1991 ikinci yarısında ekonomik düzeyde en çok konuşulan konuların
başında kaynak sorunu gelmiştir. 20 Ekim seçimlerinde yürütülen
propagandalarda, ortaya atılan vaadler karşısında, özellikle
ANAP'lıların en büyük karşı hareketi, bu vaadleri gerçekleştirmek için
gerekli kaynağın bulunamıyacağı noktasında toplanmıştır. Bir bakıma,
mevcut düzen partilerinin birbirlerine karşı yürüttükleri propaganda
savaşında ANAP, her zamanki "kurnaz" tutumuyla etkili olmayı
düşünmüştür. Özellikle DYP'ye yönelik propagandanın odak noktası olan
"kaynak sorunu", aynı zamanda, ANAP yöneticilerinin ve özellikle T.
Özal'ın seçim sonrasında planladıkları ekonomi istikrar paketi
açısından önemliydi. Ekrem Pakdemirli tarafından hazırlandığı ileri
sürülen ve başta M. Yılmaz olmak üzere tüm ANAP' lılar tarafından
sürekli işlenen "kaynak sorunu", seçim propagandasında kitlelere
söylenen vaadlerin genel maliyeti ile ülkenin mevcut kaynakları
arasındaki farkı ortaya koymakla sınırlıydı. DYP'nin vaadlerinin 400
trilyon liralık bir harcamayı gerektirdiği ileri sürülerek, bunun için
gerekli kaynağın bulunamıyacağı ileri sürüldü. Şüphesiz mevcut
ekonomik veriler çerçevesinde kalınarak ülkenin gelişmesi için gerekli
kaynakları bulmak olanaksızdır. Ama ortada önemli bir "yalan" ve
"demagoji" bulunmaktadır. Bu "yalan" ve "demagoji" karşısında Demirel
başta olmak üzere eski muhalefet partileri hemen hemen hiçbir şey
söyleyememişlerdir. Keza Erbakan'lı RP kendi "adil düzen"i için
gerekli "kaynak" sorununu, ancak "İslam Ortak Pazarı" ile
çözebileceğini söylemekle yetinmiş ve böylece kaynağın ülke dışı
olduğunu teyit etmiştir.
Bu bağlamda ele alındığında, bir devrimci halk iktidarının programını
gerçekleştirebilmesi için, her şeyden önce anti-emperyalist
hedeflerinden vazgeçmesi gerektiği de ileri sürülebilecektir. Nitekim
Nikaragua'da geçen yıl yapılan seçimler sırasında, aynı sorunun ortaya
atıldı ve bizzat Sandinist önderler tarafından önemli bir "kaynak"
sorunu ile yüzyüze oldukları açıklandı. Aynı şekilde SSCB'nin
çökmesiyle birlikte Küba' nın gerek dış satım açısından, gerekse yeni
kaynaklar açısından önemli bir darboğazla karşı karşıya olduğu
bilinmektedir. Böylece yerel düzeyde ortaya atılan bir "kaynak
sorunu", uluslararası alanda kendi karşılığını bulmakta gecikmemiştir.
Burada "kaynak sorunu"nu iki boyutta ele alacağız. Birinci boyut,
devrimci halk güçlerinin iktidarı ele geçirdikleri koşullarda, ülke
ekonomisinin mevcut yapısı ve olanakları çerçevesinde, asgari program
hedeflerine ulaşmaları için gerekli kaynakların neler olduğudur.
İkinci boyut ise, bugün Küba'nın karşı karşıya bulunduğu, ama bundan
önceki yıllarda gerek SSCB'de, gerekse bazı Doğu-Avrupa ülkelerinde
ortaya çıkmış olan ekonomik gelişme için yeni kaynaklar sorunudur.
Bunlardan birincisi, iktidarın ele geçirilmesi koşullarında ortaya
çıkan sorun iken, ikincisi devrimci iktidarın sürdürülmesi ve yeni
ekonomik yapının sürekli kılınması ile ilgili bir sorundur. Bu açıdan
ikisi arasında kesin bir ayrım yapılmak zorundadır. Ve her iki boyutta
da konu yakından incelendiğinde görülecektir ki, sorunun
anti-emperyalist hedeflerden vazgeçmekten öte, bu hedeflere daha sıkı
sarılmayı gerektirmektedir.
YENİ BİR İKTİDARIN EKONOMİK KAYNAKLARI
Ekonomide kaynak, bir yandan mevcut üretim birimlerinin üretimlerini
sürdürmeleri için, öte yandan yeni üretim birimlerinin kurulması için,
her ülkenin ve siyasal iktidarın sürekli gelişen ve büyüyen kaynaklara
gereksinmesi bulunmaktadır. Herhangi bir yatırım için, kapitalist
ölçekte söylersek, "sermaye" gereklidir. Eğer emperyalist ve sömürgeci
bir ülke durumunda iseniz, bu kaynakları sömürgelerin ve
geri-bıraktırılmış ülkelerin hammadde kaynaklarından, emek-gücüne
kadar tüm değerlerine el koyarak, talan ederek sağlamanız olanaklıdır.
