadgu Bilig,alegorik bir
münazara karakterindedir. Münazaranın kahramanları dört kişiden ibaret
olmakla beraber,genel olarak ağırlık noktalarını,iki kişi arasındaki
konuşmalar temsil ve teşkil eder. Kutadgu Bilig,dil özellikleriyle
olduğu kadar düşünce derinliği ve zevk inceliğiyle de yeni bir çığır
açan şaheserlerdendir. Türk edebiyatında ondan daha eski manzum
mesnevimiz yoktur. Türk dilini İslami ilk büyük abidesi olduğu
nisbette,Türk edebiyatının da geçmişi geleceğe bağlayan güçlü bir
kültür mirasıdır.
Kutadgu Bilig,hem devlet teşkilatı,hem de toplumdaki fertler ve
onların toplum içindeki mevkileri ve görevleriyle ilgilidir. Eserin
temelinde kamil insan kavramı yatmaktadır. Özellikle insanı geliştiren
ve güçlendiren faziletler dikkati çeker: Bilgi edinmek,okumak,güzel
yazmak,çeşitli bilimlere vukuf,sevilen milli sporlara ve maharetlere
değer vermek başta gelir. Kutadgu Bilig'de tasvir edilen hayat ve
idealleştirilen kişiler,sadece şairin devrindeki hayat ve şahsiyetler
değildir. Ondan çok daha önceki bir zamana aittir.
Bir yönü ile bir nasihatname niteliğinde olan Kutadgu Bilig,başka yönü
ile de bir siyasetname karakterindedir.
TÜRK EDEBİYATI
Türkçe'nin ilk devresi hakkında açık ve kesin bir bilgi yoktur. İlk
devrede Ana Türkçe ve daha sonraki devresinde İlk Türkçe adı
verilmektedir. Bu devrelerden bugüne örnek kalmamıştır. Ana Türkçe
farazî bir devredir. İlk Türkçe devresi, tarih sahnesinde görüldüğümüz
zamana aittir. İlk Türkçe devresi; Büyük Hun İmparatorluğu zamanındaki
Türkçe'dir. Bu devreden elimize herhangi bir örnek geçmemiştir. Hun
devrinde söylenmiş bâzı şiirleri Çince metinlerden öğrenmek mümkündür.
Vesikalara dayanan devre; Eski Türkçe adı verilen devrededir. Bu
devrede milâdın başlangıcından II. asra kadar devam etmiştir. (Eski
Türkçe denince ilmî araştırmalarda II. asır akla gelir.) Türkçe'nin
tarihî gelişmesi üç devreye ayrılmaktadır.
1- Eski Türkçe devresi : Başlangıçtan, II. asra kadar.
2- Orta Türkçe devresi : II. asır - 13. asır arası.
3- Yeni Türkçe devesi : 13. asır - 20. asır arası.
1. ESKİ TÜRKÇE DEVRESİ: Bu devrenin bilinen ilk metinleri 8. yüzyılda
dikilmiş olan Orhun anıtlarıdır. Bu devre de içinde ikiye ayrılır.
a) Göktürkçe : Kendi yazımız olan Göktürk alfabesi kullanılmıştır.
Bugüne kadar gelen en eski metindir. Göktürk yazısı ile yazılmış
anıtlardır.
b) Uygurca : İslâmiyet'ten önceki bu Eski Türkçe devresinin Göktürk
yazıtlarından sonraki yazılı ürünleri Uygur Türkçesi metinleridir.
Uygur Türkleri; Göktürklerin millî yazı dillerini bırakmış İranlılarla
akraba olan bir kavim Soğdların yazısını ve Mani-Buda dinlerini kabul
etmişlerdir. Eski Türkçe devresinin ikinci bölümünü teşkîl eden Uygur
Türkçesi ile yazılmış eserler dinî mahiyettedir.
2. ORTA TÜRKÇE DEVRESİ: Bu devrede gerek Türk dilinde, gerek Türk
kültüründe önemli değişmeler olmuştur. 10. asırda İslâmiyet resmen
kabul edilmiş ve yazı olarak Arap harfleri alınmıştır. Bu devrede
Karahanlı devletinin bulunması dolayısıyla Karahanlı Türkçesi de
denmektedir. İslâmiyet'ten sonraki Türk edebiyatının ilk eseri Kutadgu
Bilig'dir.
11. asırda yeni yazı dillerinin meydana gelem temayülü gösterdiği bir
çağdır. Eski Türkçe devresindeki yazı dilinin ve bunun son safhası
olan Uygur Türkçesi'nin bir devamı sayılmakla beraber zamanında
Hakaniye Türkçesi diye adlandırılan Karahanlı Türkçesi, Doğu Türkçesi
yazı dilinin başlangıcı olarak da kabul edilmektedir. Doğu, Batı ve
Kuzey Türkçeleri olarak 13. asırdan itibaren ortaya çıkmaya başlayan
yeni yazı dilleri devresi ile Eski Türkçe devresi arasındaki bu
döneme; Orta Türkçe devresi veya geçiş devresi denmektedir.
3. YENİ TÜRKÇE DEVRESİ: 11. asrın yeni yazı dillerinin meydana gelme
temayülü göstermeye başladığı Orta Türkçe devresini açıklarken işaret
etmiştik. 13. asır sonlarına doğru, Doğu ve Batı Türkçe arasında yeni
ve birbirinden farklı yazı dilleri meydana gelemeye başlamıştır. Doğu
Türkçesi, Eski Türkçe'nin ve Karahanlı Türkçesi'nin bir devamı olarak
ortaya çıkmıştır. Doğu Türkçesi, Orta Asya müşterek Türkçesi demektir.
Batı Türkçesi, Oğuz Türkleri'nin konuşma diline dayanmaktadır. 13.
asırdan itibaren yazı dili olarak kullanılmıştır. Batı Türkçesi iki
koldan gelişmiştir. Bunları Osmanlı Türkçesi ve Azerî Türkçesi kabul
edebiliriz. Bunlar arsındaki fark 15. asrın sonlarında görülmüştür.
Daha önce her iki yazı dili de aynı özellikleri taşımıştır. Doğu
Türkçesi'nin bir de Kuzey kolu vardır. 15. asra kadar devam etmiştir.
Doğu Türkçesi ile ilgili Kuzey Türkçesi'ni Kıpçak Türkleri'nin
kullandıkları yazı dili oluşturmuştur. Kıpçak Türkçesi mahsullerine,
Kuzey Afrika'da ve Mısır'da rastlanmaktadır. Daha sonra Kıpçakça,
Oğuzca unsurlar alarak Batı Türkçesi ile birleşmiştir. Çağatayca
öncesi, Doğu Türkçesi adı da verilmektedir. Çağatay Türkçesi 15.
asırda edebiyat dili olarak Ali Şîr Nevaî tarafından kurulmuştur. 16.
asırda Babür Şah Çağatay Türkçesi'nin büyük temsilcisidir. 17. asırda
da Çağatay Türkçesi ile yazılmış bâzı eserler bulunmaktadır. Çağatay
Türkçesi'nin yerine Özbek yazı dili gelmiştir. Kuzey Türkçesi olarak
Kıpçak Türkçesi'nden sonra Kırım ve Kazan Türkçesi'nin devam ettiğini
görüyoruz. Batı Türkçesi iki koldan gelişmiş ve böylece bir edebiyat
oluşmuştur. Osmanlı; Türkiye Türkçesi'nin tarihî devresini teşkil
etmiştir.
Bugün yeni Türkiye Türkçesi kullanılmıştır. Azerî Türkçesi ise Kuzey
ve Güney olmak üzere iki kolda gelişmiştir. Doğu Anadolu halk ağızları
lehçe itibari ile Azeri Türkçesi'ne yakındır. Böylece Teni Türkçe
devresi 13. asırdan 1908'e kadar gelmiştir. Bunun kolları Osmanlı ve
Azerî Türkçesi, Çağatay öncesi ve Çağatayca, Kıpçak Türkçesi ve Kazan
Türkçesi'dir. Yeni Türkçe devresi bugünkü modern hâlini almıştır.
ESKİ TÜRK EDEBİYATI
XIII. asırdan sonra Türk cemiyet hayatında çeşitli zümre ve çevrelerin
teşekkülü, değişik edebî mahsullerin ortaya çıkmasına sebep olmuştu.
