Hukuk, her şeyden önce bir düzen demektir. Fakat hukukun öngördüğü
düzen, fiilen gerçekleşen bir düzen değildir. Hukuk, toplum içinde
insanların gerçekten nasıl davrandıklarını değil, nasıl davranmaları
gerektiğini gösterir. Hukuk, kendisine uyulmak ve uygulanmak için
vardır. Adalet değeri dolayısıyla, insanlar arası ilişkileri bir
düzene koymak, toplumsal yaşamın gerçekleşmesini sağlamak ister.
İnsanlara, “Bana uy; Beni gerçekleştir” buyruğu ile seslenir. Hukuk
düzeni, doğduğu andan itibaren bireyin karşısına kabul edilmesi ve
uyulması gereken, kesinlikle doğru kurallar olarak çıkar. İnsan, özgür
bir varlıktır ve iradesini hukukun buyrukları doğrultusunda
kullanabileceği gibi, onlara aykırı bir yönde de kullanabilir. Bu
nedenle toplum içinde insanların tutum ve davranışlarının hukuk
kurallarına uymaması, her zaman mümkündür.
“İşte hukuk, insan davranışlarını değerlendiren, çıkar çatışmalarına
çözüm getiren kurallardan, normlardan meydana gelen bir sistem, bir
bütündür.”
İdesi ve ideali adalet olan hukuk, genel olarak şu şekilde
tanımlanabilir: "Hukuk, adalete yönelmiş toplumsal bir yaşama
düzenidir." Bu tanımdan, hukukun üç ayrı fonksiyonu yerine getirdiğini
görmekteyiz. Bu fonksiyonlar düzen, pratik yarar ve adalettir.
HUKUKUN TOPLUMDAKİ FONKSİYONLARI
1. Düzen fonksiyonu
Hukukun bu fonksiyonu ile anlatılmak istenen, hukukun toplumsal yaşamı
düzenleyip insanların barış ve güvenlik içinde bir arada yaşamalarını
sağlamaktır.
2. Pratik yarar (Sosyal İhtiyaçların Karşılanması) Hukukun pratik
amacını, toplumsal gerçeklik belirler. Hukuk bu fonksiyonu ile toplum
içinde yaşayan insanların, birbirleri ile kurmak zorunda oldukları
ilişkilerini ve biyolojik, psikolojik bir varlık olarak insanın
yapısından kaynaklanan ihtiyaçlarını karşılamaya çalışır. Hukuk bu
fonksiyonu ile doğum, evlenme, ölüm vb. önemli biyolojik olayları da
çeşitli hükümlerle düzenler. Hiçbir hukuk düzeni yaşamın temel
gerçeklerini görmezden gelemez. Hukuk düzeni, insanın doğal yapısına
ve bundan ileri gelen ihtiyaçlarına uygun olmak zorundadır. Hukuk
önemli ölçüde, ekonomik gerçeklere de bağlıdır; ekonomik ihtiyaçlara
uymalı ve onları karşılamalıdır.
3. Adalet Hukuk bu fonksiyonu ile belirli bir düzenleme altına aldığı
sosyal ihtiyaçları, özü salt bir eşitlik düşüncesi olan adalet
ölçüsüne vurarak gerçek kimliğini kazanır. Hukukun idesi ve ideali
adalettir. En kısa tanımıyla adalet, “bir eşitlik düşüncesi”dir.
“Adalet, nesnel (objektif) ve öznel (sübjektif) olmak üzere iki
değişik anlamda kullanılır. Adalet aslında ahlâki bir kavramdır; Bu
kapsamda, erdem, fazilet anlamında kişisel bir özelliği deyimler.
Kişi her zaman haklı olana yönelir, herkese kendine düşeni vermek
yolunda sürekli ve değişmez bir çaba gösterir. İşte bu tutum ve çabayı
gösteren adalet, özne (süje) ile ilgili oluşundan ötürü öznel
(sübjektif) adalet olarak nitelenir. Bir erdem olan öznel adaletin
dışında ve ondan önce nesnel (objektif) bir adalet kavramı vardır.
Nesnel adalet, kişinin bir özelliğini değil, kişilerin somut
durumlarda gerçekleştireceği ilişki biçiminin bir özelliğini deyimler.
İşte hukuk alanında hukuki değer olarak söz konusu olan adalet de, bu
nesnel anlamda adalettir. Çünkü hukuk, insanlar arası ilişkileri
biçimlendiren, onlara görünür ve algılanabilir bir düzen veren, bu
amaca yönelen normlar bütünüdür.”
