Divan edebiyatında, günümüzdeki anlamı ile akımların varlığından söz
edilemez. Daha doğrusu divan edebiyatının kendisi, dayandığı dinsel
nitelikli dünya görüşü, kurallara bağlanmış biçemi, yinelenen
manzumlarıyla başlı başına bir akımdır. Altı yüzyılı aşkın gelişim
sürecinde, biçim yetkinliğine, söyleyiş ustalığına ulaşmış ozanların
çevresinde ya da izinde kümelenmeler görülür yalnızca. Nazirecilik
bunun en somut görünümüdür. Toplum yapısını altüst edecek dönüşümlerin
gerçekleşmeyişi ve dine dayalı dünya görüşünün egemenliği sanatta,
gerek öz gerekse biçim açısından yeni oluşumları önler. Yeni gibi
görünen arayışlar, eğilim düzeyini aşamadan, divan edebiyatının
ilkeleri, kalıpları içinde kalmışlardır.
Bu eğilimlerden ikisi önemlidir; Sebk-i Hindi ve yerlileşme eğilimi.
Sebk-i Hindi, Hint tarzı demektir. Hindistan'da Baburlu Hint-Türk
hükümdarlarının saraylarında Farsça yazan ozanlarca geliştirilmiş,
XVII. Yüzyıl divan sanatçılarından Nef'i, Naili, Neşati, Nabi gibi
ozanlar, bütünüyle bu akım içinde yer almamakla birlikte ondan
etkilenmişlerdir. Böylece, Sebk-i Hindi'nin bilmeceyi andıran karmaşık
manzum ve anlatımlar, hayal oyunları, güçlükle anlaşılır, beklenmedik
ve alışılmamış benzetmeler, sentetik bir şiir dili" olarak
sıralanabilecek özellikleri, divan şiirinin kalıplarını kırmak yerine
bu kalıplarla oynamak ustalığına yol açmıştır. Şiirde bilgece tutumun,
atasözlerini kullanmanın, özdeyiş niteliği taşıyan dizeler düzmenin
yaygınlaşması da bunun sonucudur.
Yerlileşme eğilimini ise biçim ve öz açısından iki ayrı düzeyde ele
almak gerekmektedir. Biçimde yerlilik, dilde, söyleyişte yabancı
sözcüklerden kaçınmak, Türkçeye yönelmek olarak özetlenebilir. Türki-i
Basit (basit Türkçe) adı verilen bu akımın temsilcileri XVI. Yüzyıl
ozanlarından Tatavlalı Mahremi ile Edirneli Nazmi'dir. Nazmi'nin basit
Türkçe şiirleri 45000 beyti aşan divanına serpiştirilmiştir. Ancak
konular divan şiirinin konularıdır, ölçü olarak da aruz
kullanılmıştır. Türkçeye yöneliş Nazmi'yi halk şiirlerinde çokça
görülen cinas örneklerine itmekle kalmamış, benzetmelerde yaşadığı
çevreden, yaşamdan yararlanmasına da yol açmıştır. Yabancı sözcükler
kullanmadan salt Türkçe şiirler yazılabileceğini de kanıtlamayı
amaçlayan bu eğilim yaygınlık kazanamamıştır.
XVIII. yüzyılın sonlarında Nedim ile belirginlik kazanan yerlileşme
eğilimi ise öze ilişkindir. Nedim'in divan şiirine yenilik getirdiğini
söyleyenler, kalıpları kırdığını, bilinen manzumlarla yetinmediğini,
yaşamı yansıttığını, yalın, akıcı bir söyleyişi olduğunu; şiirlerinde
neşe ve alayın, ten zevkinin dile getirildiğini söylerler. Ama ondan
önceki divan şiirine bakıldığında, bu sayılanların hiç de yeni
olmadığı görülür. Dahası Nedim'deki neşeyi ve alaycılığı Baki'de bile
bulabiliriz. Hele Rumelili ozanlarda yerlilik, neredeyse
genellenebilecek bir özelliktir. Kısacası Nedim'i gelenekten koparmak
olası değildir. Ancak, yine de onda kendisinden önce gelenlerden,
hatta çağdaşlarından ayrılan, realite ile hepsinden başka ve daha
sıcak bir şekilde kaynaşmış bir tarafında bulunduğu görülür.