[1*] Örneğin SSCB'nin dağılmasıyla birlikte ortaya çıkan "bağımsız"
devletler arasında yer alan "Türki" devletlerin yeni kaynaklar olarak
"değerlendirilmesi" olanaklıdır. Hatta genel olarak söylersek, Varşova
paktı ülkelerinin tümü, bu bağlamda "bakir alanlar" olarak
emperyalistler için yeni pazar ve dolayısıyla yeni kaynak anlamına
gelmektedir. Ancak burada, bu kaynağın aktarılması kadar, bu
kaynakların bu ülkelerde kullanılır hale getirilmesi gerekmektedir. Bu
ise, emperyalist sömürünün sürdürülüş biçimiyle doğrudan ilgilidir.
Kolonyalist yöntemleriyle, bu ülkelerin hammadde ve yarı mamul madde
kaynaklarının sömürülmesi yoluyla, sömürgeci ülkeye yeni kaynak
aktarımı en kolay yol olarak görünmektedir. Emperyalist sömürgecilik
koşullarında ise, bu bu ülkelere belli oranda sermaye ihracını ve
ihraç edilen sermaye ile buralarda orta ve hafif sanayinin
geliştirilmesi gerekmektedir. Bu da bir dönem için, sömürgeci ülkeden
bir kısım sermaye birikiminin (kaynakların) sömürgeleştirilecek ülkeye
aktırılmasını öngerektirir. Bir başka deyişle, "sermaye fazlası"nın bu
ülkelerin sömürülmesi için kullanılması şarttır. "İhraç edilmiş
sermaye, ihraç edildiği ülkelerde, kapitalizmin gelişmesini etkiler,
hızlandırır. Böylece, sermaye ihracı, ihracatçı ülkelerdeki gelişmeyi
bir parça durdurma eğilimi taşısa da, bunun, bütün dünyadaki
kapitalizmi derinlemesine ve genişlemisine geliştirmek pahasına olduğu
da unutulmamalıdır." (Lenin) [2*] Bundan çıkan sonuç, Türkiye gibi
geri-bıraktırılmış ülkelerin, emperyalist sömürgecilik yöntemleriyle
kendisine yeni kaynaklar bulmasının olanaksız olduğudur. Bu durum,
sadece mevcut empreyalist ülkeler için geçerlidir ve her emperyalist
ülkenin elinde bulunan sermaye birikiminin düzeyi ile belirlenir.
Ayrıca şu unutulmamalıdır. "Kapitalizm, kapitalizm olarak kaldıkca,
sermaye fazlası, belli bir ülkede yığınların yaşam düzeylerini
yükseltmeye değil -çünkü bu durumda kapitalistlerin kazançlarında bir
azalma sözkonusudur-, dış ülkelere, geri kalmış ülkelere sermaye
ihracı yoluyla, bu kârları artırmaya yönelirler. " (Lenin) [3*] Bundan
da çıkan sonuç, halk kitlelerinin emperyalist sömürgecilik yoluyla
yaşam standartlarının yükselmesini beklemeleri, gerçek bir hayaldir ve
temelinde halkın aldatılmasından başka birşey değildir. Özellikle
Almanya'da sürekli olarak görüldüğü gibi, küçük-burjuva kitleler
üzerinde etkili olan bu hayal, aynı zamanda emperyalist sömürgeciliğin
sürdürülmesinde, oligarşiye önemli bir siyasal destek sağlamaktadır.
Son Yugaslavya olayında görüldüğü gibi, Alman emperyalizmi
Hırvatistanı bizzat Doğu-Almanya'dan aktarılmış Sovyet silahlarıyla
desteklemiştir. Ancak her konuda, örneğin çevre kirliliği gibi,
oldukca duyarlı bir kamuoyuna sahip olan Almanya'da, bu olay
karşısında küçük de olsa bir tepki ortaya çıkmamıştır. (Bu da
Almanya'da önemli bir kitlenin son dönemde yoğunlaşan işsizlik ve
yoksullaşma ortamında Alman emperyalizminin etkinliğini artırması
karşısında sessiz kalmayı yeğlediklerini göstermektedir. ) Görüldüğü
gibi, bizim gibi geri-bıraktırılmış ülkenin kendisine yeni kaynaklar
bulabilmesi, isterse SSCB'nin dağılmasıyla ortaya çıkan yeni
pazarların bolluğu ortamında olsun, sanıldığı kadar kolay değildir.