Toplum içindeki davranış ve ilişkilerin değerlendirilmelerini içeren
kurallar bütünü olarak hukuk, bu değerlendirmelerde adalet ölçüsünü
kullandığı ve kullanmak durumunda bulunduğuna göre, adaletin böylece,
hukukun da bir değerlendirilme ölçüsü olacağı doğaldır. Hukuk
normlarında adalet acaba ne ölçüde yansıtılmıştır ? Mevcut hukuk ne
denli adaletlidir ? İşte burada yasa üstü adalet kavramı ortaya
çıkmaktadır. Bu, tüm hukuk sistemine ve sistemlerine egemen bulunan,
nesnel ve salt bir değer niteliğindeki adalettir. Hukuk bir toplum
düzenini içerir. Hukukun varlık nedeni de adalettir; gerek mevcut
düzeni korumak, gerekse onu değiştirmeyi meşrulaştırmak için her zaman
adalete başvurulur. Nesnel ve yasa üstü adalet hukukta karşımıza
kurulu hukuk düzenlerinin asli örneği, olması gereken hukuk anlamında
hukuk idesi olarak çıkar. Bu niteliği ile adalet, mevcut hukuk
düzenlerinin kendisine uygun olup olmadığı açısından bir değer ve
değerlendirme ölçüsü olur. Yine bu özelliği ile adalet, aynı zamanda
hukukun idealidir. Hukukun gerçekleştirmek amacını güttüğü şey
adalettir.
Birbirleri ile olumlu ve olumsuz karşılıklı ilişkilerde bulunan bu üç
fonksiyon denge içinde olduklarında, adil bir hukuk düzeninin
gerçekleşmesi sağlanır. Normal olarak tüm hukuk normları bu üç
fonksiyonu da kapsar.
Sonuç olarak hukuk, hem adaleti gerçekleştirecek, hem toplumsal yaşama
uyacak, hem de bu toplumsal yaşamın barış içinde sürebilmesi için bir
düzen görünümünü sağlamaya çalışacaktır.
HAK VE YASA
Hak : Yasalarla koruma altına alınniış menfaatler. Hak için kabul
edilmiş sınır, klasik ifadesiyle " yasalarla çizilmiş, başkalarının
hak sınırı " dır. Şu halde hak kavramı ile çoğu kez fertlerin kişisel
haklılık yorumları uymayacaktır. "Bu büyük bir haksızlıktır, bu nasıl
hak? " şeklindeki ifadelere sıkça rastlamaktayız. Bu ifadeler ferdi
değerlendirmeler olup çoğu kez hukuken desteklenmemektedir. Halbuki
bizim açıklamaya çalıştığımız hak kavramı ferdi olmayıp toplumsaldır.
Bu nedenle sübjektif değil, objektiftir. Yasa : Toplum hayatını
düzenleyen, önceden belirlenmiş makam (Yasama organı) tarafından,
önceden belirlenmiş usul ve esaslara uyularak yapılıp toplumun tüm
fertleri (belirli istisnalar hariç) için geçerli ve bağlayıcı olan,
zorlayıcı unsur (müeyyide) taşıyan yazılı hukuk kuralı. ' Anayasa
Madde 75-100 arasındaki hükümler Yasama organını düzenlemiş ve bu
organın Türkiye Büyük Millet Meclisi olduğunu belirtmiştir. T.B.M.M.
nin görev ve yetkilerini düzenleyen 87.nci maddesi ise, bu görev ve
yetkilerin (kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak, Bakanlar Kurulu ve
Bakanları denetlemek, Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde
kararname çıkarma yetkisi vermek, bütçe ve kesin hesap kanun
taşanlarım görüşmek ve kabul etmek ...) olduğu şeklindedir.
Anayasa Madde 88 " Kanun teklif etmeye Bakanlar Kurulu ve
Milletvekilleri (belli sayıda olmaları şartı ile) yetkilidir.
Kanunların görüşme usul ve esasları iç tüzükle düzenlenir." .
Anayasa Madde 89 "Cumhurbaşkanı, TBMM'ce kabul edilmiş yasaları onbeş
gün içinde yayımlar. Yayımlanmasını kısmen ya da tamamen uygun
bulmadığı kanunları, bir daha görüşülmek üzere aynı süre içinde
gerekçeli olarak TBMM'ne geri gönderir..." ifadesini taşımaktadır.
Yasa dışında birtakım hukuk kuralları da vardır ki; bunların başında
tüzük, yönetmelik", nizamname, talimatname, sirkü vb. gelir. Bunlar
yasalara oranla daha alt derecede kurallardır. İlgili oldukları
yasalara dayanılarak çıkarılırlar ve genellikle o yasanın uygulamasını
detaylı olarak gösterirler. Bu alt kurallar, gerek bağlı bulundukları
yasayla, gerekse de diğer yasalarla uyumlu olmak zorundadırlar.