Nedim'in şarkı biçimini yeniden canlandırması ve bu biçimin en güzel
örneklerini vermesi yanında; yansıttığı dünya ne ölçüde gerçekse,
gerçekliğe yaklaşırsa; duyguları ne ölçüde içten ve yürekten
geliyorsa, dili de o ölçüde gerçeğe yaklaşır. İstanbul Türkçesinin en
güzel örnekleri sayılabilecek dizeler yazmıştır.
Ama, Nedim'in açtığı bu çığır da yaygınlık kazanamaz. Çünkü geleneğin
dışına çıkamamıştır. Lale döneminin ozanıdır ve dönemin Patrona
Ayaklanmasıyla kapanması onun da sonu olur.
Tasavvufla beslenen ve Yunus Emre'ye bağlanan gizemci bir halk yazını
olan tasavvuf edebiyatı; bir düşünce akımına dayanması, ortak temler
çevresinde ortak söyleyişlerle birbirine bağlanarak gelişmesi ve bağlı
bir inanca bağlı olanlarca benimsenip sürdürülmesiyle halk edebiyatı
içinde ayrı bir yer tutmakla kalmaz, bir akım, bir çığır niteliği de
kazanır. Halk edebiyatı içinde yetişmemelerine karşın, amaçları gereği
halk edebiyatına yerleşmişlerdir. Anadolu gizemci halk yazınının
babası saydığımız Yunus Emre'nin yetiştiği dönem olan XIII. Yüzyılda
Anadolu beyliklere bölünmüş ve halk tarikatlar çevresinde toplanmaya
başlamıştı. Ve halkın tarikatların etrafında kalmasını sağlayabilmek,
onun dilini ve edebiyatını kullanmakla olasıydı. Dili, söyleyişi ile
halk ozanı olan Yunus, özüyle, sözcüğün gerçek anlamında bir
düşünürdür. Akımın başlıca ozanları Aşık Paşa, Eşrefoğlu, Nizamoğlu,
Seyyid Seyfullah da medrese öğrenimi görmüş, divan edebiyatını, Arapça
ve Farsçayı bilen aydın kişilerdi. Ve hepsi de şeyhlik mertebesine
yükselmişlerdi.
Yunus Emre'ye bağlanan gizemci halk edebiyatının, tarikatlar
çevresinde başlıca iki kolda geliştiği görülür: Melami-Hamzavi halk
edebiyatı ve Alevi-Bektaşi halk edebiyatı. Bunlardan birincisi, aşka
ve cezbaya, fakat akıllıca cezbeye ve bilgiye dayanan ağırbaşlı, biraz
da Arapça ve Farsça kelime ve terkiplerle karışık bir edebiyattır.
Hacı Bayram Veli, Dukakinzade Ahmet, Ahmet Sarban, Kaygusuz Vizeli
Alaeddin, İdris-i Muhtefi, Emir Osman Haşimi bu yolda eser veren
ozanlardan bazılarıdır.
Alevi-Bektaşi edebiyatı ise yaşama sevincini, doğa sevgisini, dünyaya
bağlılığı dile getiren ürünleriyle din dışı halk edebiyatına bağlanır.
En önemli temsilcisi Pir Sultan Abdal'dır.
XIX. yüzyılda batılılaşma akımına koşut olarak gelişmeye başlayan Türk
edebiyatı, roman, öykü, tiyatro gibi yeni türlerin denenmesiyle çağdaş
bir çizgiye girmiştir. Batı ile ilişkiler, aydınların batı dillerini
öğrenmeleri, batı edebiyatından yapılmaya başlanılan çeviriler,
batıdaki siyasal eğilimlerle, ideolijilerle tanışma bir uygarlık
değişimini de gerektirmiştir. Batılılaşma ve buna bağlı olarak yeni
bir kültüre açılınması başlangıçta Türk edebiyatını da batı
edebiyatının güdümüne sokmuştur. Ahmet Hamdi Tanpınar şöyle
demektedir; "sırf edebi ceryanlar yönünden bakılırsa, bu yüz sene
içinde Türk edebiyatının Garp edebiyatlarında ve bilhassa Fransız
edebiyatında mevcut bütün cereyanları uzak ve yakın fasılalarla,
muntazam surette takip ettiği görülür."