Saray, konak, medrese çevrelerinde ve bunlara yakın topluluklarda
okumuşlara mahsus yeni bir edebiyat doğmaya başlamıştı. Kaynağını ve
örneğini daha çok İran edebiyatından alan, İslâm kültürünün bütün
kollarından belenen, Türk ruhunun hususiyetlerini aksettiren ve
mahallî çizgileri veren bu edebiyat, 600 yıldan fazla devam etmiş ve
canlılığını kaybetmekle beraber günümüze kadar gelmiştir.
Yüksek zümre edebiyatı denen ve asırlar boyunca dil ve muhteva
bakımından örnek teşkil ettiği ve okullarda okutulduğu için "klasik"
kabul edilen bu edebiyat, umumiyetle Divan edebiyatı ismiyle
tanınmıştır. Bu suretle adlandırılmasına sebep, bu edebiyatın daha çok
manzum eserlerden meydana gelmesi ve şiir kitaplarına "divan"
denmesidir.
Divan şiiri Anadolu'da XIII. asırda Selçuklular zamanında Hoca Dehhânî
ile başlamıştır. XIV. asırda Ahmedî, Şeyhoğlu, Ahmed-i Dâî gibi
şairlere sahip bulunan bu edebiyatın ilk büyük üstadı XV. asırda
yaşamış olan Şeyhî'dir. Fatih devrinde Ahmet Paşa ve daha sonra
Necâtî'yi yetiştiren Divan şiiri XVI. asırda Zâtî, Bâkî, Hayâlî,
Taşlıcalı Yahya, Nev'î, Fuzûlî, Rûhî-i Bağdâdî, Hâkanî, XVII. asırda
Şeyhülislâm Yahya, Nef'î, Nâilî, Necâtî, Nev'î-zâde Atâî, Nâbî, Sâbit.
XVIII. asırda Nedim, Şeyh Galib, Râgıb Paşa, XIX. asırda Yenişehirli
Avni, Ziya Paşa gibi büyük sanatkârların eserleriyle fevkalâde bir
gelişme göstermiştir.
İslâm kültürü kaynağından beslenen ve bilhassa başlangıçta İran
edebiyatını örnek alan Divan edebiyatımız muhteva itibariyle çok
çeşitli unsurlara dayanmaktadır. Divan edebiyatının iç zenginliğini ve
özünü teşkil eden ve bugün onu iyi anlamak için bilinmesi gereken bu
eski kültür ve bilgi malzemesi şunlardır :
1- Dinî inançlar (âyet ve hadisler),
2- İslâmî ilimler (tefsir, kelâm, fıkıh)
3- İslâm tarihi,
4- Tasavvuf ve remizleri,
5- İran mitolojisi (şahsiyetler ve hâdiseler),
6- Peygamber kıssaları, mûcizeler, efsaneler, rivayetler
7- Tarihî, efsanevî, mitolojik şahsiyetler ve hâdiseler,
8- Çağın ilimleri (hikmet, kimya, hendese, tıp vs.),
9- Türk tarihi ve millî kültür unsurları,
10- Devrin edebiyat anlayışı ve edebî bilgileri (belâgat),
11- Dil malzemesi (deyimler, atasözleri; Arapça ve Farsça kelimeler,
şekiller, tamlamalar, birleşik sıfatlar vs.).
II.MEŞRUTİYET SONRASI TÜRK EDEBİYATI
II. Meşrutiyetten sonra Servet-i Fünun mecmuası etrafında kendilerine
Fecr-i Ati adını veren yeni bir nesil toplanmıştır. Kısa ömürlü olan
bu topluluk, Servet-i Füsunculardan daha sade bir dil kullanmış
sembolizm, empresyonizm ve romantizm gibi akımları eserlerine
uygulamışlar, Avrupa Edebiyat ile Milli Edebiyat arasında bağ
oluşturmuşlardır. Aruz'la şiir yazan Fecr-i Ati şairlerinden tanınmış
ve orijinali Ahmet Hacim'dir. Başlangıçta Fecr-i Ati roman ve
hikayecisi olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay ise,
gerçek kişiliklerini Milli Edebiyat akımı içerisinde göstermişlerdir.
Fecr-i Ati topluluğu dışında kalan İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif
Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı kendi şiir anlayışlarına göre eserler veren
ve daha sonra Milli Edebiyat akımına katılan şairlerdir. Modern Türk
Edebiyatını yaratma amacıyla kurulan Tanzimat, Servet-i Fünun ve Fecr-i
Ati toplulukları büyük hamleler yapmakla beraber ruhta büyük ölçüde
Fransız sanatına bağlı, dil ve üslupta Osmanlıcaydı sürdüren, milli
kimlik ve kişiliğe ulaşamamış bir edebiyat vücuda getirmişlerdir.
Osmanlı imparatorluğunun dağılışı sırasında, Türk aydınlarının büyük
bir
bölümü, ümmete bağlı Osmanlıcılığın terk edilerek milliyetçiliğin
benimsenmesinin, memleketin geleceği için gerekli olduğuna
inanıyorlardı.
Bu inanç sonucunda Türkçülük ve Milliyetçilik akımları doğmuş, her
sahada milli kimlik ve kimlik arayışları başlamıştır. Türk Dili, Türk
Vezni, Türk Zevki ve Kültürü ile Milli konuları, Milli Ülküleri
işleyen Türk Edebiyatı ihtiyacı ve özlemi sonucunda 1911-1923 yılları
arasında Milli Edebiyat akımı doğmuştur. Bir kısmı daha sonra
Cumhuriyet dönemi yazar ve şairleri arasında da yer alan bu edebiyatın
temsilcilerinin en önemlileri, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Mehmet
Emin Yurdakul, Yusuf Ziya Ortaç, Faruk Nafiz Çamlıbel, Enis Behiç Kor
yürek, Kemalettin Kamu, Aka Gündüz, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide
Edip Adıvar, Refik Halit karay, Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Hikmet
Müftüoğlu, Necip Fazıl Kısakürek, Halide Nusret Zorlutuna, Şükufe
Nihal, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar'dır. Cumhuriyet kültür,
ideoloji, edebiyat alanlarında Milli Edebiyatçıları hemen bütünüyle
devralmıştır. Milli Edebiyat akımının özellikleri, cumhuriyetin ilk on
yılının da bir özeti olmaktadır. Bu çerçeve içerisinde, Milli Edebiyat
akımının ilkeleri de şu şekilde belirtilebilir : Dilde yalınlık, halk
edebiyatı şiir biçimlerinden yararlanma ve hece ölçüsü, konu seçiminde
yerlilik. Yalın bir dille yazma, konularını hayattan ülke şartlarından
seçme ve milli kaynaklara yönelme ilkelerinde birlenilmiştir. İslamcı,
Osmanlıcı, gelenekçi görüşlere sahip yazarlardan , bireysel eğilimli
yazarlara kadar tüm edebiyatçılara açık bir bütünlük mevcuttur. Çünkü
artık söz konusu olan Milli Edebiyat akımı kavramı değil, Milli
Edebiyat dönemidir. Bu akım dilde ve duyuşta 1911-1915 dönemi
milliyetçilik fikirlerinin ön planda olduğu roman, hikaye, tiyatro
eseri ve şiirler verilmesine yol açmıştır.
Türk milletine mensup olma şuuru, tarih içinde devamlılık düşüncesi,
kendi kalarak Batılılaşma inancı, 1911-1923 yılları arasındaki akımın
temelleridir. Bu dönemin bariz özelliği, Türk Romantizminin edebi
tezahürlerini göstermesidir. Adını 1912'den itibaren duyurmakla
beraber asıl şöhretini Milli Mücadele Devrinde kazanan Yahya Kemal
Beyatlı, ölümüne kadar saf şiir peşinde koşmuş bir mısra kuyumcusudur.
