Bu öğretide tarih felsefesi bir bilimsel zorunluluk esasına dayanmakta
olup sürekli bir akımdır. Tıpkı insanda olduğu gibi, insanlığın
başlangıcından bu yana her yerde baş göstermiş ve tarihi oluşturmuş
olan ve iki düşman ve çelişik unsur arasında süregelen bir diyalektik
çelişki ve savaşım söz konusudur tarih felsefesinde de. Tarih, insan
türünün zaman çizgisindeki devinimidir. İnsan türüyse “küçük
dünya”dır; varlığın en yetkin görünümü, yaratılışın tezahürüdür. Doğa
ise onda bilince ulaşmıştır; onun çizgisinde evrime, bilinçli ve
kendinde olan diri bir olmaya doğru yol alır.
Başka bir deyişle insan, varlığın mutlak irade ve bilinci olan Allah
iradesinin tecellisidir. İnsan bu “insanbilim”inde Allah’ın dünyadaki
temsilcisi, yeryüzündeki halifesidir. Dolayısıyla, “insan olma”
serüveninden ve mahiyetinin oluşma sürecinden ibaret olan insan
tarihi, rastlantısal olamaz, olaylarca yaratılmış olamaz,
maceracıların oyuncağı olamaz; bu tarihin kof, boş, anlamsız, sonuçsuz
ve bilinmez olması olanaksızdır.
Kuşkusuz, tarih, dünyanın öteki gerçeklikleri gibi bir gerçekliktir;
bir yerden başlayıp kaçınılmaz olarak bir yere varacaktır. Hedefi
olmalıdır tarihin, bir yöne doğru yürümelidir.
Nereden başlamıştır? “Çelişki”nin başlangıcından (!); tıpkı insan
gibi.
İnsanın kökenini insanbiliminde şu şekilde tanıdık: İnsan, balçıktan
ve Allah’ın ruhundan mürekkeptir. Adem’in öyküsüne bakın bir! “Adem”in
öyküsünde insan türünden, gerçek ve felsefi anlamıyla insandan söz
edilir. İnsan işte Ademdeki bu “ruh-balçık”, “Allah-Şeytan”
savaşımından başlar. Fakat tarihi nereden tanıyoruz? Nereden başlar
tarih? Kâbil ile Hâbil’in savaşından.
Adem’in oğullarının her ikisi de beşeridir; doğal birer beşer. Ama
birbiriyle savaşmaktadırlar. Biri ötekini öldürür. Buradan başlar
insanlık tarihi. Adem’in savaşı özde (türde) gerçekleşen zihinsel bir
savaştır. Bu ikisininkiyse hayatta gerçekleşen özdeş savaştır.
Dolayısıyla Hâbil ve Kâbil öyküsü, tarih felsefesini, Adem’in
öyküsüyse insan felsefesini göstermektedir. Hâbil ile Kâbil’in savaşı
tarihteki iki karşıt cephenin savaşıdır, tarihin diyalektik esasına
göre. Dolayısıyla, tarihin de insanınki gibi diyalektik bir hareketi
vardır. Bu çelişki de Kâbil’in (Bence çiftçilik düzeninin, tekelci ya
da bireysel mülkiyetin temsilcisidir.) Hâbil’i (Bence avcılık çağının
ve mülkiyetten önceki ilkel ortaklık döneminin temsilcisidir.)
öldürmesiyle başlar. Bundan sonra tarihin sürekli savaşı başlar.
Tarih, baştanbaşa, katil Kâbil kanadıyla, maktül Hâbil kanadı
arasında, hâkim kanatla mahkûm kanat arasında olagelen savaşa
sahnedir. “Avcı Hâbil”, “mâlik Kâbil” eliyle öldürülür. Yani üretim
kaynaklarının genel paylaşım dönemi (hayvancılık ve avcılık çağı) ve
kardeşlik ve gerçek iman ruhu, çiftçilik döneminin ve özel mülkiyet
düzeninin, dinî aldatmacanın ve başkasının hakkına tecavüz etmenin
gerçekleşmesiyle ortadan kalkar, mahkûm olur. O zaman Kâbil, tarihte
diri kalır. Hâlâ da ölmemiştir.
Bu konuyu şuradan çıkardım: Adem, oğullarına, ihtilaflarını -Kâbil,
kardeşinin güzel nişanlısına tutulmuştu. Bu yüzden ihtilafa
düşmüşlerdi. İhtilafı gidermeleri için Allah’a kurban sunmalarını
önermişti. Kâbil, kurbanlık olarak bir deste solgun sarı buğday
getirmiştir. Hâbil’se kırmızı tüylü genç ve kıymetli bir deve getirir.