Bileşimin gerçekleştirilemediği Tanzimat döneminde, şiir en azından
biçim olarak bir geleneğe yaslanmasına karşın, öykü ve roman tür
olarak yenidir. Tanzimat sanatçısı için yeni türk edebiyatını kurmak
için gayret eden, 1825 - 1840 yıllarında doğan ve zevk ve gayretleri
hemen hemen aynı olan, Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal gibi yazarlar
Fransız klasikleri ile beraber XVIII. Yüzyıl Fransız filozoflarını ve
yine Fransız romantiklerini de okumuşlardı. Verdikleri ürünlerde de
romantikleri izlemişlerdi. Ne var ki Tanzimat romantikliği, batıdaki
örneklerde olduğu gibi, bu akımı besleyen toplumsal ve düşünsel özden
yoksundu.
Doğu düşüncesinde birey olarak insan yoktur, Tanrı vardır yalnızca ve
insan onun suretidir. Oysa Tanzimatçı edebiyatçıların karşılaştıkları
batılı insan, eğitilmiş, bilgili, toplumu ileriye götüren yaratıcı
insandır. Onlar da hemen, bu insanın oluşumu üzerine düşüneceklerine,
o insan gibi olmaya çalışmışlardır. Böylesi bir çabanın inanmış,
duygulu, coşkulu bir aydın tipi yaratacağı açıktır. Kısacası, batı
romantizmi, Tanzimatçıların ruhsal durumuna uygun düşmektedir.
Romantizmin belli başlı niteliklerini basitleştirmekte ve her romanda
kullanılabilecek reçeteler biçimine getirmekte ustalaşan Tanzimat
sanatçıları; ekonomik ve toplumsal koşulların ezdiği, İslam
gizemciliğinin etkisiyle kendini edilgen bir dünya görüşüyle
koşullamış Türk insanının günlük yaşamında yüzeysel olarak ele
alınınca hemen ağlamaklı bir romantikliğe konu olabilecek tablolar
çoktur.
Sözgelimi esir kız ya da esir erkek bütün Tanzimat romanında boy
gösterir. Ama esir insandan yola çıkarak esirlik kurumuna, giderek
toplumsal düzenin bozukluğuna bıçak atabilmek olası iken işin duygusal
yanına kaçılmıştır, hep.
Tanzimat sanatçıları gerçekçiliği tam olarak algılayamadılar ve
gerçekçi betimlemeler yapmaktan öteye geçemediler. Gerçekçiliği
kavrayamamaları bir yana tam anlamıyla bir romantikte olamadılar.
Ayrıca, Tanzimat sanatçıları gerçekçilik ile doğalcılığı aynı kabul
etmişlerdir. İlk gerçekçi ürünlerden sayılan Nabizade Nazım'ın
Karabibik'idir. (1890) İki akım arasındaki ayrımı ancak Edebiyat-ı
Cedideciler yapmışlardı. Türk edebiyatında, gerçekçiliğin bilinçli
olarak Halit Ziya Uşaklıgil ile başladığını söylemek yanlış olmaz. Mai
ve Siyah, Aşk-ı Memnubir roman dilinin gerçekleştirilebilmiş olması ve
dönemin aydılarının ruh durumunu yansıtmaları açısından gerçekçi
çizgide yer almışlardır.
Edebiyat-ı Cedidecilerden Hüseyin Cahit Yalçın ve Mehmet Rauf da
gerçekçiliği benimsemişlerdir. Ancak, sanat anlayışları nedeniyle
bütünüyle yaşama açılamayan, kişilerini aydınlar, soylular,
varlıklılar, genel bir deyimle seçkinler arasından seçen Edebiyat-ı
Cedideciler, halkın gerçek sorunlarına eğilememişlerdir.