İslamcı şair olarak tanınan, başta İstanbul'da olmak üzere çeşitli
şehir ve ülkelerin geri kalmışlığını, çaresizliğini, aydınların
yabancı amacını anlatan Mehmet Akif Ersoy'un Safahat (Safhalar) adlı
şiir kitabı hem aydınlar hem de geniş halk yığınları üzerinde büyük
etki yapmıştır. Gerek Mehmet Akif Ersoy gerekse Yahya Kemal Beyatlı
şiir dili ile konuşma dili arasındaki uzlaşmalığı ve Türk diline zor
uyan aruzun engellerini ortadan kaldırıp yaşayan Türkçe ile başarılı
şiirler yazmışlardır. Yahya Kemal Beyatlı sadece bir şair olarak
değil, medeniyet ve kültür araştırıcılığı, çok çeşitli fikri ve edebi
zenginlikleri şahsında toplamış, sohbetleri ile çığır açmış bir
edebiyatçı olarak da tanınır. Birinci Dünya Savaşı ve Türk Kurtuluş
savaşından sonra Türkiye'de meydana gelen en önemli olay, tarihe
karışan Osmanlı Devletiyle birlikte, onun dayandığı müesseseler,
sosyal tabaka, hayat felsefesi, dil ve üslubun ortadan kalkarak, yeni
bir rejime, zihniyete ve sosyal düzene dayanan yeni bir devletin
kurulmasıdır. Cumhuriyet devri, halk iradesine dayanan parlamento
rejimini getirdi. Bu rejimi kuran ilk nesil, Kurtuluş savaşını kazanan
subaylar, İkinci Meşrutiyet devrinde yetişen münevverlerdir. Hem büyük
bir kumandan hem de kültür ve medeniyet konularında ileri görüşlü olan
Mustafa Kemal Atatürk,bu münevverlerle birlikte Türkiye'nin sosyal,
iktisadi ve kültürel yapısını değiştiren inkılapları gerçekleştirdi.
Cumhuriyet devri edebiyatının ilk dönem eserleri bu siyasi, sosyal ve
kültürel çerçevenin etkilerini taşır. Cumhuriyet kuruluşunu hazırlayan
milliyetçilik ideolojisi içinde doğan Milli Edebiyat akımı
Cumhuriyetin ilk yıllarında en olgun eserlerini verdi. Cumhuriyet
rejimi ve bu devirde meydana getirilen sosyal ve iktisadi müesseseler
üstünde başlarında büyük Türk sosyolog ve düşünürü Ziya Gökalp'in
bulunduğu Türkçü ve Milliyetçi münevver zümre etkili oldu. Gökalp'in
Türkiye ve Türkler için şekillendirdiği düşünceler başta Atatürk olmak
üzere, Cumhuriyeti kuran birinci neslin dünya görüşünün kaynağını
teşkil etti. 1880 yıllarından sonra doğan, II. Meşrutiyeti, Balkan
savaşını ve Kurtuluş savaşını gören ve modern Türkiye Cumhuriyetinin
aydın tabakasını meydana getiren nesil, felaketlerle olgunlaşmış ve
zenginleşmiş hayat tecrübesine sahiptir. Halka ulaşabilmek ve onunla
bütünleşebilmek için onun dilini kullanmak gerektiğine bu nesilden
yazarlar eserlerinde konuşma dilini kullandılar. Halk dilini
kullanırken gençlik yıllarında hayran oldukları Edebiyat-ı Cedide
(Yeni Edebiyat) yazarlarının ince zevkini günlük dile aktardılar. Genç
Kalemler Dergisinde başlayan bu çalışmalar başlangıçta Edebiyat-ı
Cedide topluluğunda yer alan ve II. Meşrutiyet devrinde Türkçülük
akımına katılan Ahmet Hikmet Müftüoğlu devrinin ilk dönem şairleri
Türkçülerin yaygınlaştırdığı sade dil ve hece veznini kullandılar.
Memleket gerçekleri ve bir ölçüde günlük hayat şiir konuları arasına
girdi. Mütareke yıllarında şöhret kazanan hececiler, Orhan Seyfi Orhon
(1890-1972) ve Yusuf Ziya Ortaç'dan (1896-1967) sonra yetişen Faruk
Nafiz Çamlıbel (1898-1973) ile Kemalettin Kamu (1901-1948) Anadolu'yu
ve vasat insan tipini şiire soktular. Hece vezni ile serbest tarzda
şiirler yazan Enis Behiç Koryürek'in (1892-1949) şiirleri tarihi ve
milli heyecanları yansıtır. Kendine has üslubu, vatan, coğrafya ve
tarihini İstanbul dekoruyla canlandıran Yahya Kemal Beyatlı
(1884-1958) hem şiirde hem de nesirde çok başarılı örnekler veren çok
yönlü bir edebiyatçıdır.
Genç yaşında Rusya'ya giden ve oradan Marksist ve materyalist bir
inançla dönen Nazım Hikmet Ran (1902-1963) Türkçe'nin estetiğini
Mayakovski tesirleri taşıyan yeni bir tarzda kullanarak ihtilalci
şiirler yazdı. 1960'lı yıllardan sonra Türk Edebiyatı içinde
yaygınlaşan sosyalist akımının başlangıcı bu şiirler oldu. Ahmet Muhip
Dıranas şiiri tamamen estetik olarak kabul eden şairlerdendir.
Aynı nesilden olan Arif Nihat Asya (1904-1976) üslup ve ruh yönünden
zenginliğini şiirlerine aksettiren orijinal bir şairdir. Türk
Edebiyatında küçük klasik hikaye yazma geleneğinin kurucusu ve en
başarılı temsilcisi olan Ömer Seyfettin'in (1884-1920) hikaye
kitapları 144 baskı yaparken kendisi en çok okunan yazar oldu. Sait
Faik Abasıyanık (1906-1948) ve Sabahattin Ali'nin 1935 yılından sonra
yayınladıkları hikayeler, birbirinden farklı iki yeni çığır açtı. Sait
Faik, konuları İstanbul'da geçen ve şahsi izlenimlerine dayanan şiir
duygusuyla dolu hikayeler yazdı. Materyalist bir dünya görüşüne sahip
olan Sabahattin Ali, dış tasvirlere ve sade olaylara fazla önem veren
hikayeler yazdı. Bu iki yazarla birlikte 1960'lı yıllardan sonra
yoğunlaşan günlük hayat ve olayların, düşünce ve beklentilerin
edebiyata akması başladı. 1940-1945 yılları arasında Türkiye II. Dünya
Savaşına katılmamakla birlikte, siyasi,sosyal,kültürel bakımdan büyük
değişikliklere uğradı. İdeolojik yönden Nazizm ve Faşizme karşı
açılmış olan bu savaş bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye'de de batılı
demokrasiye ve sosyalist akımlara üstünlük sağladı. Türkiye, bu yeni
kuvvetler dengesi içinde Tanzimat'tan beri yöneldiği Batı medeniyetini
ve örnek aldığı, Batı demokrasisini tercih etti. Demokrasiye bağlı
hürriyet ve tenkitle beraber sosyalist ve Marksist görüşler de
Türkiye'ye girdi. Şiirlerini 1941 yılında Garip adlı kitapta toplayan
Orhan Veli Kanık'a ve onunla aynı tarzı paylaşan Melih Cevdet Andan ve
Oktay Rıfat, Garipçiler adıyla anıldılar ve Türk şiirlerinde yeni bir
akım meydana getirdiler. Bu akımın esası, şiiri öteden beri
vazgeçilmez unsurlar sayılan vezin, kafiye ve benzetmelerden
sıyırarak, duyuların yalın ifadesi haline getirmekti. Orhan Veli, bu
tarzda yazdığı başarılı şiirlerle kendisinden sonrakileri büyük ölçüde
etkiledi. Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956) aynı sadeliği vezin ve
kafiyeyi kullanarak sağladı. Tarancı mısra içindeki belirli durakları
kaldırarak veya değiştirerek hece vezninde yenilik yaptı. Bu neslin
dünya görüşü Andre Gide'in tesiri ile varlık ötesi geçmiş ve gelecek
tasavvurları olmaksızın anlık duyumlara dayanıyordu. Sait Faik'in
eserleri de dahil olmak üzere bu grubun eserlerinde yaşama sevinci
hakimdir. Serbest şiir hızla yayılmış, Asaf Halet Çelebi, Fazıl Hüsnü
Dağlarca, Behçet Necatigil gibi başarılı temsilciler yetişmiştir. Asaf
Halet Çelebi bazı şiirlerinde doğu mistisizmi ile tasavvufu
birleştirdi. İlk şiirlerinde serbest çağrışımlara yer veren Fazıl
Hüsnü Dağlarca, şuur altının karanlık akımlarını ifade eden
sembollerle dolu orijinal şiirler yazdı. Behçet Necatigil, şiirlerinde
büyük şehir hayatı içinde ezilmiş ve kaybolmuş insanın kırık,
karanlık, dolaşık duygularını anlattı. Şiirlerinde ahengi ihmal eden
Necatigil, divan şiirinde olduğu gibi, gittikçe derinleşen bir arka
planı işlemiştir. 1950 yılından itibaren Türk yazar ve şairlerinin
büyük bir kısmı hayat görüşlerini "toplumsal gerçekçilik" adıyla
edebiyata uyguladılar. Bu dönemde Batıdan gelen varoluşculuk ve
gerçeküstücülük akımları da hayata bakış tarzıyla beraber eserlerinin
kompozisyon ve üslubunu da değiştirdi. Son kırk yıllık Türk Edebiyatı
Batıdan gelen akımlar, sosyalist dünya görüşü, milli ve dini
yaklaşımlar ve çok partili dönemde çeşitlenen politik tercihler
doğrultusunda fevkalade çeşitlilik göstermekte, edebiyat çok kere
vasıta gibi kullanılmakta ve yeni arayışlar içinde görünmektedir. Kısa
zaman içinde büyük şöhret kazanan veya adını pek az duyurabilen yazar
ve şairlerin Cumhuriyet terkibi paralelinde kurulmakta olan yeni
edebiyat geleneklerine katkıda bulunmakla beraber, bunlar hakkında
içinde yaşarken objektif tenkitler yapmak ve edebiyat tarihindeki
yerlerinin belirlenmesi mümkün olamamaktadır. Özellikle 1960'lı
yıllardan sonra gelişen kadın yazar ve şairlerin sayılarının artmış
olması feminist akımın da diğer pek çok akım gibi Türk Edebiyatı
içinde yer almasını sağlamıştır. 1850-1986 yılları arasında isimleri
en çok duyulan ve okunan roman ve hikayeciler şöyle sıralanabilir :
Halide Nusret Zorlutuna, Nihal Atsız, Safiye Erol, Tarık Dursun K.,
Attila İlhan, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Tarık Buğra,
Mustafa Necati Sepetçioğlu, Firuzan, Adalet Ağaoğlu, Sevgi Soysal,
Tomris Uyar, Emine Işınsu, Sevinç Çokum, Selim İleri, Cevat Şakir (Halikarnas
Balıkçısı), Bekir Büyükarkın, Necati Cumalı, Haldun taner, Mustafa
Kutlu, Muhtar Tevfikoğlu, Bahaettin Özkişi, Durali Yılmaz, Rasim
Özdenören, Şevket Bulut.