Bu yüzden Hâbil’i avcılık döneminin temsilcisi, Kâbil’i de çiftçilik
döneminin temsilcisi olarak görüyorum. Tarih, hayvancılık, yani
avcılık döneminde (ki deve, bu öyküde bu üretim düzeninin
göstergesidir) doğa, üretimin kaynağı olmuştur (Orman, deniz, ova ve
ırmak). Tüm kabilede üretim aracı olarak el ve tırnak kullanılıyordu
daha çok. Kimi zaman da herkesin sahip olabileceği ve kendisinin
yapabileceği araçlar vardı.
Üretim kaynaklarında (su ve toprak vs.) ya da üretim araçlarında
(öküz, saban vs.), özel ve bireysel mülkiyet bulunmuyordu. Her şey,
eşit olarak, herkesin kullanımındaydı. Kardeşlik ruhu (eşitlikten
doğan), toplu ruhun kutsanması, toplumsal gelenek, ataya hürmet,
ahlaki ödevler karşısında başeğme, toplu yaşayışın sınırlarına mutlak
ve kesin boyun eğme, yaratılıştan gelen safâ ve gönül temizliği, dinî
vicdan, barış ruhu, sevgi, fedakârlık vb., bu düzende insanın ahlaki
özelliklerindendir. Hâbil ise böyle bir insanın temsilcisidir.
İnsanın çiftlikle tanışmasıyla, insan yaşayışı, insan toplumu ve insan
tipi, bence tarihin en büyük devrimi olan derin bir devrimin eline
düşer. Bu, yeni insanı ortaya çıkaran, güçlü ve kötü insanı, medeniyet
ve parçalanma çağını oluşturan bir devrimdir.
Çiftçilik düzeni, doğadaki üretim kaynaklarını sınırladı; üretim
araçlarını gelişip üretim ilişkilerini karmaşıklaştırdı! Tarım alanı
-orman ve denizin tersine- özgürce, herkesin yetkisinde olmadığından,
ilk kez olarak doğadaki bir şeyi kendine özel kılma ve başkalarını
ondan yoksun bırakma gereksinimi bilirdi: Bireysel mülkiyet!
Bundan önce, insan toplumunda “birey” yoktu. Kabilenin kendisi bir
bireydi. Tek parça toplum -ki herkes bir aile içindeki kardeşlerdir-
bölündü. Doğadaki bir toprak parçasının -ki herkesin malıydı; herkesin
mülkiyeti altındaydı- bir kişinin hakkı olduğu ve ötekilerin hak
sahibi olmadıkları ilk gün, henüz kanun, din, veraset vb. gibi hiçbir
kural ve sistem bulunmuyordu. Sadece “güç” vardı. Kabilenin
güçlülerinin gücü -ki ortak mülkiyet düzeninde kabilenin koruyucusu ve
daha çok toplumsal haysiyet kazanma etkeni ya da daha çok av avlanma
etkeniydi; bunların hepsi de kabilenin yararınaydı, şimdi sadece
“hak”kın belirlenme kaynağı tekelci yararlanmaların koruyucusu,
bireysel mülkiyetin kazanılmasının ilk etkeni olmuştu. Bu yüzden
Marx’ın “Mülkiyet, güç kazanma etkenidir.” Şeklindeki görüşü, tarihin
bu hassas anında, doğru anlaşılması için doğru yansıtılmalıdır. Şu
anlamda ki işin başlangıcında, mülkiyeti bireye özgü kılan etken güç
ve kudretti. Güç, bireysel mülkiyeti yarattı. Bireysel mülkiyetse güce
süreklilik ve silah verdi; onu yasal, doğal ve meşru kıldı.
Özel mülkiyet, tek parça toplumu ortadan ikiye böldü. Temel,
sahiplenme ve bireysel mülkiyet üzerine kurulduğunda, zahitlik edecek,
gerçek ve gereksinim duyduğu kadarıyla yetinecek hiç kimse yoktur. O
zaman, bu gereksinimin miktarını kendisi belirlemelidir!