Gerçekçilik anlayışında Hüseyin Rahmi Gürpınar' a özel bir yer vermek
gerekir. Roman anlayışı gerçekçilik ile doğalcılığın bir karışımıolan
Gürpınar, halk için yazma ve halkı eğitme amacındadır. Başlıca
özelliği olan gülmecesi, alay ve yergiden güç alır. Romanlarındaki
olaylar, kişiler yaşamdan alınmış, gözlem ürünleridir.
Servet'i-Fünun dergisi çevresinde toplanan sanatçılar, yeni bir
duyarlığı, yeni bir şiir dilini geliştirilerken batıyı günü gününe
takip etmişlerdir. Ancak, bir arayış döneminin bütün karışık
etkilerini içerir şiirleri; duygucu, coşumcu, parnasçı, simgecidirler.
Doğaya yönelirler. Ama bir resimdir doğa onlar için. Düşle gerçek
çatışması, karamsarlık, kaçış egemendir şiirlerine. İçine kapanık,
bireyci bir şiire yönelmişlerdir. Topluluk 1900 lerde dağılmıştır.
İçlerinden yalnızca Tevfik Fikret ayakta kalmıştır. Tevfik Fikret
biçim tutsaklığından sıyrılıp özü öne almış, karamsarlığını
bireysellikten kurtarark toplumsalla özdeşleşmeyi başarmıştır.
24 Şubat 1909 da Ahmet Samim, Ahmet Haşim, Emin Bülent Serdaroğlu,
Emin Lami, Tahsin Nahit,Hamdullah Suphi Tanrıöver, Refik Halit Karay,
Fuat Köprülü, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve bir çok sanatçı bir araya
gelerek yayınladıkları bir bildiri ile Fecr-i Ati gurubunu kurdular.
Bu gurup 1912 yılında dağıldı. Edebiyat-ı Cedide'ye karşı bir tepki
olarak doğmuş ve belli ilkeler çevresinde oluşmuş bir akımdı.
Bildirilerinde şu düşünceleri ön plana çıkar; "Sanat şahsi ve
muhteremdir". Ama gurup bu anlayışı nedeni ve kendi dergilerini
çıkaramamaları nedeni ile ileriye bir adım atamadılar ve Edebiyat-ı
Cedide'nin bir devamı olarak kaldılar ve dağınık görüntü içinde
dağıldılar. Fecr-i Ati'ciler bir yazın akımı değil, birbirlerine
arkadaşlık duygularıyla bağlı genç sanatçıların oluşturduğu bir
topluluk olmuş; her biri sanatını bir başka yolda geliştirerek,
değişen toplum koşullarında değişik sanat anlayışlarına varmışlardır.
XIX. yüzyılın sonlarından itibaren üç düşünce akımı; Batıcılık,
Türkçülük, İslamcılık türk edebiyatına yön vermeye
başlamıştır.Edebiyat-ı Cedideciler Batıcılık düşüncesinin; Ömer
Seyfettin, Ali Canip Yöntem ve Ziya Gökalp Selanik'te çıkardıkları
Genç Kalemler dergisi ile Milli Edebiyat adı ile anılan Türkçülük
düşüncesinin; Mehmet Akif Ersoy' da İslamcı düşüncenin savunucusu
olmuştur.
Şiirde Mehmet Emin Yurdakul'a bağlanan Milli Edebiyat akımının en
tipik sürdürücüleri, Hececiler ya da Hecenin Beş Şairi adlarıyla
anılan Faruk Nafiz Çamlıbel, Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhon,
Halit Fahri Ozansoy ve Enis Behiç Koryürek'tir.
Ziya Gökalp'in "Sanat" şiirinde özetlediği şu ilkeler;
"Aruz sizin olsun, hece bizimdir,
Halkın söylediği Türkçe bizimdir;
Leyl sizin, şeb sizin gece bizimdir,
Değildir bir mana üç ada muhtaç."