Dış kaynaklar, ancak bu yeni pazarların en hayasızca talan edilmesi ve
bu talan eylemi sırasında emperyalist ülkelerle çatışmasıyla (o da
belli oranda) olasıdır. (Geçmiş yıllarda ran'ın da yapmak istediği
bundan başka birşey değildi.) Böyle bir talan eyleminin
gerçekleştirilmesi yönünde faaliyet gösterilirken, siyasal alanda
ortaya çıkacak bir "anti-emperyalist" söylem, sadece görüntüseldir;
anti-emperyalizmle hiçbir ilişkisi yoktur. (İran'daki molla rejiminin
anti-amerikancı tutumu gibi) Şüphesiz, yukarda ortaya koyduklarımız,
yeni dönemin, yani SSCB'nin dağılmasıyla ilgilidir. Önceki dönemler
açısından (ve belli bir süre sonra gelecek açısından) kaynak sorununun
bu boyutu, geri-bıraktırılmış ülkeler açısından ya yoktu, ya da hemen
hemen yoktu. Bu nedenle de, kaynak sorunu, kendi içinde sorun olarak
varlığını sürdürmek durumundadır ve çözümü başka yerlerde aranması
gerekmektedir. Mevcut yatırımların sürmesi ve yeni yatırımların
yapılması için yeni kaynaklar sorununun geri-bıraktırılmış ülkelerde
düzen içi çözümü ikilidir: Dış borçlanma ve iç borçlanma. Ve bilindiği
gibi, ikisi de ülkelere pahalıya oturmaktadır. Düzenin kendi ekonomik
söyleminde "dış borçlar" emperyalist sömürünün ayrılmaz bir parçası
olan sermaye ihracının geri-bıraktırılmış ülkeler yönünden ifade
edilmesinden başka birşey değildir. Özellikle 1974 ekonomik
buhranından sonra yeni-sömürgeciliğin karşılaştığı bunalımı aşmak için
yoğun bir biçimde kullanılan "dış borçlanma" yöntemi, 1980 ekonomik
buhranıyla birlikte tüm emperyalist ekonomileri, dolayısıyla
kapitalist dünyayı sarsacak sonuçlar yaratmıştır. Geri-bıraktırılmış
ülkelerin almak zorunda bırakıldıkları büyük dış borçlar karşısında,
mevcut üretimlerinin, özellikle sanayi üretimlerinin önemli bir
bölümünü emperyalist ülkelere olağanüstü düşük fiyatlarla satmaya
mecbur kalmaları, aynı zamanda bu ülkelerin, devlet bütçesi bağlamında
önemli bir kaynak sorunuyla yüzyüze gelmelerine neden olmuştur. Ama bu
yöntem (ki kendisini "ihracata yönelik sanayileşme stratejisi" adı
altında sunmuştur), emperyalist ülkelerin 1980 ekonomik buhranının
yıkıcı etkilerinden kurtulmalarının temel unsuru da olmuştur.
Dış borçlarla yeni kaynakların sağlanamadığı ortadayken ve emperyalist
ülkelerin geri-bıraktırılmış ülkelerden daha çok değer transfer
etmeleri gerekliyken, kullanılan ikinci yöntem "iç borçlanma"
olmuştur. Hemen hemen tüm kapitalist ekonomilerde sürekli kullanılan
bu yöntem, geri-bıraktırılmış ülkelerde 1980 sonrasında olağanüstü
artış sağlamıştır. Bu da varolan enflasyonist ivmeyi hızlandırmış ve
tarihlerinin en büyük enflasyon oranlarıyla yüzyüze bırakmıştır.
