Platon’un okulu Akademia bu çağda varlığını koruyan okulların başında
gelir. Dönemin başında Akademia’nın materyalizme yöneldiği gözlenir.
Sonraları Arkesilaos, okulun yeni bakış açısını ortaya koyar:
kuşkuculuk. Kuşkucu Akademia’nın en önemli düşünürleri, Arkesilaos ve
Karneades’tir. Karneades Sokrates gibi hiç yazmamıştır. Onu, öğrencisi
Klitomak ve Latin yazar Çiçero aracılığı ile tanıyoruz.
Theophrastos ve ondan sonra gelenler Aristoteles’in ve eski yazarların
yapıtlarının toplu incelemesine başlarlar. Bu çalışmalar, daha önce
anllattığımız öğreti düzenleyiciliğini doğurur. M.S I. Yüzyılda
Aristotelesçilik yeniden soluklanır. Rodoslu Andronikus,
Aristoteles’in yapıtlarını yayar.
Arkesilaos
Arkesilaos yada Arkesilas (316-241). Aeolia bölgesinde Pitane’de
doğmuş. Önce Aristoteles’in en yakın dostu, iş arkadaşı ve ardılı
Theophrastos’un öğrencisi olmuş, sonrada Akademia’ya girmiş.
Pyrrhon’un çok etkisi altında kalmış. Keskin zekalı, alaycı bir hatip
olarak ün salmış.
Pyrrhon’un öğretisini değiştirmeden bütünü ile benimseyen Arkesilaos,
bir Akademia’lı olarak Platon felsefesi üzerinde durup, bu felsefenin,
özelliklede Sokrates’in yönteminin şüpheci yönlerini belirtmeye
çalışır.
Sokrates hep kendisinin bir şey bilmediğini ileri sürerdi: kendisi
konuşmalarında hiçbir sav ileri sürmez, savları karşısındakine
söyletirdi; sonrada bir takım sorular ve itirazlarla ona bir şey
bilmediğini itiraf ettirirdi.
Platon’un gençlik dialoglarında bulduğumuz bu yöntem, Arkesilaos’a
göre, “her savı, bundan yana ve buna karşı olan eşit güçte kanıtlarla
destekleyebileceğimizi” ileri süren şüpheci ilkenin bir anlatımıdır.
Nitekim Arkesilaos’un kendiside tartışmalarında Sokrates’in bu
yöntemini kullanırmış. Yalnız; Sokrates gibi, karşısındakini kendi,
üzerinde bir düşünceye zorlamak, sonuçları kendisinin bulmasına yol
açmak için değil de, onu şüpheci görüşe geçirmek için bu yöntemi
kullanırmış. Arkesilaos’un bilgi anlayışı asıl niteliğini, başlıca
karşıtı stoa ile, daha doğrusu Zenon ile olan savaşımında kazanmıştır.
Stoa’ya göre gerçek üzerine olan bilgimiz duyu algılarına dayanır, bu
bilginin kaynağı burasıdır. Yalnız, bütün duyu tasavvurları değil de,
ancak kataleptik tasavvurlar doğruyu sağlarlar, ancak “kavranmış”,
ruhumuzda sağlam kök salarak “saklanmış” olan tasavvur (katalepsiz)
besbellidir, apaçıktır, dolayısıyla kesindir, sarsılmazdır; katalepsiz
doğru bilginin ölçüsüdür. Stoa’nın bu anlayışını Arkesilaos şöyle
eleştirir: bir tasavvurun doğru mu yanlış mı olduğunu, yani bu
tasavvurun varolan bir şeyle mi yoksa varolmayan bir şeyle mi ilişkili
olduğunu bize güvenle bildirecek böyle bir doğruluk ölçüsü yoktur.
Duyu yanılmalarında, rüyalarda, delilikte de tasavvur mutlak bir
apaçıklık niteliği taşırlar ve bizi kendilerini onamaya zorlarlar,
oysa bunlar yanlış tasavvurlardır. Bu da gösteriyor ki, tasavvurumuzun
yanlış mı, doğru mu olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz.
Bu yüzden stoalıların doğruluk kriteriumu işe yarayan bir ölçü değil.
Arkesilaos’un bilgi teorisi, hemen hemen, dogmatizmin baş temsilcisi
Stoa’ya karşı yaptığı bu eleştirmede sona erer.
Karneades
Şüpheci çığır, Arkesilaos’un Akademia başkanlığında yerine geçenlerden
Kyreneli Karneades’te (214-129) büyük bir ilerleme göstermiştir. O da
Arkesilaos gibi başlıca Stoa ile tartışır; Arkesilaos Zenon ile
savaşmıştı, Karneades ise Khrysippos ile savaşır.Arkesilaos’un Stoa’ya
karşı açmış olduğu polemik ile bu iki çığır arasında başlıyan
tartışma, ta milattan önceki birinci yüzyıla kadar sürecek, sonunda
iki çığır arasında bir uzlaşmaya varılacaktır.
Karneades’in tartıştığı Khrysippos (281-208) stoa’nın ikinci kurucusu
sayılır. Khrysipposenon ile Kleantes’in) öğretilerini tamamlamış,
geniş bilgisi, dialetikteki büyük ustalığı ile ayrıntılarına kadar
iyice işlenmiş bir sistem kurmuştur. Bu sistem, bundan böyle, Stoa’nın
ana çizgileri ile değişmeyen kadrosu özü olarak ta ilk milat
yüzyıllarına kadar ayakta kalacaktır. Khrysippos Kilikya’da Soloi’li
ya da Tarsus’lu imiş. Olağanüstü bir bilgisi, şaşılacak bir
çalışkanlığı vardır. Khrysippos’a göre felsefe, bilgeliğe vamak için
bir çalışma, bir uğraşmadır; felsefe, insan ve tanrı ile ilgili şeyler
üzerine bir bilimdir. Bundan dolayı da fizik, ahlaktan sonra gelir ve
tanrı ile bilgiler, güçlükleri yüzünden, en sonda yer almalıdır.