Hececilerin sanat anlayışını belirlemiştir. Toplumsal bilinç eksikliği
hemen hepsini romantizme sürükledi. Gerçekçi olmak isterken, savaşın
da etkisi ile ulusal duyarlılıklar adına gerçekçiliği yitirdiler.
Doğaya yönelişi, yurt güzelliklerinin, Anadolu'nun basmakalıp
söyleşilerle görüntülenmesi olarak aldılar. Yurtseverlik, kahramanlık
temlerinin egemen olduğu şiirleriyle topluma güç aşılamaktı amaçları.
Sonuçta sığ bir "memleketçi edebiyat"ı geliştirdiler.
Cumhuriyetin ilk yıllarında da etkisini sürdürmeye devam etti,
memleketçi edebiyat. 1930 lara gelirken edebiyatımızda yeni bir çığır
açan Yedi Meşaleciler memleketçi edebiyata karşı bir tepki olarak
doğdu. Sabri Esat Siyavuşgil, Ziya Osman Saba, Yaşar Nabi Nayır,
Muammer Lütfi, Vasfi Mahir Kocatürk, Cevdet Kudret, Kenan Hulusi Koray
ortak bir kitap çıkararak (Yedi Meşale 1928) hececilerin elinde
tıkanan Türk şiirini yeni ufuklara açmaktır amaçları. Ama ne var ki
Yedi Meşaleciler Yusuf Ziya Ortaç'ın Meşale dergisine sığınmışlardır.
Biçimde bir yenilik getiremeyen, yeni bir dünya görüşüne de
dayandıkları söylenemeyen bu gurup Meşale dergisi kapanınca (15 Ekim
1928) dağılırlar.
Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde asıl yenilik Nazım Hikmet'le gelir.
Ölçüyü atan, özü biçimin bağlarından kurtaran Nazım Hikmet'tir. İlk
iki kitabı (835 Satır, Jacond ile Si-Ya-U, 1929) 'da şairaneye karşı
çıkmış, dizeci anlayışı yıkmıştır. Onun şiiri ile öz, bir ideolojiye
dayanmakta ve siyasal bir tutum içermektedir. Toplumcu gerçekçi sanat
anlayışını bilinçli bir şekilde benimsemiş ve bu alanda en yetkin
eserleri vermiştir. Türk şiirini en çok etkileyen ozan olmuştur.
Biçim açısından da bakıldığında, serbest nazım, serbest şiir, özgür
koşuk adları ile nitelenen ve şiirden ölçü, uyak gibi bağları atan bir
akımın başlatıcısıdır. Ondan önce de bu yolda denemeler yapılmış,
özellikle Tevfik Fikret, Ahmet Haşim oldukça ilerlemiş örnekler
vermişlerdir; ancak böylesi denemeler aruz kalıplarıyla oynanarak
gerçekleştirilmiştir. Nazım Hikmet, Türk şiirini kökten
değiştirmiştir; gelecekçilik ve kuruculuk akımlarından etkilenerek
yazdığı şiirlerinde ölçüyü atmakla birlikte uyağı boşlamamış;
alışılmışın dışında, geleneğin, divan şiirinin birikimlerinden
yararlanarak yeni bir uyak anlayışı getirmiştir.
Şiirsel eyleminde biçimle ilgili tartışmalara girmez Nazım Hikmet. Öze
uygun biçimi bulmaktır amacı. Bildiği, öğrendiği tüm edebiyat
geleneklerinden yararlanabileceğini ve sanatçının sürekli bir arayış
içinde olması gerekliliğine inanır. Bu ise biçimin öze bağlı olarak
sürekli değişmesi, bir değişkenlik içinde olmasıdır.
1930 lu yıllarda etkilediği genç ozanlardan günümüze İlhami Bekir Tez
ve Hasan İzzettin Dinamo kalmıştır. Ancak, "1940 Kuşağı" adıyla anılan
ozanlar, Rıfat Ilgaz, Cahit Irgat, A.Kadir, Enver Gökçe, Ömer Faruk
Toprak, Arif Damar, Ahmed Arif, Attila İlhan, Şükran Kurdakul gibi
adlar toplumcu şiiri geliştirmişlerdir.