Burada, artık bir şey yapamayacağı zaman yetinir; artık istemiyorum
diye bir şey yoktur. Önceki Hâbil düzeninde -ya da toplu mülkiyette-
herkes, gereksinimi olduğu ölçüde avlanırdı. Çalışmak, gereksinimin
giderilmesi için bir araçtı sadece. Üretimde kim daha çok hak etmişse
daha çok kazanıyordu. Ama şimdi doğanın açık ve bereketli sofrasından
uzaklaşıp sanatın (toprak ve tarım) hakir ve fakir sofrasının başına
üşüşerek hırsla, açgözlülükle, aşırı istekle birbirinin canlarına da
düştüler. Bu “yeni toplumsal yaşayış ilişkisi”nde akbabalar, leş yiyen
kuşlar (Kâbil’in öyküsünde kargalar) bütün zayıf kuşların kollarını
kanatlarını kırarak her birini bir yana sürdüler. Hep birlikte, tek
bir sesle, çöllerin bağrında, ırmak kıyılarında, deniz sahillerinde
hareket halinde olan göçmen kuşlar grubu gibi bir toplum, şimdi bu
özel mülkiyet, tekelcilik leşinin başında vahşice ve kinle dolu bir
durumda “kâh beriki ötekine pençe atmakta, kâh öteki berikini
gagalamaktadır!”
Sonunda bu insanlık ailesi, özgürlük, barış, hoşgörü ve mutlulukla
dolu bu aile, düşman ve çelişik iki kutba dönüşür: Gereksinim ve iş
gücünden fazlaca bir toprağa sahip olan bir azınlıkla, bunun tersine
açlık çeken ve kol gücü bulunan, ama toprağı ve aracı bulunmayan
çoğunluk. Yeni toplumsal ilişkide yazgı açık ve kesindir: Kölelik!
İçinde, “kendisi”nden başka hiçbir şeyi bulunmayan, ne toprağı, ne
suyu, ne yüzsuyu, ne şerefi, ne soyu, ne sopu, ne ahlâkı, ne izzeti,
ne düşüncesi, ne bilgisi, ne hüneri, ne değeri, ne hakkı, ne hakikati,
ne ruhu, ne anlamı, ne eğitimi, ne dini ne de dünyası bulunan bir
sınıfın yer aldığı toplumsal bir düzen.
Bunlar, hep torağın ürünüdürler. Bahçeden ve tarladan elde edilen
çiçek ve meyveler, bu maddi ve manevi ürünlerin üretim kaynaklarının
sahibi olan sınıfın, aşağı işler yapmadığından, kendini eğitip bilgi
sahibi kılmak ve maneviyata, edebiyata, bilim ve sanata yönelmek için
fırsatı, olanakları ve sermayesi bulunan sınıfın tekelinde olacaktır
kaçınılmaz olarak. Her ikisi de, tek ruh taşıyan elbirliği içindeki
önceki toplumla birlikte yaşıyor ve tek bir ruhla, tek bir yakınlıkla,
tek bir haysiyet ve şerefle: Kabile halinde (!) hayat sürüyordu. Her
ikisi de boş ellerle yanyana ormana ve denize gidiyordu. Doğanın
servetini, çevrelerindeki hava gibi -ki onda ikisi birlikte soluk
alıyordu- ve ülkelerinin gözleri önüne serilen alanları gibi -ki ikisi
birlikte oturup seyrediyordu- kabileleriyle birlikte kullanan iki
“eşit”ti ve doğal olarak iki “kardeş”ti her ikisi de. Her ikisi de bir
Adem’in çocuklarıydı. Adem ise tek bir topraktandı. Ama şimdi, bu iki
kardeş, mülkiyet leşinin başında, birbirinden uzaklaşmış olarak karşı
karşıya geçmişti. Aralarında yargıda bulunan tek şey cana kasteden
düşmanlıktı! Akrabalık bağı, kölelik bağı olmuştur artık. Eşitlik,
ayrılığa kurban edilmiştir; kardeşlik, kardeş katilliğine dönüşmüştür.
Din, aldatma ve çıkar sağlama aracı olmuştur; gerisi hiç! İnsanlık
ruhu, barış ve sevgi ise kinci ruha, rekabete, mala kulluğa,
açgözlülüğe, tekelcilik arayışlarına, aldatmacaya, baskıya, zulme,
bencilliğe, taş kalpliliğe, kâtilliğe, hakları ayaklar altına almaya,
sultacılığa, üstünlük taslamalara, faziletçiliğe, halkı aşağılamaya,
güçsüzü horlamaya, kişisel çıkar yolunda her şeyi ve herkesi ezmeye,
kardeşin canına kıymaya, babaya işkence etmeye ve hattâ Allah’ı
kandırmaya dönüşmüştür.