Bu dönemin şairleri: Behçet Kemal Çağlar, Necati Cumalı, Ümit yaşar
Oğuzcan, Bekir Sıtkı Erdoğan, Atilla İlhan, Yavuz Bülent Bakiler,
Mehmet Çınarlı, Mustafa Necati Karaer, Munis Faik Ozansoy, Niyazi
Yıldırım Gençosmanoğlu, İlhan Geçer, İlhan Geçer, Bedri Rahmi Eyüpoğlu,
Turgut Uyar, Sezai Karakoç, Bahaettin Karakoç'tur.
DİVAN EDEBİYATI
Türk edebiyatı XIV.asırdan Tanzimat dönemine kadar doğu
medeniyetinin,dolayısıyla beş yüz yıl İran ve Arap edebiyatlarının
etkisi altında yaşamıştır. Çünkü Orta Asya kültür çevresinden Anadolu
bozkırına yerleşip,İslam dinini kabul eden Türkler,ister istemez
Müslüman doğu kültürleri ile temasa geçmişler,Arap ve İranlıları
edebiyat alanında örnek almışlardır. Anayurt'tan bir bütün olarak
getirilen Türk edebiyatı,Anadolu'da halk ve divan edebiyatı olarak
gelişmiştir. Halk edebiyatı,saz ve tekke şairlerinin elinde halk
arasında yaşarken.saray çevresini dolduranlar da divan edebiyatının
gelişmesini sağlamışlardır.
İran şairlerinin eserlerini taklitten başka bir şey olan divan
edebiyatı ümmet çağındaki dini hayatı yansıtan her yönüyle bir saray
edebiyatı hüviyetini taşımıştır. Bu edebiyatın en çok kullanılan edebi
türü şiirdir. Olaylar ve hikayeler bile şiir olarak
yazıldığından,bunun dışındaki edebi türlerin gelişmesini önlemiştir.
Gazelleri,kasideleri,mesnevi ve hikayeleri,gerçek ve temelsiz
inançları kapsayan eserleriyle yaşadığı devrin bir aynasıdır. Bu çağda
başka türlü bir hayat ve edebiyat söz konusu olamaz. Halinden memnun
Osmanlı toplumu henüz değişme ve yenileşme diya bir problemle karşı
karşıya gelmemiştir.
Divan şiirine altın çağını yaşatan Ali Şir Nevai,Fuzuli,Baki,Nedim,Nef'i,Şeyh
Galip gibi şairler bile konu bakımından kadın,aşk
hikayeleri,şarap,tasavvuf,tabiat v.s. gibi temalar içinde sıkışıp
kalmışlardır. Gerek bu içine kapanmış Osmanlı toplum düzeni,gerek
toplumun içinde yaşadığı zevkleri yansıtan bu edebiyat,aşağı yukarı
beş asır devam etmiştir. Bu bakımdan yüzyıllarca kalıplaşmış bir şekil
ve anlatım düzeni içinde donup kalan ve asırlarca şairden şaire keyfi
olarak Fars ve Arap dillerinin etkisinde kelen divan edebiyatına
aruzla yazılan ve medrese öğrenimi görmüş yüksek tabakaya özgü bir
edebiyattır diyebiliriz. Daha açıkçası sosyal olaylara karşı ilgisiz
kalmış divan şairleri padişahların,hükümet ricalinin keyfine göre
kaside ve gazeller yazmaktan başka iş yapmamışlardır.
Divan edebiyatı aslında halkın yabancı olmadığı aşk,ölüm,kıskançlık
gibi insancıl duyguları da işlemiştir. Ama ne var ki kullanılan dil
yüzünden halktan kopmuş,halka inememiştir. Çünkü halkın konuştuğu
Türkçe ile divan edebiyatının İran ve Arap dillerinin sözcükleri ile
dolu ağdalı terkipli dili arasında uçurum vardı. İşte divan
şairlerinin kullandığı dil sayesinde Tanzimat,hatta Cumhuriyet
dönemine kadar süren bir zevk ayrılığı meydana gelmiştir. Ayrıca
yüksek tabaka,Araplardan gelen aruz vezniyle şiirler yazarken,halk ve
tekke edebiyatlarında ise Türklerin İslam medeniyet dairesine girmeden
önce kullandıkları hece vezni hakimiyetini sürdürmeye devam etmiştir.
Şu halde divan edebiyatının devam ettiği beş asırlık bir zaman şeridi
içinde gerek dil gerek vezin bakımından ayrı,ama halkın benimseyip
gönlünde yaşattığı ikinci bir edebiyat ta birlikte yaşamıştır. Hatta
yan yana ve iç içe. Ama divan edebiyatı hiçbir zaman ne halktan yana
olmuş,ne de halk tarafından kabul edilmiştir. Sarayla halk arasındaki
bu zevk ayrılığı yüzyıllarca sürüp gitmiştir.
Bu zümre edebiyatının medrese kültürü ve doğu zevkine bağlılığı
yüzünden ne bir Türk nesri meydana gelmiş,ne bir Türk grameri ve
sözlüğü ortaya çıkarılmıştır.
Saray ile halk arasındaki bu ikiliğin ve zevk ayrılığının meydana
gelmesini Agah Sırrı Levent iki sebebe dayandırmaktadır.
1- Türk padişahları gösterişli ve tantanalı saraylara kurulduktan
sonra göz kamaştırıcı bir hayat yaşamaya başlamışlardı. Bu görkemli
saray hayatında yabancı ve Türk şairler hakanlara sundukları
kasidelerle bol ihsanlar elde etmişlerdir. Bunun sonucunda ise halkın
içinde yaşayan milli gelenekler bir yana itilerek sarayla halkın arası
açılmıştır.Arap ve Fars dillerinin revaç görmesi sonucu Türk dili
adeta bir yana itilmiştir.
2- Öğrenimini Arapça yapan medreseler de kültür yönünden halkı ikiye
ayırmışlardır.
Bu devirde halkın dilini kullanıp,onun içine kadar inenler sadece
görüşlerini yaymak için uğraşan ve bir nevi Anadolu'nun iç aydınlığı
diyebileceğimiz tarikat sahipleri ile bölge bölge dolaşarak halk
arasında bugün bile etkilerini sürdüren halk şairleri olmuşlardır.