1940 lara gelindiğinde, biçim açısından serbest şiirin zaferi tamdır.
Heceyi hemen hemen yalnızca Behçet Kemal Çağlar sürdürmekte; Ahmet
Kutsi Tecer Ülkü Dergisi çevresinde halk şiiri geleneğinin
yaygınlaşmasına çalışmaktadır. Yalnız eski şiire değil, Nazım Hikmet
şiirine de tepki olarak Garip akımı doğdu. Orhan Veli Kanık, Oktay
Rifat, Melih Cevdet Anday "Varlık" dergisinde ölçüsüz, uyaksız,
şairanelikten uzak yeni bir şiir akımı başlattılar (1936). Şiirlerini
Garip adlı bir kitapta topladılar(1941) Garipçiler adıyla
anılmalarının nedeni de budur. Ancak bu üç ozanın birliktelikleri uzun
sürmez. Kitabın ikinci basımı yalnızca Orhan Veli'nin şiirleri ile
yayınlanmıştır (1945) Melih Cevdet ve Oktay Rifat şiiri ayrı bir
çizgide sürdürmeye başlamışlardı.
İkinci dünya savaşının bitmesi, çok partili ortama geçilmesi ve bu
dönemin baskıcı ortamında şiir iyice geri plana atılır. Hatta bazı
dergiler hiç şiirsiz yayınlanmaya başlar veya şiirler birbirinin aynı
silik bir anlayışa bürünürler. "İkinci Yeni" akımı bu ortamda belirir.
Yeditepe dergisinde 1954-55, Pazar Postası'nda 1956 yıllarında ilk
örnekleri görülen akımın belli başlı şairleri; Cemal Süreyya, İlhan
Berk, Edip Cansever, Turgut Uyar, Sezai Karakoç, Ece Ayhan, Tevfik
Akdağ, Ülkü Tamer'dir. İkinci Yeni, Garip'in tam tersi bir noktadan
yola çıkar. Söyleyişteki rahatlığın yerine şiir dilini zorlamayı,
anlaşılırlık yerine anlamca kapalılığı, somuta karşılık soyutlamayı
getirir. Halk şiirine sırt çevrilir. İkici Yeniciler için önce biçim
gelir. Gerçeküstücülük etkisindedirler.
1936 yılından beri basılmaları yasaklanmış olan Nazım Hikmet'in
şiirlerinin ve kitaplarının 1965 yıllarında yeniden basılmaya
başlaması, İkinci Yeni akımının sonu oldu. Yeniden gündeme gelen
Toplumcu Şiir, geçirilen bütün deneyleri özümseyerek, kaldığı yerden
değil, gelinen yerden yeni bir gelişim sürecine girdi.
Öykü ve romanın gelişiminde ise, yazın akımları açısından şiirdekine
benzer bir karmaşıklık görülmez. Ömer Seyfettin gibi doğrudan Milli
Edebiyat akımına bağlayabileceğimiz sanatçılar, gerekse sonradan bu
akım içinde yer alan, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar,
Refik Halit Karay gibi adlar gerçekçiliği benimsemişlerdir. Ayrım
gerçekliğe bakış açılarında, gerçekliği kavrayışlarındadır.
Romanın İstanbul dışına çıkması, Anadolu'ya açılması yönündeki ilk
örneği Nabizade Nazım vermiştir. Ve Refik Halit Karay, Yakup Kadri
Karaosmanoğlu, toplumcu gerçekçiler ve Köy Enstitülü yazarlarla sürer.
Şiirde olduğu gibi, öykü ve romanda da yenilgilerin doğurduğu
karamsarlık ulusal duygulara, yurtseverliğe sarılmanınkurtuluş olarak
görülmesine yol açmıştır. İşgal yılları İstanbul'unun yozlaşmış,
işbirlikçi ortamına karşılık, başkaldırının Anadolu'da filizlenmesi bu
duygusallığı iyice beslemiştir. Cumhuriyet devrinin ilk dönemlerinde
sanatçılar, hükümetin hoşuna gitmeyecek gerçeklere değinmekten
kaçınmışlardır.