Bu şekilde Hâbil (inançlı, barışsever ve fedakar insan) tipiyle Kabil
(şehvet kulu, mütecaviz kardeş katili, inançsız ve maddeci insan) tipi
arasındaki çelişki, ruh çözümlemesi ve bilimsel, toplumbilimsel
irdeleme yoluyla derinlemesine anlaşılabilir. Bu yolla onların çevresi
ve işleri de tam açıklığa kavuşur. Böylelikle, her ikisi de aynı
soydan, aynı anne-babadan oldukları, aynı eğitimi aldıkları ve aynı
aile, çevre ve din içerisinde yetiştikleri halde -ve o çevrede, henüz
insan toplumu oluşmadığı ve çeşitli düşünsel çevreler, kültürel
havalar, toplumsal gruplar olmadığı varsayıldığında, kardeşlerden her
birinin farklı din ve öğretimlerin etkisi altında kaldıkları
söylenemez- nasıl olup da birbirlerine bu denli zıt duruma geldikleri
ve her birinin başka bir tipin sembolü oldukları öğrenilebilir.
Araştırmada uygulanması gereken bilimsel ve mantıksal yöntem şudur:
Her yönden birbirine benzeyen, ama bir yönden birbirinden ayrılan ve
çelişen iki olgudan her birinde etkin olan bütün etkenler, neden ve
koşullar dizin halinde ortaya konulmalıdır. Bu yapıldıktan sonra her
ikisinde ortak ve benzer olan yanları ayıklayarak böylece çelişen ve
karşıt etken ya da etkenlere ulaşılmalıdır. Bu iki kardeşin öyküsünde
de onların ayrılık yönünü oluşturan tek etken, her birini özel
toplumsal ve iktisadi bir konum içine sokan farklı çalışma etkeni ve
her ikisinin sahip olduğu çelişik üretim altyapısı ve iktisadi
düzendir.
Bu kuramı açıkça pekiştiren şey, Hâbil tipiyle ilkel ortaklık çağı,
bağımsız üretim ve avcılık dönemi insanın sınıfsal psikoloji ve
toplumsal davranışının tam bir uyum içinde olmasıdır. Kâbil tipiyse,
sınıfsal toplum ve kölelik düzeni insanın toplumsal ve sınıfsal
ahlâkıyla, efendi psikolojisiyle uyum taşımaktadır.
İkincisi, tefsircilerin ve bilginlerin, Hâbil ve Kâbil kıssasının,
Kuran’da nefsin [insanın] öldürülmesinin kınanması için anlatıldığı
şeklinde bir yorumda bulunmaları, aslında -Fransızların deyişiyle-
konuyu yüzeyselleştirmek ve basit göstermekten başka bir şey değildir.
Benim görüşüm, doğru olmasa bile, onların olayı anladıkları ölçüde
basit ve az yararlı değildir en azından. İbrahimî dinler, özellikle
İslam, bu öyküyü, insan türünün dünyadaki yaşayışının başlangıcının
eşiğinde ortaya çıkan ilk büyük olay olarak söz konusu etmektedir. O
zaman bu dinlerin bütün hedeflerinin, bu sonucu [tefsircilerin vardığı
sonucu] almak istedikleri olduğu inanılır bir şey değildir. Bu öykü,
her ne olursa olsun şu tür bir çıkarımda bulunulan sıradan bir ahlakî
öyküden daha çok derindir: “Öyleyse, nefsi öldürmenin çirkin bir
davranış olduğu ve bizim bu uygunsuz davranışa yaklaşmamamız ve ondan
uzaklaşmamız gerektiği açıkça anlaşılmaktadır; hele de o taraf bizim
kardeşimizse...!”
Bence, Hâbil’in Kâbil eliyle öldürülmesi, büyük bir değişimden, tarih
çizgisindeki hızlı dönüşten, özellikle de, insanın serüveninde baş
gösteren en büyük olaydan haber vermekte, onu derinlemesine açıklayıp,
hakkında bilimsel, sınıfsal ve toplumbilimsel yorumda bulunmaktadır.