TANZİMAT EDEBİYATI
Prof. Ahmet Hamdi Tanpınar;Tanzimat ve ondan sonra gelişen edebi
cereyanları inceleyebilmek için Türk toplumunu etkilemiş bir kaç
realite üzerinde durmak gerektiğini belirtir. Zira Tanzimat edebiyatı
bir medeniyet değişmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bunu
gözden uzak tutmamak gerekir.
Tanzimat ve sonrası dönemlerde Türk toplumunu etkileyen sosyal ve
kültürel olaylar aynı zamanda edebiyatımızın da değişmesi ve
yenileşmesine ortam hazırlamıştır. Bu önemli olaylar şunlardır:
1- 1839'da ilan edilen Tanzimat Fermanı
2- 1876 ve 1908 birinci ve ikinci meşrutiyet denemeleri.
3- 1918 imparatorluğun dağılışı ile 1923'te Cumhuriyet ilanı ve
Ankara'nın başkent oluşu.
Bu önemli siyasi olaylar ve demokrasi denemelerinin her biri
genellikle bir edebi hareketin başlangıcı ve gelişme ortamı
olmuşlardır.
19. asır Osmanlı İmparatorluğu'nun gerileme ve çöküş devridir. Büyük
fetihler artık gerilerde kalmıştır. Ordular yenilgilerden kurtulamaz
olmuştur.III. Selim devrinde ilk kez orduda yapılan ıslahat
hareketleri ile Avrupa'nın teknik ve kültürel üstünlüğü anlaşılmış ve
imparatorluk yönünü batıya çevirmek zorunda kalmıştır.
İşte Tanzimat edebiyatına verilen isimde 3 Kasım 1839'da Reşit Paşa
tarafından ilan edilen ve Gülhane Hattı Hümayunu da denilen yenileşme
beratının yürürlüğe konmuş olmasından doğmuştur. Bu olay daha
sonraları Tanzimat Fermanı olarak adlandırılacak,gerek siyasi alanda
gerek edebi ve toplumsal hayatta batıya yönelmenin resmi bir belgesi
sayılacaktır. Edebiyat Tarihçilerimizde 1839 yılını Tanzimat
edebiyatının başlangıcı olarak kabul edeceklerdir.
Tanzimat dönemiyle yeni açılan mekteplerde öğretimin Türkçe'ye
dönmesi, gazeteciliğin başlaması ve garp etkisiyle beraber gelişen
milli şuur sonucunda yepyeni bir ortam doğmuştur. Tanzimat edebiyatı
dediğimiz edebi yenileşme ister istemez toplum bünyesinde ki bu
değişmelere,uyanan yeni fikir akımlarına paralel olarak ortaya
çıkmış,yeni bir medeniyet değişiminin sonucu olarak gelişmiştir.
Tanzimat dönemiyle birlikte edebiyatımızda sosyal ve siyasal konular
günlük olaylar tartışma alanına çekilmiştir.
Tanzimat edebiyatının ilk nesli olan Şinasi,Ziya Paşa,Namık Kemal'in
amaç bakımından gayretleri aşağı yukarı aynıdır. Bu ilk nesil birbiri
ardından ve birbirlerini bütünleyen çalışmalarıyla Türkiye'de siyasi
Tanzimat devriyle ölçülmeyecek kadar geniş bir aydınlar sınıfı
yetiştirmişlerdir. Asıl yaptıkları iş ise Türkçe'nin gelişmesine
gösterdikleri çaba olmuştur. Bilhassa Şinasi'nin (1826-1871) çıkarmış
olduğu Tasvir-i Efkar gazetesi çevresinde uyandırdığı halkçı dil
hareketi ve peşinden gelenlerin getirdiği yeni edebiyat anlayışı bunda
önemli bir rol oynamıştır. Aynı zamanda Tanzimat edebiyatının kurucusu
sayılan Şinasi şiirde ilk defa eski şekiller içinde yeni kavramları
kullanmıştır. Namık Kemal ise daima geniş yankılar uyandıran eserler
yazmış,neslinin en gür sesli şairi ve dava adamı olarak
görülmüştür.Ziya Paşa divan şiiri geleneğini sürdürmesine
rağmen,siyasi ve sosyal düşünceler,halk dilinin yazı dili olmasını
savunan fikirleriyle arkadaşlarının ortak ülkülerine katılmıştır.
Tüm bu yapılmak istenenlere rağmen Tanzimatçılar beş asır devam eden
divan edebiyatı geleneğinden tam olarak kurtulamamışlardır. Bu ilk
neslin genel sanat felsefesi “toplum için,vatan için,hürriyet ve halk
için sanat” anlayışı olmuştur.
Tanzimat edebiyatının birinciler kadar kavgacı olmayan ikinci nesli
diyebileceğimiz Hamit,Ekrem ve Samipaşazade Sezai gibilere
gelince;bunlar ustalarının izinde yürümekle beraber,siyasi ortamın ve
devlet yönetimindeki baskının Tanzimat'ın ilk yıllarına oranla
ağırlaşması sonucu “Toplum için sanat” felsefesini bırakıp “Sanat için
sanat” görüşünü benimsemişlerdir.
Tanzimat Edebiyatının bu iki nesli arasında Namık Kemal,Şinasi,Abdülhak
Hamit gibi güçlü temsilcileri yetişmiş olmasına rağmen, o yıllarda son
çırpınışlarını gösteren eski edebiyatla,tutunmaya çalışan yeni
edebiyat boğuşma halindedir.Bu devirde okuyan ve yazan kitle arasında
eski edebiyata bağlı olanlar hala kabarıktır.Buna rağmen yeni neslin
görüşleri bilhassa bizim için tamamen yeni olan gazete
yazıları,roman,tiyatro,eleştiri gibi nesir çeşitlerinde daha kısa
zamanda ve kolayca zafere erişir.
Tanzimat Edebiyatının Genel Özellikleri:
a. Tanzimat edebiyatı sanatçıları, Divan edebiyatında bulunan şiir,
tarih, mektup, v.b gibi edebiyat türlerini Batı anlayışına göre
yenileştirmişler; ayrıca, Divan edebiyatında hiç bulunmayan makale,
tiyatro, roman, hikaye, anı, eleştirme, v.b. gibi yeni edebiyat
türleri getirmişlerdir.
b. Tanzimat edebiyatının özellikle ilk devirlerinde yetişen
sanatçıların çoğu (Ziya Paşa, Namık Kemal, v.b...) Montesquieu,
Rousseau, Voltaire, v.b. gibi Fransız devrimci yazarlarının etkisi
altında kalarak, makale ve şiirlerinde zulme, haksızlığa, hırsızlığa.
geriliğe karşı şiddetli bir dille mücadeleye girişmişler; vatan,
millet, hürriyet. hak, adalet, kanun, meşrutiyet. v.b. gibi kavramları
memlekete yaymaya çalışmışlar, “toplum için sanat” anlayışını
benimsemişlerdir. Tanzimat edebiyatının ikinci devrinde yetişen
sanatçılar ise (Recai-zâde Mahmut Ekrem, Abdülhak Hâmit, Sami
Paşa-zâde Sezai v.b.) toplum işlerine daha az karışmışlar, “sanat için
sanat” anlayışını benimser görünmüşlerdir.
c. Çoğu Fransız edebiyatını örnek olarak alan bu sanatçıların bir
kısmı Klasisizm (Şinasi, Ahmet Vefik Paşa, Ali Bey, v.b.).bir kısmı da
Realizm (Recai-zâde Mahmut Ekrem, Sami Paşazâde Sezai, Nabi-zâde
Nâzım, v.b.) akımlarının etkisi altında eserler vermişlerdir.
ç. Tanzimat edebiyatı, Divan edebiyatının tersine olarak, seçkin
kişiler için değil, halk için meydana getirilen bir edebiyat olmak
iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Bu görüşü benimseyen sanatçılar (Şinasi,
Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmet Mithat, Ali Bey, v.b.) özellikle makale,
tiyatro, anı, kısmen de roman türlerinde bu yolda eserler
vermişlerdir. Tanzimat edebiyatının ikinci devrinde yetişen bazı
sanatçılar ise (Recai-zâde Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamit, v.b.) bu
amaçtan uzaklaşmış görünmektedirler.
d. Bu görüşün bir sonucu olarak, dilin sadeleşmesi, konuşma dilinin
yazı dili haline gelmesi düşüncesi savunulmuştur.