Yükselen enflasyonun, kaçınılmaz olarak, sosyal ve siyasal bunalımı
derinleştirici etkiye sahip olması bu yöntemin eski tarzda
sürdürülmesini engellemektedir. İşte bu ortamda, yeni kaynak sorunu,
dış borçlanmanın sürdürülmesi ile birlikte iç borçlanmanın yeni bir
biçimiyle geçiştirilmeye çalışılmıştır. Bu geçiştirmede kullanılan
yeni biçim, devletin elinde bulundurduğu bazı ekonomik birimlerin
"özelleştirilmesi"dir. Özellikle ülkemizde çok yaygın bir biçimde
propagandası yapılan bu yeni biçim, iç borçlanmanın daha da
büyütülmesinden başka birşey değildir. Ve halk kitlelerinin çift yönlü
yeni bir sömürüye maruz bırakılmasının yeni bir yoludur. Ülkemizde
ilkin "köprü, baraj hisselerinin halka satılması" ile başlatılan bu
yol, bizzat onlarca yılın vergi gelirleriyle kurulmuş kuruluşların
"satılması", aynı vergi mükelleflerinin yeniden vergilendirilmesinden
başka birşey değildir. Ancak yapılan ilk satışlar sonrasında elde
edilen yeni kaynakların oligarşinin gereksinmelerine uyguh olarak
kullanılmasıyla, bu biçiminde yeterli olmadığı ortaya çıkmıştır. Ve
yeni biçimler, sözcüğün tam anlamıyla "özelleştirme" olarak
geliştirilmiştir. Ama bunun "halka açılma" tarzında gerçekleşmesi de,
halk kitlelerinin elindeki son birikimin de yok edilmesiyle devre dışı
kalmıştır. Böylece "özelleştirme" yoluyla iç borçlanmanın artırılması
çıkmaza girince, devlet kuruluşlarının yabancı sermayeye satılması
gündeme gelmiştir. Ve buna bağlı olarak birkaç devlet kuruluşu
satılmıştır. Ama SSCB'nin dağılmasıyla ortaya çıkan çok daha kârlı
devlet kuruluşlarının bulunması ve üstelik bunların zaman içinde çok
daha ucuza kapatılabilme olanağının doğması üzerine bu da
etkisizleşmiştir. Bugün ülkemizde hükümetlerin karşı karşıya oldukları
sorun da buradan başlamaktadır. Hangi parti iktidara geçerse geçsin,
karşı karşıya kalması kaçınılmaz olan bu durumun çözümü, mevcut düzen
içinde yoktur. Şüphesiz bu noktada, yeni bir "seçenek" gibi görünen
"İslam Ortak Pazarı"na dayalı "adil düzen" savıda etkisiz ve anlamsız
kalmaktadır. Çünkü sözü edilen slam ülkeleri hemen her yönden aynı
sorunla yüzyüzedir. Bu ortak pazar, ancak bir ya da birkaç büyük "islam"
ülkesinin, diğerlerini kendine bağlı birer sömürge haline getirmesi
bağlamında, birilerinin işine yarayabilecektir, ki bunun da "adil
düzen"le hiç bir ilgisi olmayacağı açıktır. Ve yukarda gördüğümüz
gibi, emperyalist sömürgecilikten başka bir anlamı yoktur ve sonuçta
halk kitlelerinin yaşam düzeyinin yükselmesini sağlamıyacaktır.
Öyleyse gerçek kaynak nereden bulunacaktır? Bu sorunun
yanıtlanabilmesi için, öncelikle bulunacak kaynakların hangi amaçlarla
kullanılacağının belirlenmiş olması gerekir. Bu da siyasal iktidarın
ekonomi-politik stratejisi demektir. Devrimci bir iktidarın temel
amacı, "gerçek ve bağımsız bir sanayileşme ve ileri bir tarımsal
ekonomi yaratarak, halkın yaşam koşullarını sürekli yükseltmek"tir.
Ekonomik dilde bu amaç ifadesini ekonomik büyüme ve kalkınma olarak
bulur. Genel olarak üretimin ve özel olarak halk kitlelerinin
tüketiminin, zaman içinde ve sürekli olarak artırılması ve bu
sürekliliğin güvenceye alınması, devrimci halk iktidarının
ekonomi-politikalarını belirler. Bu amaç, nihai olarak bireylerin
maddi ve entellektüel gereksinmelerinin azami tatminine yönelir. İşte
bu amaçlara ulaşmak için gerekli kaynakların bulunması, ilk anda büyük
önem taşır.
İlk planda eski düzenin mevcut kaynaklarının düzenlenmesi gündemdedir.
Yani mevcut sanayi ve tarımsal işletmeler, bunların donanımları ile
mevcut nüfusun ortaya çıkardığı işgücü düzeyinde düzenlemeler yapılmak
zorundadır. Bu düzenlemeler,
1) Toplam kaynak kullanımında, parasal kaynakların dışında kalan
gerçek üretim kaynaklarının kullanımında bir genişlemenin sağlanması.
Bu düzenleme, başta toprak devrimi olmak üzere, hammadde kaynaklarının
düzenlenmesi ve geliştirilmesine dayanır.
2) Girdi başına mevcut verimliliğin, işgücünün örgütlenmesine bağlı
olarak artırılması.
3) Eskimiş, aşınmış ve yıpranmış, dolayısıyla verimliliği düşük olan
fabrika ve donanımın değiştirilmesi. İkinci planda, mevcut düzenin
kullanmadığı ya da belli bir azınlık için kullandığı kaynakların
üretime sokulması gerekir.
Bunlarda:
a) Toplumda dayatılan ve körüklenen aşırı tüketimin sınırlanması ve
lüks tüketimin ortadan kaldırılması;
b) Niteliksiz işgücünün toplumsal eğitimle nitelikli hale getirilmesi;
c) İrrasyonal üretim aygıtının yeniden örgütlenmesi;
d) İşsizliğin ortadan kaldırılmasıdır.
Bu düzenlemeler parasal maliyeti en düşük olan düzenlemeler olup,
toplam ekonomi üzerinde önemli bir kaynak oluşturacak boyuttadır.