Bu büyük olay ve değişim, ilkel komün döneminin son bulması, insanın
avlanma yoluyla üretim şeklindeki ilkel eşitlik ve kardeşlik düzeninin
(Hâbil) yok oluşu ve çiftçilik yoluyla üretimin, özel mülkiyetin
ortaya çıkışının, ilkel sınıflı toplumun ve parçalanma, sömürü, mala
kulluk, inançsızlık düzeninin, düşmanlılığın, yarışın, açgözlülüğün,
yağmanın, köleliğin ve kardeş katilinin başlayışıdır (Kâbil). Hâbil’in
ölüp Kâbil’in hayatta kalmasıyla tarihsel özdeş bir gerçekliktir.
Ondan sonra, dinin, hayatın, iktisadın, yönetimin ve halkın alın
yazısının Kâbil’in elinde olduğu çıkarımı da ileri ve eleştirel yapısı
bulunan gerçekçi bir çözümlemedir. Hâbil’in ardında evlat bırakmadan
gitmesi ve şu anki insanların hep Kâbil’den geriye kalmaları(1)da
Kâbil’in düzeninde Kâbilci toplum, yönetim, din, ahlâk, görüş, yöneliş
ve davranışın genellik taşıdığını, her toplum ve çağa egemen olan
yaşamsal düzensizliğin, düşünce ve ahlâk karışıklığının buradan
geldiğini göstermektedir.(2)
Bu durum “Ademoğlu”nun yeryüzünde yaşamaya başladığı (Bu ikisinin kız
kardeşleriyle evlenmeleri) ilk günün, çelişkinin, düşmanlığın ve en
sonunda da “kardeş katli”nin başlangıcıyla bir arada bulunduğunu
gösterir. Ayrıca bu durum, şu bilimsel gerçeği kanıtlar: Birincisi,
yaşam, toplum ve tarih, çelişki ve savaşım üzerine kuruludur;
ikincisi, idealistlerin düşündüğünün tersine, bunun temel etkeni, din
inancının gücüne, kardeşlik bağına, hak ve ahlâka üstün gelen iktisat
ve cinselliktir.
İlk ihtilaf, Hâbil ile nişanlı olan kız kardeşi, Kâbil’in kendi payına
tercih etmesi, Adem’in görüşüyle belirlenen nişanlıyı değiştirmekte
diretmesi ve her ikisinin Adem’in huzurunda şikayette bulunmalarıdır.
Bunun üzerine Adem, kurban sunmalarını ve kimin kurbanı kabul edilirse
ötekinin ona karşı boyun eğmesini önerdi. Kâbil burada da sahtekârlık
yapıp solmuş buğday getirdi (Alçaklığa bak ki ihtiyacı olduğunda bile
hıyanet ediyor, hem de Allah’a! Bu haliyle o, bu düzenin insan tipini
göstermektedir). Böylelikle, sunduğu kurban kabul edilmedi. Yine
sahtekârlık yaptı ve hevesinin yolunda Allah’ın sözüne kulak asmadı.
Hâbil’in (ki şikayetçi olmadığı, bir şey istemediği halde en güzel
devesini, en değerli servetini rabbine sunmuştu ve doğal olarak da
kurbanlığı kabul edilmişti) nâmertçe öldürüldü.
Hatta bu ikisinin ölüm olayı sırasındaki konuşmaları düşündürücüdür.
Kâbil, ölümle tehdit ederken Hâbil, yumuşaklık, şefkat ve teslimiyet
içinde şöyle der: “Ama ben sana el kaldırmam.”
Hâbil insanı, toplum ve düzeniyle, bu sadelik içerisinde, en küçük bir
direniş göstermeksizin ezildi. Kâbil insanı ve düzeniyse tekelci ve
mütecaviz duruma geldi.
Burada ben, bu öyküde cinsellik konusu iktisattan daha güçlü ve
öncelikli bir etken olarak gösterilmemiş midir? şeklinde bir soru
işareti koymuştum önceden. Burada Freudizm daha başarılı görülmüyor
mu? Bu karmaşada ilk kelime yine “kadın”dır. Yine aynı şekilde
babaları Adem’in serüveninde her şey Havva’dan başlamamış mıydı?