Tanzimat edebiyatının başlıca sanatçıları (Şinasi, Ziya Paşa, Namık
Kemal, Ahmet Mithat, Ahmet Cevdet Paşa, Şemseddin Sami, v.b.) dil
konusunda böyle düşünmekle birlikte, hiçbiri eski alışkanlıklarından
kurtulup da büsbütün konuşma diliyle yazmış değildir. Sade dil, daha
çok, tiyatro; anı, mektup, bir dereceye kadar da makale ve romanlarda
kullanılmıştır. Tanzimat edebiyatının ikinci devrinde yetişen
sanatçıların bir kısmı ise ( Recai-zâde Mahmut Ekrem, Sami Paşa-zâde
Sezai, özellikle Abdülhak Hamit) konuşma dilinden epey
uzaklaşmışlardır.
e. Tanzimat edebiyatında en önemli yenilik, nesirde, anlatımın
kuruluşunda görülmüştür. Bu edebiyatta söz hüneri göstermek değil,
birtakım düşünceleri halka yaymak amacı güdüldüğünden, “seci” ler
atılmış, asıl düşünce ile ilgisi bulunmayan doldurma sözlere yer
verilmemiş, düşünceler sayfalarca süren uzun cümleler yerine kısa
cümlelerle anlatılmaya çalışılmıştır.
f. Tanzimat edebiyatı nazmında şiirin konusu genişletilmiş, günlük
hayatla ilgili her türlü olay, duygu ve düşünce şiir konusu olarak
seçilmiştir;
İlk zamanlarda Divan edebiyatı nazım biçimlerinin dışına pek
çıkılmamış, yeni düşünceler eski biçimler içinde söylenmiş (Ziya Paşa,
Namık Kemal v.b.) ise de sonraları eski biçimler büsbütün bırakılarak
yeni biçimler kullanılmaya başlanmıştır (Recai-zâde Mahmut Ekrem,
özellikle Abdülhak Hamit, v,b.) ; yeni nazım biçimleri ilkin
Fransızca'dan yapılan manzum çevirilerde görülmüş, telif şiirlerde çok
sonra kullanılmıştır; beyitlerin başlı başına birer bütün olmasıyla
yetinilmeyip, bütün mısralar aralarında bir anlam bağı bulunmasına,
Divan şiirindeki “parça güzelliği” anlayışı yer yine şiirin baştan
sona kadar belli bir düşünce etrafında gelişmesine; yani “konu
birliği” ne ve “bütün güzelliği” ne önem verilmiştir: genel olarak
aruz vezni kullanılmakla birlikte, Türk'lerin tabiî ve ulusal vezninin
hece vezni olduğu anlaşılmış, bu vezinle yazmaya tarafçılık edilmiş
(Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmet Cevdet Paşa v.b), fakat bu istek geniş
bir akım halini alamamış, sadece birkaç sanatçı (Ethem Pertev Paşa,
Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmet Vefik Paşa, Abdülhak Hâmit, Recai-zâde
Mahmut Ekrem v.b.) tarafından girişilen birkaç deneme ile
yetinilmiştir.
EDEBİYAT-I CEDİDE (SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATI)
Edebiyat-ı Cedide, II.Abdülhamit (hük. 1878-1909) devrinde, Servet-i
Fünun dergisi çevresinde toplanan sanatçıların Batı edebiyatı yolunda
meydana getirdikleri bir edebiyat hareketidir.
Bu edebiyat, 1896'dan 1901'e kadar sürmüştür. Recai-zâde Mahmut Ekrem,
1895 sonunda, Malûmat adlı bir dergide yazan Muallim Naci
izleyicileriyle kafiyenin göz için mi, kulak için mi olduğu
tartışmasına girişmiş ve bu gazeteye karşı cevaplarının bir kısmım
Servet-i Fünun dergisinde yayınlamıştır. Servet-i Fünun,
Recai-zâde'nin Mekteb-i Mülkiye'den öğrencisi olan Ahmet İhsan Tokgöz
tarafından 1891 yılından beri çıkarılmakta idi. Recai-zâde, bunu bir
edebiyat dergisi hâline getirmek için Ahmet İhsan‘la anlaşmış ve
kendisinin Mekteb-i Sultanî (Galatasaray Lisesi) den öğrencisi olan
Tevfik Fikret'i derginin “kısm-ı.edebî ser-muharrirliği” ne
getirmiştir. O sırada Mektep ve başka dergilerde yazan ve Recai-zâde
tarafını tutan başka gençlerin de 1896'da bu dergi çevresinde
toplanmasıyla “Edebiyat-ı Cedide” topluluğu meydana gelmiştir.
ç. Tanzimat sanatçılarının tersine olarak, halka seslenmek
düşünülmemiş, havasa mahsus bir edebiyat meydana getirilmiştir ;
kendilerinin de söylediği gibi ; “Servet-i Fünun edebiyatı umuma avâma
mahsus değildir”.
d.Bu düşünüşün bir sonucu olarak, dil konusunda da Tanzimat
sanatçılarından daha geri bir anlayışla, konuşma dilinden büsbütün
uzaklaşılmış yazı dilinde o zamana kadar kullanılanlardan başka, Arap
ve Farsça sözcükleri karıştırarak Türkçe'de kullanılmayan birtakım
yeni sözcükler (nahcir [av], şegaf [çılgınca sevgi], tirâje
[alâimisema, gökkuşağı] v,b.) bulunup çıkarılmış; Batı edebiyatından
alınan yeni kavramlar Fars dilinin kurallarıyla kurulmuş birtakım yeni
isim ve sıfat tamlamaları (sâât-ı semen-fâm [yasemin renkli saatler],
lerziş-i bârid [soğuk titreme], v.b...) ve yeni bileşik sıfatlar (tehi-baht
[boş talihli], şikeste-reng [kırık renkli], v.b...) ile karşılanmış:
aynen Fransızca'da görülen birtakım yeni deyim ve söyleyişler de (el
sıkmak, dest-i izdivacını talep etmek v.b.) Türkçe'ye aktarılmış,
nesirde Fransızca'nın sözdizimi Türk diline uydurulmaya çalışılmıştır.
e. Benzetmelerle yüklü olan süslü bir dille yazmak, yerli yersiz ah!,
oh! gibi ünlemlere fazla yer vermek., ve bağlacını sık sık kullanmak,
bir düşünceyi kuvvetlendirmek veya ondan dönmek maksadıyla söz
arasına evet evt!, hayır hayır! gibi sözcükler sıkıştırmak, ikide bir
güzelim!, meleğim! gibi hitaplarda bulunmak Edebiyat-ı Cedide
üslubunun başlıca zayıf, yapmacıklı yanıdır.
f. Hikâye ve roman türünde teknik kuvvetlenmiş (mesela, süs için
yazılan gereksiz tasvirler ve konu dışı bilgi vermeleri vak'anın
yürüyüşü durdurulmamış, serde yazarın kişiliği gizlenmiştir) ; Fransız
realist ve natüralist yazarlarının eserleri örnek tutulmuş; bunun
sonucu olarak, hep hayatta görülen ya da görülmesi olanağı bulunan
olay ve kişiler anlatılmıştır; vak'alar çok defa İstanbul'da
geçirilmiştir. (Abdülhamit devrinde memlekette gezi özgürlüğü olmadığı
için, yazarlar memleketin İstanbul dışındaki yerlerini
tanımıyorlardı).
Türk Edebiyatı'nın bu devrine Servet-i Fünun Devri denilmesi bu edebi
hareketin Servet-i Fünun Dergisinde gerçekleşmesi ile ilgilidir.Divan
edebiyatına karşı kurulmasına karşı çalışılan Avrupai Türk edebiyatını
ifade için kullanılmasına Tanzimat devrinde başlanmış olan Edebiyat-ı
Cedide teriminin de bu harekete ad olması ise hareketin bu terimi
tamamiyle benimseyip kendi hakkında da pek sık kullanmasındadır.
Edebiyat-ı Cedide'yi meydana getirenler:Şair olarak,Tevfik
Fikret,Cenap Şahabettin,Hüseyin Suat,Ali Ekrem,Ahmet Reşit,Süleyman
Nazif,Celal Sahir. Hikayeci ve romancı olarak:Halit Ziya,Mehmet
Rauf,Hüseyin Cahit,Ahmet Hikmet.