Parasal düzenlemeler planında ise, temel olan emperyalizme bağımlılık
ve bu bağımlılığın getirmiş olduğu çarpık ekonomik yapının sürekli
olarak tükettiği kaynaklara el konulmasıdır. Bunların başında
emperyalist sömürünün temel unsurlarından olan yabancı sermayenin,
doğrudan ve dolaylı yatırımlarından elde edilen kârların ülke dışına
transferinin önlenmesi gelmektedir. Örneğin ülkemizde 1980 yılında
ülkeye giren yabancı sermaye miktarı 33 milyon dolar iken, aynı yıl
gerçekleştirilen kâr transferi 47 milyon dolardır. Bunlar yabancı
sermayenin nakit para olarak ülke dışına çıkardığı kâr transferlerini
ufade eder. Bunun dışında, yabancı sermayenin, ülkeden elde ettiği
kârları ülke dışına transferinde kullandığı pekçok yol vardır. Kambiyo
sisteminin çeşitli ayrıcalıklarıyla gerçekleştirilen transferler ve
ana şirketten yeniden satın alınan mallar karşılığı ödenen paralar bu
hesapların içinde yer almamaktadır. İkinci ve en büyük parasal kaynak
ise dış borçlanmadan kaynaklanan faiz ve amortisman ödemeleridir.
(Milyon Dolar)
1977 1979 1980 1983
Borç faiz ödemeleri 369 546 668 1442
Proje kredileri için
hizmet ödemeleri 60 65 82 95
Borçların amortismanı 214 266 575 1093
TOPLAM 643 1155 1325 2630
Yeni kredi ve borçları toplamı 409 1068 2391 1482
FARK 234 87 -1066 1148
Görüldüğü gibi, sadece 1983 yılında dış borç ödemeleri ve faizleri
toplamı 2 milyar 625 milyon dolar tutmaktadır. 1991 dolar fiyatı ile
bu 13 trilyon liradır. 1983'ten sonra ANAP iktidarları döneminde bu
durum daha da ağırlaşmıştır.
1990 yılında toplam dış borçlar 245 trilyon liraya eşittir. Bunların
yanında emperyalizme bağımlılığın getirmiş olduğu pekçok parasal
kaynak kayıpları bulunmaktadır. Örneğin emperyalist tekellere ödenen
patent hakkı, know how, teknik bilgi karşılıkları önemli yekünler
tutmaktadır. Ayrıca hammadde ve yarımamül madde ihracatında
emperyalist tekellerin uluslararası pazar fiyatlarının çok altında
alımda bulunmaları sözkonusudur. Örneğin bir F-16 projesinde, General
Dynamic firmasıyla imzalanan off set anlaşması, pekçok ürünün çok
düşük fiyatlarla satılmasını kapsamaktadır. Sonuç olarak, emperyalizme
bağımlılık sonucunda ülkeden dışarıya giden nakit para miktarı -ki
döviz olarak ödenmektedir- 1991 yılında, sadece dış borç kapsamında
100 trilyon lirayı bulmaktadır. Toplam dış borç miktarı ise 50 milyar
dolar civarında olup, 1991 fiyatıyla 250 trilyon liradır. Bunların
içinde yabancı tekellerin ülke içindeki faaliyetleriyle elde ettikleri
kârlar ve mütahitlik hizmetleri karşılıkları bulunmamaktadır. 1992
yılı devlet bütçesinin 200 trilyon lira olduğu düşünülecek olursa, dış
borcun nelere mal olduğu daha kolay anlaşılabilir. Sadece 1992 yılında
7. 5 milyar dolar ana para ve faiz ödemesi yapılacaktır. Bu da
yaklaşık 40 trilyon liradır. Diğer önemli kaynak ise, mevcut çarpık
kapitalist ekonominin kronik sorunu olan ekonomik buhrana bağlı
sürekli eksik kapasite kullanımının ortadan kaldırılmasıyla
sağlanabilir. Burjuva ekonomistlerin sürekli olarak enflasyonu
indirmenin yolları üzerine tartışırken bazılarının iddia ettikleri
gibi, üretimin artırılması önemli bir yere sahiptir. İşte eksik
kapasite kullanımı, kurulu üretim birimlerinin rasyonelleştirilmesi
ile birlikte ortadan kaldırılarak, hem üretimin artması sağlanabilir,
hem de yeni kaynaklar yaratılabilir. Ortalama olarak, ülkedeki mevcut
büyük üretim birimlerinde %20 ile %40 arasında eksik kapasite
kullanımı söz konusudur. Bunların tam kapasiteye yükseltilmeleri,
hemen hemen aynı oranlarda yeni iş olanakları ortaya çıkaracağı gibi,
aynı oranlarda üretim artışı meydana getirecektir. Özellikle eksik
kapasitenin yoğun olarak ortaya çıktığı gübre sanayinde meydana
gelecek üretim artışı, tarımsal üretimin artırılması açısından özel
bir öneme sahiptir.