Bununla birlikte Khrysippos bilgi dallarının stoa’da yerleşmiş olan
sırasını bozmamıştır. Mantık onunla Stoa’da büyük bir önem
kazanmıştır; ama onun için de asıl önemli olan bilgi öğretisidir ve
bunun ağırlık merkezi de “doğruluğun ölçüsü” (kriteriumu) sorunudur.
Karneades’te başlıca eleştirmesini yine Stoa’lıların bu “doğruluğun
kriteriumu” kavramına, kataleptik tasavvur anlayışına yönelmiştir. Ona
göre, doğru ve yanlış Tasavvurları birbirinden ayırt edebilecek
güvenilir bir ölçü, bir belirti elimizde yok. Karneades Stoa’nın
yalnız bir doğruluk anlayışını eleştirmekle kalmamış, öğretinin
bütününe karşı çıkmıştır. Şüpheciliğini, Arkesilaos ile ölçüldüğünde,
çok daha ilke bakımından temellendirmiş olan Karneades için
güvenilecek bir doğru ölçüsü yoktur. Çünkü bu ölçü duyu algılarında ya
da düşünmede (akılda) aranabilir. Duyu algılarının hepsi relatiftir.
Örneğin, aynı bir kule uzaktan yuvarlak, yakından dört köşeli görülür,
aynı bir gemi üzerinde bulunana duruyor, kıyıda bulunana yürüyor
görünür; böylece her algının karşısına, karşıtı çıkarılabilir.
Düşünmenin (aklın) de güvenilir bir kaynak, bir dayanak olmadığını
göstermek için, Karneades dialektik güçlükleri ele alıp Megaralıların
ileri sürdükleri şaşırtıcı, bozuk sonuç çıkarmaları gösterir. Bu
yüzden düşünce ile yapılan belirlemeler de algılarınkinden daha az
rölatif değiller.
Stoalılar; bir Önerme (axioma) ya doğrudur, ya da yanlıştır
diyorlardı. Buna karşı Karneades “yalancı sofismi” ile çıkar; bu
önerme hem doğru hem yanlıştır.
Sonra her tanıtlama, esasta bir kabule dayanır, ama bu kabulünde
yeniden tanıtlanması gerekir. Böylece düşünce de dönüp dolaşıp ya
sonsuz olarak geriye gitmek zorunda kalırız, ya bir döngü içine
düşeriz, ya da tanıtlanmamış bir kabul ile karşılaşırız. Buna göre:
“doğru” ne duyularla kavranır, ne de akılla çıkarılabilir; çünkü
duyularla edinilen şeyin “gerçek” olup olmadığını hiçbir zaman
bilemeyiz; akılla çıkarımda da hiçbir zaman son, koşulsuz, mutlak
olarak geçersiz olan bir şeye varamayız. Bilgimizin bu iki kaynağı
yalnız başlarına bu işi başaramıyorlarsa, beraber olduklarında, yani
iki “aldatıcı” bir araya geldiğinde de yine bir şey yapamazlar.
Bir Stoalı, Karneades’e “sen doğru bilinemez diyorsun, ama hiç olmazsa
-bu doğru bilinemez- sözünün doğru ve bilinen bir şey olması gerekir”
demiş. Buna karşılık Karneades, kendi önermesinin de kural dışı
kalamayacağını söylemiş; yani kendi savının da mutlak doğruluğu yok,
bu bakımdan ancak olasılı bir değeri var; bu da ancak subjektif bir
kanı. Burada Karneades’in olasılık öğretisiyle (probabilism)
karşılaşmaktayız. Olasılık, bilinemeyen doğru’nun, bie kapalı olan
doğrunun bilgisinin yerine geçen şeydir ve pratik hayat için teorik
temel budur. Bu anlayışa Karneades, tasavvurda br subjektif, bir de
objektif yön ayırmakla varmıştır: her tasavvur ilkin objenin bir
bilgisi, bir yansısıdır; ikinci olarak sujektif bir şeydir, suje’nin
bir durumudur. Objektif olarak tasavvur doğru ya da yanlış, gerçek ya
da gerçek değildir; subjektif bakımdan da az ya da çok olasıdır, yani
bizde az ya da çok bir inanma yaratır. Bize dışardaki bir objeyi az ya
da çok karşılıyor görünür. İşte günlük hayatımızda, pratik
eylemlerimizde biz bu olasılık kriteriumuna yöneliriz ve yönelmemizde
gerekir. Bize doğruluğu olası görünen bir tasavvuru, bu tasavvur
başkaları ile çelişik olmadıkça, kabul eder ve ona uyarız. Yalnız, bu
kabulümüzün bir sanı (doxa) olduğunuda bilmeliyizdir. Bundan dolayı
şüpheci bir bilgenin özel belirtileri şunlar olabilir:
Zekice bir ihtiyat, her yönünden görmeye çalışmak, bilgimizin,
bilgimize güvenimizin sınırlarını bilmek, bütün olanakları hesaba
katmak.