17 Mart 1891'de İstanbul'da Ahmet İhsan tarafından çıkarılmasına
başlanılan Servet-i Fünun, isminden de anlaşılacağı gibi başlangıçta
daha çok fenni yazılara yer veren bir dergiydi. Tevfik Fikret'in yazı
işleri müdürlüğüne gelmesinden sonra tam bir edebiyat ve sanat dergisi
olmaya başladı. Bu dönemde her türlü yayın büyük bir kontrol,basın
sıkı bir sansür altında idi.
Dergi kısa zamanda gerek şekilce ve gerekse duyuş ve hayaller
bakımından tamamıyla Avrupai şiirler,hikayeler,romanlarla dolmaya
başladı.Türk şiirine Fransız şiirinden birçok yeni hayaller
getirildi.Bunları ifade için yeni tamlamalar kullanıldı.Sözlüklerden
yeni yeni Farsça ve Arapça kelimeler çıkarıldı.Böylece konuşma
dilinden iyice uzaklaşıldı.1898 Yılının sonlarında Servet-i Fünuncular
eski edebiyatı tutanlara karşı mücadeleyi kazanmıştır.
Yazarların kendi aralarında bazı anlaşmazlıklar ortaya çıktı.Zaten
sanat anlayışında esaslar bakımından birleşmekle beraber bunların
uygulanmasında öteden beri aralarında bazı görüş ayrılıkları
vardı.1901 Yılının başlarında idari bir mesele yüzünden Ahmet İhsan
ile Tevfik Fikret'in arasıda anlaşmazlıklar çıktı.Tevfik Fikret'in
dergiden ayrılması üzerine Servet-i Fünun ciddi bir bulanımın içine
düştü.Dergi II. Abdülhamit tarafından kapatıldı ve sorumluları
mahkemeye verildi.Mahkeme tarafından şuçsuz bulundan Servet-i Fünun 5
Aralık 1901'de tekrar yayınlanmaya başladı.Ama kısa bir süre sonra
tekrar dağıldı.Servet-i Fünuncular II.Meşrutiyet'e kadar pek az şey
yayınladılar. Bu tarihten sonra tekrar ortaya çıktılarsa da şartlar
değişmiş ve yeni bir nesil yetişmişti. Servet-i Fünuncular
çalışmalarına ayrı ayrı dergilerde ve dağınık bir şekilde sürdürdüler
ise de hiçbir zaman tekrar bir araya gelemediler.
Edebiyat-ı Cedide'nin başlıca sanatçıları şunlardır:
Şairler: Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin, Hüseyin Siret Özsever,
Hüseyin Suat Yalçın, A. Nadir (Ali Ekrem Bolayir), Süleyman Nesip
(Süleyman Paşa-zâde Sami), İbrahim Cehdi (Süleyman Nazif), H..Nâzım
(Ahmet Reşit Rey), Faik Ali Ozansoy, Celâl Sahir Erozan, v.b...
Nesirciler: Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın,
Müftüoğlu Ahmet Hikmet, Safvet Ziya. v.b...
FECR-İ ATİ EDEBİYATI
24 Temmuz 1908'de ilan edilen II. Meşrutiyet'ten sonra ülkede canlı ve
hareketli bir edebiyat hayatı başlamıştır. Edebiyatta ki bu canlılık
aslında ülkede II.Meşrutiyet'in getirdiği özgürlük ortamı içinde her
türlü fikrin serbestçe tartışılabilir hale gelmiş olmasındandır.II.Meşrutiyet'in
ilanından sonraki devirde edebiyatımız biraz da Abdülhamid'in baskılı
rejiminden kurtularak imparatorluğu çepeçevre saran siyasi olayların
içine girmiştir.
Bu yılların edebiyat ortamında edebiyata hevesli İstanbul gençlerinden
bir grup 1909 da Fecri Ati adında bir topluluk kurarlar. Ülküleri
Servet-i Fünun topluluğuna benzeyen fakat onlardan daha ileri bir
edebiyat topluluğu meydana getirmektir. Bunlarda tıpkı Edebiyatı
Cedideciler gibi Servet-i Fünun dergisini kendi eser ve görüşlerini
yazacak bir organ saymışlar,edebiyatta yapmak istediklerini de bir
bildiri ile açıklamışlardır.
Bu bildiride yeni görüşün hangi prensiplere sahip olduğu ve çizilmiş
bir hedefe benzer hususlar yoktur. Edebi bir görüşün belirtilmesinden
çok,genç edebiyatçıların birlikte hareket edecekleri ve topluca
çalışıp yazacakları açıklanmıştır.Önemli bir prensip ortaya koyamayan
ve Servet-i Fünuncular kadar etkili bir ekol olamayan Fecri Ati
topluluğunun daha sonraları ortaya çıkan gaye ve prensibi şöyle
özetlenebilir. “Sanat,şahsi ve muhteremdir.”
Ne var ki topluluğun üyelerinin hem yaş olarak çok genç olmaları,hem
kültür yönünden oldukça zayıf bulunmaları,hem de edebiyatımızda yeni
bir çığır açacak önemli prensipler ortaya koyamamış bulunmaları
yüzünden Milli Edebiyat Hareketi'ni savunanlarca çok kolay bertaraf
edilmişlerdir.Zaten Fecri Ati topluluğu varlıklarını gösterebilmek
için sık sık kendilerinden öncekileri hırpalayan eleştiriler kaleme
almaktan, Edebiyatı Cedideciler'in dil anlayışlarını sürdürüp bazı
batı örnekleri teklifinden başka önemli bir rol oynayamamışlardır.
Ali Cenap Yöntem'in o zaman Selanik'te topluluğun muhabir azası
olmasına rağmen, onların fikirlerini de eleştirmesi belli bir edebi
görüş birliğinin Kurulmamış olduğunu gösterir.Bu yüzden Fecri Aticiler
daha fazla dayanamayıp iki yıl sonra Balkan Savaşı içinde
dağılmışlardır.
Fecri Ati topluluğunun yazarları şunlardır: Celal Sahir,Ahmet Haşim,Emin
Bülent,Mehmet Fuat,Tahsin Nahit,Mehmet Behçet,Faik Ali,Refik Halit,Yakup
Kadri,Hamdullah Suphi,Fazıl Ahmet,Şahabettin Süleyman...
Sonuç olarak bu topluluktan edebiyat tarihimize önemli bir ekol
değil,bir kaç tane isim kalmıştır.Yakup Kadri,Refik Halit,Ahmet Haşim
ve Fuat Köprülü.Bunlardan Ahmet Haşim dışında diğerleri Milli Edebiyat
akımının önemli ölçüde etkisi altında kalarak,yazı hayatına devam
etmişlerdir. Bilhassa Fuat Köprülü,daha sonraları yaptığı ilmi
araştırmalarla Milli Edebiyat hareketinin aydınlanıp yayılmasına
önemli katkılarda bulunmuştur.
Fecr-i Ati Edebiyatının Genel Özellikleri:
·Örnek olarak Fransız edebiyatını aldılar.
·Eserlerinde aşk ve tabiat konusunu işler.
·Duygulu ve romantik bir aşkı dile getirdiler.
·Gerçekten uzak tabiat tasvirleri yaptılar.
·Fransız sembolistlerinden etkilendiler.
·Şiirlerinde aruz veznini kullandılar.
·Serbest müstezatı geliştirerek kullanmaya devam ettiler.
·Ağır bir dil kullandılar.dil Arapça,Farsça kelime ve tamlamalarla
yüklüdür.
·Herhangi bir yenilik getirememişlerdir.Serveti Fünun edebiyatının
devamından öteye gidememişlerdir.
·Fecr-i Ati topluluu:Refik Halit Karay ,Ali Canip Yöntem ,Yakup Kadri
Karaosmanoğlu, Ahmet Haşim, Celal Sahir gibi sanatçılardan oluşur.