1930 lu yıllarda Sadri Ertem toplumcu gerçekçiliğe yönelen ilk
öyküleri yayınlamaya başlamıştır. Sabahattin Ali' de ilk öykülerini bu
tarihlerde yayınlamaya başlamıştır. 1940'lı yıllarda Sabahattin Ali,
toplumcu gerçekçi çizgiyi gerçekleştirmiş; toplumsal sorunlardan çok
aydın bireyin, küçük adamın dünyasına yönelen duyarlığıyla Sait Faik
yeni bir öykü anlayışı getirmiştir. II. Dünya savaşı yıllarında Reşat
Enis, Samim Kocagöz, Kemal Bilbaşar, Cevdet Kudret gerçekçi çizgide
ürünler vermektedirler. Bu kuşak devlet ile iktidarı artık özdeş
görmemektedir. İktidara karşı çıkabilmektedir. Bu karşı çıkış, köy ve
köylüden başlayarak dönemin bütün sorunlarının gündeme getirilmesine
yol açmıştır. Çok partili döneme geçişi izleyen yıllarda ve 1950'lerde
ise köye yöneliş egemen bir tutum olarak görülür. Mahmut Makal, Orhan
Kemal, Yaşar Kemal, Kemal Tahir köye toplumcu bir bakış açısı ile
yaklaşan ürünler vermeye başlarlar (1950-1955). 1960 lara gelirken
Reşat Enis, Kemal Bilbaşar, Samim Kocagöz, İlhan Tarus, Orhan
Hançerlioğlu, Talip Apaydın, Sunullah Arısoy, Necati Cumalı, Fakir
Baykurt gibi sanatçıların öykü ve romanları ile köyü konu alan zengin
bir yazın oluşmuştur.
1960'tan sonra düşünsel ortamın gelişimine bağlı olarak yazınında
toplumsal gerçekliği daha bilinçli bir bakış açısıyla kavramaya
çalıştığı, yazınsal birikimi değerlendirerek kendini aştığı görülür.
Nezihe Meriç, Yusuf Atılgan, Vüs'at O.Bener, Ferit Edgü, Demir Özlü,
Onat Kutlar, Erdal Öz, Adnan Özyalçıner gibi sanatçıların başı
çektiği; varoluşçuluk, gerçeküstücülük benzeri çağdaş akımlarla,
Fransız Yeni Romanının, bilinç akımı tekniğinin etkilerini taşıyan bu
yeni arayış, gerçekçi akıma tepki olarak doğmuştur. Ancak, amaçları
gerçekçiliğin yadsınması değil, gerçekçiliğe yeni bir yorumun
getirilmesi gerekliliğidir. Ama, şiirdeki İkinci Yeni akımına koşut
olarak gelişen bu girişim, "kişiyi yeniden ele alıp yeni baştan
yaratmak" çabası, özel'in sınırları aşılamadığı, kişinin sorunlarına
hep bir ben'in çevresinde yaklaşıldığı için başarıya ulaşamaz.
Gerçeklik yine tek yanlı, tek parçalı bir bütün olarak çizilmektedir
çünkü. Bu ise yazarı duyarlığının tutsağı durumuna getirir, içe
kapanmasına yol açar. Yaşananın saçmalığı, içgüdülerin dış koşullarca
sınırlanması sonucu düşülen mutsuzluk duygusu, kendini tarihi olan bir
nesne gibi kavrayamayışın doğurduğu umutsuzluk, davranışların
kısıtlanmamasına, seçme olanağının tanınmasına bağlanan bir özgürlük
anlayışı, bütün bunların sonucu olarak da soyut bir başkaldırı...
varılan nokta budur işte.
Yine de her yeni arayışı değerlendirirken söylediğim gibi, bu da bir
aşamadır. Eğer, bugün gerçekliği, insanı hem birey olarak kendi
gerçekliği, hem de toplumsal varlık olarak yaşamın gerçekliği içine
oturtmak, onu dışındaki nesneler ve insanlarla tüm ilişkilerinin
bütünü olarak kavramak, biçiminde anlıyorsak söz konusu aşamaların
sonucudur bu.