Ülkemizde KİT'ler olarak sürekli gündemde bulunan devlet
işletmelerinin yukarda ortaya koyduğumuz ölçeklerde yeniden
düzenlenmeleri ile sağlanacak üretim artışı, herşeyden önce genel
olarak sanayide üretimin artmasını getirecektir. Bu nedenle KİT'ler
sorunu, bunların devlet işletmeleri olarak ortadan kaldırılmaları
değil, gerçek birer devlet işletmesi olarak işletilmelerinin
sağlanmasındadır. Mevcut düzen partilerinin kendi yandaşları için
birer "arpalık" olarak kullandığından şikayet edilen KİT'ler, mevcut
düzen içinde özel sanayi için ucuz girdi kaynağı olarak
kullanılmaktadır. Böylece aradaki farklar sürekli bir biçimde devlet
bütçesinden karşılanmakta ve bu da enflasyonun en önemli unsurlarından
biri olmaktadır. KİT ürünlerine yapılan her zaman özel sanayi
kuruluşlarının, yani tekelci sanayi burjuvazisinin kâr oranlarını
düşürücü etkiye sahip olduğundan, bu zamlar tekelci sanayi burjuvazisi
tarafından doğrudan kendi ürünlerine yansıtılmaktadır. Böylece özel
şirketlerin ürünlerine yaptıkları zammın nedeni olarak devlet
kuruluşları, yani KİT'ler gösterilerek, kendilerine yönelik tepkiler
pasifize edilmektedir. Bu nedenle, sorun sadece KİT'lerin
rasyonelleştirilmesi ile sınırlı değildir. Aynı zamanda, KİT
ürünlerini yarı-mamül mal olarak kullanan özel sanayi kuruluşlarının,
belirlenen fiyatlara bağlı olarak belli bir kâr oranı üzerinden
faaliyette bulunmalarının sağlanması gerekir. Bu da mevcut ekonomik
dengelerin yeniden kurulması ile olanaklıdır. Kurulacak yeni denge,
her üretim alanında yeni bir kâr oranı düzeyinin belirlenmesi
demektir. Bugüne kadar devlet kuruluşlarının sağladığı ucuz girdilerle
oluşturulmuş kâr oranları kesinkes ortadan kaldırılması gerekmektedir.
Ve mevcut düzenin hiçbir siyasal partisi bunu gerçekleştirebilecek
durumda değildir. Yapabildikleri tek şey, alınan "ekonomik istikrar
tedbirleri"nin başarılı olması için "özel sektörün de yardımcı
olmasını" istemektir. Ki bu da, onların daha alt düzeyde bir kâr
oranını "gönüllü" olarak kabul etmelerini istemektir ve bu da öve öve
bitiremedikleri "serbest piyasa ekonomisinin", yani kapitalizmin
doğasına aykırıdır. Görüldüğü gibi, gerek üretimin artırılması için,
gerekse yeni yatırımlar için bulunabilecek kaynaklar mevcut ekonomi
içinde oldukca önemli bir toplam oluşturmaktadır. Kaba bir hesaplama
ile, bu kaynaklar toplamı (parasal ve ürün olarak) neredeyse gayri
safi milli hasılanın bir buçuk katı kadardır. Yani 600 ile 900 trilyon
lira arasında bir rakama eşittir. Bunun ülke ekonomisi üzerinde nasıl
bir etkide bulunacağı ise açıktır. Bu kaynakların etkin biçimde
devreye sokulmasıyla, yıllık kalkınma hızının %13 ile %15 arasında
gerçekleştirilmesi olanak içindedir.
KAYNAKLARIN SÜREKLİLİĞİNİN SAĞLANMASI
Yukarda ortaya koyduğumuz gibi, iktidarın ele geçirildiği koşullarda
mevcut üretim düzeyinden ve ilişkilerden başlayarak gerçekleştirilecek
ekonomik yapının yeniden düzenlenmesi, mevcut girdilerin düzenlenmesi,
emperyalizme bağımlılığın getirdiği parasal ve üretimsel kayıpların
ortadan kaldırılması ve işgücü ile hammadde, toprak vb. girdi
kullanımının artırılması ile sağlanacak yeni kaynaklar ve üretim
artışları ile halkın tüketim düzeyinin belli oranda yükseltilmesi
olanaklıdır. Ancak sorun bununla bitmemektedir. Aynı zamanda, bu
üretim düzeyinin, zaman içinde sürekli artırılması ve tüketim
düzeyinin de geliştirilmesi zorunludur. Bu da, elde edilen üretim
düzeyinin salt korunması için gerekli fonların sağlanması ve yeni
yatırımlar için yeni kaynakların bulunması demektir. ktidarın
sürdürülmesi ve geliştirilmesinin yolu da buradan geçmektedir.