MİLLÎ EDEBİYAT DÖNEMİ
Meşrutiyet (1908)'ten sonra memlekette başlayan ve o devirde
“Türkçülük” adı verilen milliyet hareketi, “edebiyatta millî
kaynaklara dönme” düşüncesinin doğmasına yol açmıştır. “Millî
kaynaklara dönme” sözüyle ; dilde sadeleşme, aruz vezni yerine hece
veznini kullanma, yerli hayatı yansıtma kastedilmiştir. Bunları
gerçekleştirmeyi ülkü edinen edebiyat akımına “Millî Edebiyat” adı
verilmiştir.
a. Dilde sadeleşme hareketi 1911 nisanında Selanik'te Ömer Seyfettin,
Ali Canip ve Ziya Gökalp tarafından çıkarılan Genç Kalemler dergisinde
“Yeni Lisan” adıyla ileriye sürülmüştür. Bunlar, konuşma dilini yazı
dili haline getirme davasını benimsemişler, “Millî edebiyat'ın millî
lisan'dan doğacağı”nı (Ömer Seyfettin) söylemişlerdir. Bu hareket kısa
zamanda tutunmuş ve XX. yüzyıl edebiyatının ayırıcı niteliği olmuştur.
b. Aruz vezni yerine hece veznini kullanma davası ilkin Mehmet Emin'in
1897 Yunan savaşı dolayısıyla yayınladığı Türkçe Şiirler adlı kitabı
vesilesiyle ortaya sürülmüş, Rıza Tevfik'in halk şiirleri yolundaki
koşma ve nefesleriyle desteklenmiş ise de, uzun zaman gerçekleşememiş;
ancak Birinci Dünya Savaşı içinde, özellikle 1917'de Servet-i Fünun
dergisi tarafından “Şairler Derneği” adıyla toplanan gençler (Orhan
Seyfi, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz, v.b.) tarafından benimsenmiştir.Bu
dönemde aruz vezni de bir yandan sürüp gitmiş ve Mehmet Akif, Ahmet
Haşim, Yahya Kemal gibi üç kuvvetli sanatçının elinde varabileceği
gelişmenin en yüksek noktasına erişmiştir.
c. Yerli hayatı yansıtma davası ise, yalnız birkaç şair (Mehmet Emin,
Mehmet Akif, kimi şiirleriyle Yahya Kemal, Cumhuriyet devrindeki bazı
şiirleriyle Faruk Nafiz, v.b.) ve daha çok hikâye ve roman yazarları
tarafından benimsenmiştir.
ç. Şiir alanında, hece vezninin ilk ürünlerini veren şairlerin (Mehmet
Emin'den başka) hemen hepsi bir yandan aruzla yazmışlar; bir yandan
da, Türkçülük hareketinin ve Ziya Gökalp'in etkisiyle, hece veznine
yönelmişlerdir. Ne var ki, bunların hece vezniyle ortaya koydukları
ürünler, yalnız biçim (dil, vezin, nazım biçimi) kaygısıyla yetinilen,
derinliği olmayan, yalınkat manzumelerdir.
Gerçek değer taşıyan şiirler, aruzun son üç ustasının “Mehmet Akif,
Ahmet Haşim, Yahya Kemal” kaleminden çıkmıştır. Bunlardan Mehmet Akif,
önce Tevfik Fikret'in uyguladığı “nazmı nesre yaklaştırma” hareketini
sürdürüp geliştirmiş; Ahmet Haşim ile Yahya Kemal ise, bunun tam tersi
bir tutumla, “şiir nesre çevrilme olanağı bulunmayan nazımdır; (...)
musiki ile söz arasında, sözden çok musikiye yakın, ortalama bir
dildir” (A.Haşim), ve “şiir, nesirden bambaşka bir hüviyettedir :
musikiden başka türlü bir musikidir” (Y. Kemal) görüşünü savunmuş ve
uygulamışlardır. Bu üç şair, bir yandan da, Türk şiirinde üç ayrı
akımın temsilcisi olmuşlardır : Mehmet Akif, şiirde Tevfik Fikret'ten
devir aldığı “Realizm” akımını geliştirmiş, “hayal ile alışverişi
olmadığını, her ne demişse görüp de söylediğini, en beğendiği mesleğin
hakikat olduğunu” bildirmiş, Fecr-i Âti topluluğundan gelen Ahmet
Haşim, Batıdan gördüğü “Sembolizm” akımını benimsemiş, “dünyanın
şekillerini hayal havuzunun sularında seyrettiğini; onun için,
dünyanın taşlarını ve bitkilerini renkli bir akis gibi gördüğünü”
belirtmiş; Yahya Kemal de, yine Batıda gördüğü “Romantizm” akımını
benimsemiş ve bu anlayışla, Divan şiiri yolunda klasik şiir
denemelerine girişmiş; sade dille ve yeni nazım biçimleriyle yazdığı
şiirlerinde de yine biçim kusursuzluğuna, yapmacıksız ve sağlam
anlatıma önem vermiştir.
Gözleme dayanan bu yerli hayatı yansıtma isteğinin sonucu olarak, çoğu
yazalar Realizm (Ömer Seyfettin, Yakup Kadri, Refik Halit, Reşat Nuri,
Memduh Şevket, v.b), hatta kimileri Natüralizm (Bekir Fahri,
Selâhattin Enis, kimi hikâyeleriyle F. Celâlettin, kimi romanlarıyla
Osman Cemal, v.b.) ilkelerini benimsemişlerdir
Çoğu Fransız (Yakup Kadri, Refik Halit Reşat Nuri, Peyami Sata,
Abdülhak Şinasi), kimisi İngiliz (Hailde Edip), kimisi Rus (Memduh
Şevke) edebiyatlarının etkisi altında kalan bu devir sanatçılarının
bir bölüğü de Hüseyin Rahmi ve Ahmet Rasim yolunu sürdürmüşlerdir
(Ercüment Ekrem, Sermet Muhtar, Osman Cemal, kimi hikâyeleriyle F.
Celâlettin).
Parti kavgalarının kızıştığı Meşrutiyet ve Mütareke devirlerinde
okuyucunun mizaha ve toplumsal yergiye düşkünlük göstermesi, bir çok
yazarın (Ömer Seyfettin, Refik Halit, Ercüment Ekrem, Sermet Muhtar,
Osman Cemal, Reşat Nuri, F. Celalettin v.b) mizaha eğilim göstermesine
yol açmıştır.
Tiyatro alanındaki verim, hikâye ve roman kadar başarılı sayılamaz.
Gerçi, Meşrutiyetin ilânıyla birlikte birçok tiyatro topluluğu ortaya
çıkmış; hattâ bir de tiyatro okulu açılıp ilk resmî tiyatro (Dârülbedayi-i
Osmanî) kurulmuş; bunlar eser yetiştirmek için pek çok yazar o alanda
birtakım denemelere girişmiş ise de, bunların çoğu başarı çizgisinin
çok altındadır. çeviri ve uyarlama arasında bir tek çevirmenin (İbnürrefik
Ahmet Nuri) uyarlamaları belli bir değer çizgisinin üstüne çıkmıştır.
Bu devrin başlıca yazar ve sanatçıları şunlardır:
Bilim yolunda: Ziya Gökalp. Fuat Köprülü. v.b.
Şiir alanında : (Aruz vezniyle) Mehmet Akif, Ahmet Haşim, Yahya Kemal
Beyatlı, v.s.
(Hece vezniyle) Mehmet Emin Yurdakul, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Halit
Fahri Ozansoy, Enis Behiç Koryürek, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya
Ortaç, Faruk Nafiz Çamlıbel, v.b.(Bunlardan Ahmet Haşim fıkra ve gezi
notları; Yahya Kemal makale; Halit Fahri, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz
manzum oyun da yazmışlardır.)
Hikaye ve roman alanında: Ebubekir Hâzım Tepeyran, Ömer Seyfettin,
Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay,
Ercüment Ekrem Talu, Selâhattin Enis, F. Cemâlettin, Osman Cemal
Kaygılı, Reşat Nuri Güntekin, Peyami Safa, Memduh Şevket Esendal,
Halikarnas Balıkçısı, Sermet Muhtar Alus, Abdülhak Şinasi Hisar,
Mahmut Yesari. v.b.
(Bunlardan Ömer Seyfettin, Yakup Kadri, Refik Halit, Reşat Nuri,
Sermet Muhtar, Mahmut Yesari oyun da yazmışlardır. İçlerinde anı
yazanlar da vardır: Ebubekir Hâzım, Ömer Seyfettin, Halide Edip, Yakup
Kadri, Refik Halit, Memduh Şevket, Halikarnas Balıkçısı. Bir çoğu
fıkra ve makale de yazılmıştır.)
Tiyatro alanında: Musahip-zâde Celâl, İbnürrefik Ahmet Nuri, v.b.
Gezi ve röportaj alanında: Ahmet Şerif.
Röportaj - Mülâkat alanında: Ruşen Eşref Ünaydın.
Gezi, anı, deneme, fıkra, makale alanlarında: Falih Rıfkı Atay, vb.