Ama, daha derin düşünürsek konunun bu basitlikte ve doğrultuda
olmadığını görürüz. Çatışmanın ilk kaynağının, Hâbil’in nişanlısına
Kâbil’in meyletmesi olduğu doğrudur; yani Freud haklıdır. Fakat, Freud
da “ilk etken”i -seksualite- tanımadan önce başka etken ya da etken ve
nedenler dizgesinin de bulunduğunu kabul ederse, burada bu öykünün
“cinsellik etkeninin öncelikli ve temel oluşu” esasıyla
çözümlenemeyeceğini kabul edecektir. Çünkü, Kâbil’in Hâbil’in
nişanlısına olan eğilimi nedeniyle anlaşmazlığı başlattığı doğru
olmakla birlikte, önsel bir konuyu gündeme getiren bir soru söz
konusudur bundan önce: Birincisi, bu iki kardeşten niçin Kâbil
gösterir bu hassasiyeti? Oysa her ikisinin de benzer tepkileri,
birbirine yakın ve aynı ölçüde taassup ve ayak diremeleri olmalı değil
miydi? (Şu esasın anımsatılması, burada önem taşımaktadır: Her
ikisinin de her bakımdan benzer “veraset ve çevre”leri
bulunmaktaydı.)(3) İkincisi, böyle benzer koşullarda bilimsel bakımdan
iki kardeşten sadece biri böyle bir hassasiyet taşıyor olsa bile niçin
bu Kâbil olmuştur? Üçüncü ve önemli bir olgu olarak, öykü metninden,
bu ikisinin konuşmalarından, her birinin davranışından ve ayrıca
öyküyü anlatan Kur’an’ın görüşünden, Hıristiyanlık, özellikle de
Yahudilik metinlerinden, bunun yanında tefsirlerden, tarih
kitaplarından ve İslamî rivayet ve hikayelerden -bu görüş oldukça
önemli ve temel bir görüştür- Hâbil’in bir iyilik tipi Kâbil’in ise
bir kötülük tipi olarak tanındığı anlaşılmaktadır. “Karakter”den
değil, “tip”ten söz ediyorum. Örneğin, Kâbil’in sadece şehvetperestlik
ya da maddecilik hasleti taşıdığını, Hâbil’inse sadece dinî ya da
duygusal bir özelliği olduğunu söylemiyorum, hayır. Biri, kötü bir
insanın, ötekiyse iyi bir insanın tezahürüdür. Bu yüzden ben, Hâbil’in
“sağlıklı fıtrî bir insan” olduğu ve toplumsal düzenin, düzensiz ve
insanlık dışı çalışma ve iktisat hayatının onu “aline” etmediği,
bozmadığı, kirletmediği, saptırmadığı, kusurlu ve eğri hale
getirmediği ve Marcuse’nin söyleyişiyle “kırılmış”, düğümlü ve kirli
ürünler elde etmediği sonucuna vardım. Bu yüzden, babasını seven,
kardeşine şefkat duyan, Allah’a iman besleyen, hakka boyun eğen,
saygılı ve takvalı bir adam olmasının ve kardeşinin tersine, cinsel
eğilim için onca coşku ve şevkle yanıp tutuşmamasının yanı sıra Hâbil,
güzellik karşısında da tepkisiz ve duygusuz olamamıştır. Çünkü
Kâbil’den kaynaklanan bunca kötülükler ve sıkıntılar boyunca, hatta
Kâbil’in kendisini ölümle tehdit etmesine karşın, bir kez olsun,
zahitçe bir tavırla “Gel ağabey, biz hayrından vazgeçtik, önemi yok. O
çirkin bacıyı al da başına çal.” dememiştir. Hâbil bir insandır.
“Adem’in Oğlu’dur; ne bir eksik, ne fazla. Bu öyküyü nakleden bütün
metinler de onu böyle betimlemek istemişlerdir. Bence bu, şu nedenle
olmuştur: Çelişki ve ayrılık bulunmayan bir toplumda yaşıyordu; işi de
bağımsız bir işti. Ne raiyet sahibiydi, ne de şehriyarın kölesiydi.(4)
Sadece insandı o. Herkesin, hayatın bütün nimetlerinden, toplumun
bütün maddi ve manevi olanaklarından eşit ve ortaklaşa olarak
yararlandıkları ve hep birlikte (ki birbirleriyle kardeş de olacaktır)
sağlıklı, güzel, şefkatli, temiz, saf, dost ve iyi ruhun yetiştiği bir
toplumdur Hâbil’in toplumu.
Kâbil, öz olarak kötü değildir. Onun özü, Hâbil’in özüdür. Hiç kimse,
kötü özlü değildir. Hepsinin özü, Adem’in özüdür. İnsan karşıtı
toplumsal bir düzende, sınıfsal bir toplumda, köleliği ve efendiliği
geliştiren bireysel mülkiyet rejiminde, insanları ya kurt, ya tilki,
ya da kuzu haline getiren bir rejimde ve bu düşmanlık, rekabet, taş
yüreklilik, paraya kulluk, aşağılık, açlık, oburluk, esaret,
kayıtsızlık, güç, para ve aldatmaca sahnesinde yaşam felsefesi, yağma,
çıkarcılık, tutsak etmek, sultacılık ve yemek üzerine kuruludur.