Devrimci halk iktidarı koşullarında, devralınan ekonomik yapının halk
ekonomisine donüştürülmesiyle sağlanacak gelişmeler, aynı zamanda,
merkezi planlama ve beş yıllık kalkınma planları çerçevesinde sürekli
kılınmak durumundadır. İşte "ekonomide istikrar" ancak bu süreklilik
durumuyla sağlanabilir. Öncelikle, böyle bir istikrar, ekonomik
yapının kapitalist ekonominin irsi hastalıklarından kurtarılmasıyla
olanaklıdır. Bu da ancak ekonominin planlanmasıyla
gerçekleştirilebilinir. Burjuva liberal ekonomistlerinin şiddetle
karşı çıktığı, ama aynı zamanda pratik ekonomide sürekli olarak
kullandıkları bu belirleme, yani ekonominin planlanması, sadece
devrimci iktidar koşullarında değil, aynı zamanda, emperyalist
ekonomiler açısından da büyük bir öneme sahiptir. En basit bir
ifadeyle, herhangi bir sanayi kuruluşunun oluşturulmasında, ilk başta
projelerin yapılması, fizibilite çalışmalarının gerçekleştirilmesi
planlamanın yeri ve rolünü gösterir. Bu açıdan, merkezi planlamaya
karşı sürdürülen her türlü karşı çıkış, sadece böyle bir planlama ile
burjuvazinin gereksiz bir sınıf olduğunun halk kitleleri tarafından
görülmesinin engellenmesi için yapılan ideolojik yanılsama üretme
çabasından başka birşey değildir. Yalın olarak her devlet için geçerli
olan bütçe planlamanın en çarpıcı örneklerinden birisini oluşturur.
Hele ki, enflasyonun arttığı dönemlerde devlet harcamalarının
sınırlandırılması ve "denk bütçe" istemlerinin ortaya atılması,
planlamanın ne denli gerekli ve zorunlu olduğunu tüm kapitalistlere
açıkca göstermiştir. Burjuvazinin merkezi planlama karşısında
sürdürdüğü ideolojik saptırmaları bir yana bırakarsak, bu planlamanın
ekonomik istikrar açısından ne denli önemli olduğu ortadadır. Bir ülke
ekonomisinin ya da bütün olarak dünya ekonomisinin merkezi planlaması,
her şeyden önce, mevcut üretim malları üretiminin potansiyel
kaynaklarla birleştirilmesi demektir. Böylece uzun dönemli bir
kalkınmanın sürekliliği ve istikrarı sağlanabilinmektedir. Fiktif,
yani hayali kaynaklara dayanarak gerçekleştirilecek yatırımların
ekonomi üzerindeki enflasyonist baskısı ancak böyle bir planlama ile
ortadan kaldırılabilinmektedir. SSCB ekonomisi üzerinde araştırma
yapan tüm burjuva ekonomistlerinin bile kabul ettiği bir gerçek, bu
ülkenin 40 yıl süresinde %10 ile %15 arasındaki bir kalkınma hızı ve
sıfır enflasyonla varlığını sürdürmesidir. Bunun sırrı sadece merkezi
planlamada yatmaktadır. [4*] Merkezi planlamanın ve devletin elinde
tuttuğu üretim birimlerinin varlığı, tek başına kapitalizmin ortadan
kalkması değildir. Ancak bu yönde atılmış önemli adımlardan birisidir.
Bu nedenledir ki, burjuvazi her yerde bu adımları engellemeye çalışır.
Devletin alabildiğine "küçültülmesi"ni ister, devletin elinde tutuğu
ve kâr eden üretim birimlerinin kendilerine devredilmesini ister. Bu
yüzden, merkezi planlamaya ve "devletciliğe" karşı yoğun bir ideolojik
saldırı konumunda bulunur. ktidarın kesin kes işçilerin eline
geçmediği ülkelerde, bu yönde atılmış adımları etkisiz kılmak için
elinden gelen her çabayı gösterir. Revizyonizmin SSCB'deki
uygulamaları, aynı zamanda burjuvazinin sosyalizme yönelik ideolojik
saldırıları için uygun malzemeler temin etmiştir. Böylece merkezi
planlamanın ne denli gereksiz ve yanlış olduğunu "kanıtlama" olanağına
sahip olmuştur. Herşeyden önce bilimsel ve teknolojik gelişmeler
merkezi planlamanın gücünü artırıcı sonuçlar sağladığı bir ortamda,
burjuvazinin merkezi planlamaya yönelik saldırılarının yoğunlaşması
hiç de şaşırtıcı değildir. Bilgiişlem alanındaki gelişmelerle, sadece
bir ülke ölçeğinde değil, dünya ölçeğinde üretim ve tüketimin
merkezileştirilmesi olanaklı hale gelmiştir. Elektronik iletişimle
birbirine bağlanan üretim ve tüketim birimleri, stok kontrol
yöntemleriyle eşgüdümlü hale getirilmesi için kapitalizmden başka
hiçbir engel bulunmamaktadır. Bu konuda en basit örneği, ülkemizde
bile yaygın bir biçimde kullanılan banka kartları sistemi vermektedir.
Emperyalist-kapitalizmin ancak kendi kârlarını artırdığı alanlarda,
özellikle de büro ve mali işlemlerinde kullandığı bu sistem, geniş
ölçekte kullanıldığı zaman, ister istemez üretim ile tüketim arasında
gerçek bir dengenin kurulmasını sağlayacaktır. Tabi böyle bir dengenin
kurulması ve bu dengenin, doğrudan bilimsel ve teknolojik gelişmeyle
gerçekleşmesi, kapitalist sınıfın olduğu kadar bürokrasinin de
gereksiz olduğunu halk kitlelerine gösterecektir. Çünkü kapitalizmin
doğası, böylesine bir dengenin kurulmasına elverişli değildir. Bu
nedenle de, bu gelişmelerin belli bir evresinden sonra temel bir engel
durumunda bulunmak zorundadır. İster "soğuk savaşın bir ürünü" olarak
tanımlansın, isterse sosyalizmin emperyalist sistem üzerindeki
baskısının bir ürünü olarak tanımlansın, ortaya çıkan bilimsel ve
teknolojik gelişmeler, sadece kapitalizmin ne denli gereksiz bir
sistem olduğunu göstermektedir. Bu açıdan, ekonomide kaynak sorunu,
ancak kapitalizmin, ya da popüler söylemdeki ifadesiyle "serbest pazar
ekonomisi"nin tasfiyesi ile ortadan kalkacaktır. Bu ise, üretim
araçları üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılması demektir. Böyle bir
gelişme, öncelikle ülkemizdeki KİT'ler sorununu çözecektir. KİT'lerin
ürettiği ürünlerin özel mülk sahibi kapitalistler tarafından
kullanılmasıyla ortaya çıkan büyük kârlar, doğrudan bu kapitalistler
tarafından kullanılmaktadır. Büyük şirketlerin devletleştirilmesi,
aynı zamanda, bu kârların devlete, dolayısıyla topluma geçmesini
getirecektir. Devlet bütçesinin bütünselliği ancak bu şekilde
kurulabilecektir. Bir başka deyişle, KİT'ler sorunu, ürünlerinin özel
şirketler tarafından kendi kârları için kullanılmasının sona
erdirilmesiyle çözümlenebilir. Bugün oligarşinin ekonomistlerinin
önerdikleri "KİT'lerin özelleştirilmesi", son tahlilde, ekonomideki
ikili mülkiyet ilişkilerinin sona erdirilmesi anlamına gelmektedir.
Oligarşinin istediği, ikiliği kendi lehlerine ortadan kaldırmaktır. Bu
da halkın aleyhine çözümlenmesi demektir. Mülkiyet ikiliğini ortadan
kaldırmak gerekir, ama halkın lehine olarak ortadan kaldırılması ile
toplumsal gelişme hızlanır ve halkın yaşam düzeyi yükselir. Görüldüğü
gibi, mülkiyet sorunu, ekonomide kaynak sorununun en temel
unsurlarından biri olarak ortaya çıkmakta ve ekonomik kaynakların
sürekliliğinin sağlanabilmesinin yolu, mülkiyet ilişkilerinin
değiştirilmesinden geçmektedir. Sık sık düzen partilerinin "vergi
reformu"ndan söz etmeleri, kendilerinin aynı mülkiyet ilişkilerinin
yarattığı açmaz içinde olduklarının bir kanıtıdır.
Türkiye Halk Kurtuluş Partisi
Halkın Devrimci Öncüleri
Merkez Yayın Organı
KURTULUŞ
6. Sayı - 1992
Dipnotlar
1* Şüphesiz bu sömürünün de belli bir sınırı bulunmaktadır. Kapitalist
ekonominin sürekli bunalımları ve ekonomik buhranların devrevi
hareketi, kaçınılmaz olarak kronik bir darboğaz yaratmaktadır.
Dolayısıyla emperyalist sömürgecilik de, eski-sömürgecilik de
evriminin belli bir döneminde bunalıma girmek durumundadır. Bunu
ayrıca ele almayacağız.
2* Lenin: Emperyalizm, s: 78
3* Lenin: Emperyalizm, s: 75
4* Burada SSCB'nin daha sonra karşılaştığı sorunların merkezi
planlamanın işe yaramazlığı olarak tanımlandığını belirtelim. Ancak
burada sorun planlama değil, planlama stratejileri ve
perspektifleridir. Revizyonizmin en önemli etkisi buradaki bozulmada
ortaya çıkmıştır.