Söyleşmek, sövgüden, yalandan ve yağcılıktan ibarettir. Yaşamak,
zalimlik, zulme boyun eğmek, bencillik, aristokrasi, yığıcılık
[stokçuluk], boynu kalınlık ve kendini süslemeye düşkünlüktür.
Toplumsal ve insanî ilişkiyse, vurmak, yemek, emmek, emilmektir.
İnsanlık felsefesi de, olabildiğince lezzet, olabildiğince servet,
olabildiğince şehvet ve olabildiğince güçlenmektir. Her şey, döner
dolaşır, kendine tapınmaya geri gelir; her şeyin ve herkesin “ego”
için, aşağılık kaba ve haris ego için kurban edilmesine çıkar bütün
yollar.
O zaman, iyi, temiz ve “şefkatli” Hâbil’in kardeşi, Adem’in öz oğlu
olan Kâbil, cinsel eğilimi (çok fazla güçlü ve delilik derecesinde bir
aşk olmayıp, tersine geçici bir heves olmakla birlikte) uğruna
rahatlıkla yalan söyleyen, rahatlıkla hıyanet eden, vicdanı sızlamadan
imanını batağa sürükleyen, hepsinden daha rahat bir biçimde kardeşinin
başını koparan bir varlık durumuna gelir. Bu işler, ondaki cinsel
eğilimin her şeyden kuvvetli olmasından değil (Bay Freud!), tersine
daha basit olarak, ondaki insanî erdemlerin oldukça güçsüzleşmesinden,
güçsüz bir hevesten daha güçsüz duruma gelmesinden kaynaklanmaktadır.
Sizin sözleriniz Bay Freud, eğer doru olsaydı ve ondaki cinsel etken
ona her işi yaptıracak kadar -ki yaptı!- güçlü olsaydı, kurban sunulan
yere kızıl tüylü en değerli deveyi götüren Hâbil değil, o olurdu!
Freud’un dediği doğru olsaydı, babasının önerisini duyunca, ovaya
koşup bütün harmanlarını ateşe veriyorken görmeliydik Kâbil’i.
Oysa onun, elinden kaçırdığı aşkını elde etme yolunda Allah’ın
rızasını kazanmak için Allah’ın huzuruna bir demet buğday getirdiğini,
hem de öyle insafsızca ki solup sararmış bir buğday demeti getirdiğini
gördünüz!
Olayı bu denli ayrıntılı anlatmamın nedeni şuydu: Birincisi, öykünün
ahlakî bir öğüt oluşunu olumsuzlamak, olayın bundan daha ciddi
boyutları bulunduğunu ortaya koymak amacındaydım. İkincisi ise bu
öykünün iki kardeş arasında geçen bir davâ olmadığını, zaman sürecinde
iki kanattan, iki tarih hikâyesinden, parçalanmış insanlık
serüveninden ve hâlâ bitmemiş olan bir savaşın başlangıcından söz
ettiğini anlatmak istiyorum.
Hâbil kanadı, güçten düşürülmüş mahkûm kanattır; yani insan
toplumlarına egemen mülkiyet düzeni olan Kâbil düzeninin esiri ve
tarihin öldürülmüş kesimi durumundaki halktır. Bu savaş, Kâbil’in
bayrağının nesilden nesile egemen sınıfların ve Hâbil’in kanının diyet
ve çağrısının da nesilden nesile mirasçılarının -adalet, özgürlük ve
gerçek iman yolunda savaşım veren mahkûm halkın- eline geçtiği tarihin
bitmeyen savaşıdır. Bu savaş, bütün dönemlerde, her çağda bir başka
biçimde sürüp gitmektedir. Kâbil kanadının da silahı dindir, Hâbil
kanadının da.
Bu yüzden, dinin dine karşı savaşı da tarihî bir savaştır. Toplumsal
şirki, sınıfsal farklılaşmayı yaymaya çalışan şirk diniyle, sınıfsal
ve sosyal birliği yaymaya çalışan tevhid dininin savaşıdır bu. Hâbil
ile Kâbil, şirkle tevhid, sınıfsal ve sosyal parçalanmayla adalet ve
insânî vahdet, aldatmaca, uyuşturma ve mevcut durumu iyi gösterme
diniyle bilinç, hareket ve devrim dini arasındaki bu tarihî savaş,
âhir zaman dek hep sürecektir. Kâbil ölecek, Hâbilci düzen yeniden
gerçekleşecektir o zaman. Bu zorunlu devrim, Kâbil tarihinin sonudur.
Böylece, dünya düzeyinde eşitlik gerçekleşir; sonunda tevhid ve insanî
kardeşlik istikrar kazanmayı başarır. İstikrar, adalet demek olup,
tarih zorunlu olarak oraya varacaktır. Evrensel bir devrim, tarihsel
ve sınıfsal bir öç alma biçiminde adalet, kesin olarak insan
yaşayışının her yanına yayılacak ve Allah’ın şu müjdesi yetişecektir:
“Yeryüzünde çaresizlik ve güçsüzlüğe düşmüş kimseleri insanların
önderleri ve yeryüzünün varisleri kılmak istedik.”
Bu Hâbil ve Kâbil savaşıyla başlayan ve bütün insan toplumlarında,
egemen düzen ile mahkum kesim arasında süregelen diyalektik karşıtlık
esasınca gerçekleşecek olan geleceğin zorunlu devrimidir. Tarihin
zorunlu yazgısı, adaletin “kıst”ın ve gerçeğin zaferi olacaktır.(5)
Her dönemde, her birey, aralarında sürekli savaş bulunan bütün -tarih
boyunca- bu iki kanatta yerlerini belirleme ve seyirci kalmama
sorumluluğunu taşımaktadır. Bu yüzden tarihin belirleyiciliğine
inanırken, tarihin zorunluluğu içerisinde bireysel özgürlüğe ve
bireyin insanî sorumluluğuna da inanıyorum; birbirine aykırı
bulmuyorum bu ikisini. Çünkü tarih, bilimsel bir küllî cebir esasınca
hareket halindedir; tıpkı doğa gibi. Ama “ben”, bir insan bireyi
olarak, seçmeliyim, tarih çizgisinde hareket etmeliyim; tarihin
belirleyiciliğinin bilim gücüyle hızlandırmalı ve ilerlemeliyim ya da
bilgisizlik, bencillik ve sınıfsal çıkarcılıkla onun karşısında
durmalı ve ezilmeliyim.
NOTLAR:
(1) Burada soydan değil, tip ve düzenden söz edildiğini anımsatırım.
(2)Müminlerden kimileri, insanlığın haramzadelikten kurtarmak amacıyla
Hâbil ve Kâbil’in nikahlarını şer’î kılmak için yeni çözüm yolları
yaratmışlardır, ama ne yazık ki artık geç olmuş, iş işten geçmiştir!
Fakat her ne olursa olsun, bu müminlerin hassasiyetleri, bu büyük ve
hayati güçlüğü çözmede gösterdikleri çabalar ve insanlığın ve
özellikle de Müslüman toplumun derdini paylaşmaları ve onlara karşı
sorumluluk duymaları takdir edilecek bir tutumdur.
(3)Yani örneğin, her ikisi kardeştir ama birinin sözgelimi Kum’da,
ötekinin de Paris’te okumuş, birinin “Feza” ve “Mekteb-i İslâm”
dergilerini, ötekininse “Zen-i Rûz” [Günün Kadını] ve “İn Hefte” [Bu
hafta] (Akşamcının yayın organı) dergilerini izlemiş olduğu ya da
kalıtsal bakımdan, örneğin Kâbil’in büyükannesinin “seyyide” olduğunu
söyleyemeyiz!
(4)Şair Sa’dî’nin şu dörtlügüne gönderme var (Çev.):
"Ben ne deveye binerim
Ne eşek olup yük altina girerim
Ne raiyetim vardır benim
Ne şehriyara köleyim."
(5)Adalet, hak isteme ve insanların haklarını korumsa anlamında olup
gruplar ve bireyler arasındaki bireysel ve hukukî ilişkilerle
sınırlıdır. Kıst ise, herkesin çalıştığı iş ve sahip olduğu hak
ölçüsünde, kanun bunu ister tanısın, ister tanımasın, herkesin payı
arasındaki eşitlik anlamındadır. Adalet, yargı kurumuyla, kıst ise
toplumsal alt yapı ile ilgilidir. Adaleti sağlamak için yargı kurumunu
ıslah etmek, kıst için ise iktisadî düzeni üst yapıda değil, alt
yapıda değiştirmek gerekir.