HUKUK
Belirli bir toplumda kişiler arasındaki ilişkileri düzenleyen ve
devletin yaptırım gücüyle uyulması zorunlu kılınan davranış
kurallarının oluşturduğu düzen. Yazılı olsun olmasın, hukuk
kurallarını öteki toplumsal kurallardan ayıran en önemli özellik
devletin yaptırım gücüyle desteklenmiş olmasıdır. Bununla birlikte iç
hukuk düzeninin de uyulması kişilerin isteğine bırakılmış tamamlayıcı
hukuk kuralları gibi, uluslar arası ilişkileri düzenleyen kuralları da
devletin devletlerin yaptırım gücünden yoksundur. Hukuk, toplumsal
ilişkilere bağlı olarak sürekli değişen bir kurumdur. Devletin giderek
artan bir biçimde toplumsal yaşama müdahale etmesi ve bunu hukuk
kuralları koyarak gerçekleştirmesi, kişilerin hukuka bağımlılığını
artırmanın yanı sıra yazılı hukuk kurallarının karmaşıklaşması
sonucunu doğurmuştur. Bu nedenle hukuk ve hukukçuluk aynı zamanda bir
uzmanlık alanı ve meslek niteliğini de kazanmıştır. Evrensel
nitelikleri nedeniyle uygar toplumların hepsinde geçerli olan ortak
hukuk kurallarının dışında her toplumun yaşam biçimi, dünya görüşü,
gelenek ve göreneklerine bağlı olarak farklılık gösteren hukuk
kuralları da vardır. Hukuk özü bakımından bir üst yapı kurumu
olduğundan, toplumların temel ve yapısal özelliklerine göre
biçimlenmesi kaçınılmazdır. Bu bağlamda ekonomik yapının, hukuk düzeni
üzerindeki etkisi büyük önem taşır. Bu nedenle kar amacına yönelik
özel girişimciliğe dayalı kapitalist sistemlerde geçerli hukuk
kurallarıyla, ekonomik etkinlikleri büyük ölçüde devletleştirmiş olan
kolektivist sistemlerde geçerli hukuk kuralları arasında önemli
farklar bulunur. Bununla birlikte bazı kapitalist sistemlerde,
devletleştirme ve planlı kalkınma gibi kolektivist ekonomi düzenine
özgü öğeler yer alabilir; kolektivist sistemlerde de özel mülkiyet ve
rekabet gibi kapitalist ekonomi düzenine özgü öğelere sınırlı olarak
yer verilebilir. Devletin toplumsal yaşama müdahalesi bakımından özde
büyük farklılıklar taşıyan bu iki sistemdeki özgürlük anlayışına bağlı
olarak kişilerin irade serbestliğine ilişkin hukuk kuralları da büyük
farklılıklar gösterir. Ayrıca azgelişmiş ülkelerin hukuk düzenleriyle
gelişmiş ülkelerin hukuk düzenleri arasında da önemli farklar vardır.
Bir ülkenin hukuk düzeni yasama organınca oluşturulan yazlı hukuk
kurallarını, yargı kararlarını ve devletin iradesi dışında oluşan
genel hukuk ilkeleriyle örf ve adet kurallarını kapsar. Genel hukuk
ilkeleriyle örf ve adet kuralları gibi yazılı olmayan hukuk
kurallarının bağlayıcılık niteliği kazanarak hukuk düzeninde geçerli
olabilmesi için devletin bu kuralları tanıyarak onları yaptırıma
bağlaması zorunludur. Ayrıca hukuk kuralları emredici ve yasaklayıcı
nitelikte olabileceği gibi kişilerin iradesini tamamlayıcı ve
yorumlayıcı nitelikte de olabilir. Bir ülkede hukuk düzeni bir bütün
oluşturmakla birlikte birbirinden farklı bölümleri de vardır.
Klasikleşmiş ayrıma göre bunlar kamu hukuku ve özel hukuktur. Kamu
hukuku, devletin organlarının oluşumunu, yetki ve görevlerini,
kişilerin bu organlar karşısındaki hak ve yükümlülüklerini düzenleyen
kurallardan oluşur. Özel hukuk ise kişiler arasındaki hak ve
yükümlülük ilişkilerini düzenleyen kurallardan oluşur. Öğretide kamu
hukuku ile özel hukuku birbirinden ayıran özelliklerin bu hukuk
alanlarında egemen olduğu kabul edilmektedir. Kamu hukukunda kamu
yararı ile özel kişilerin çıkarlarını, birincisinin üstünlüğüne zarar
gelmeksizin uzlaştırmaya çalışır. Özel hukuk ise kişilerin birbiri
karşısındaki çıkarlarını eşitlik kuralını zedelemeden uzlaştırmaya
çalışır. Bu nedenle kamu hukuku öznelerinin özel hukuk özneleri
(gerçek ve özel tüzel kişiler) karşısında üstün yetkilerle donatılmış
olmasına karşın, özel hukuk özneleri arasında eşitlik kuralı
geçerlidir.
Ayrıca kamu hukuku ve özel hukuk bölümleri çeşitli hukuk dallarını
içerir. Başta anayasa hukuku olmak üzere uluslararası kamu hukuku,
idare hukuku, ceza hukuku, icra hukuku, iflas hukuku ve kamu hukuku
gibi hukuk dalları kamu hukuku bölümünü oluşturur. Buna karşılık
medeni hukuk, borçlar hukuku, uluslararası özel hukuk ve ticaret
hukuku gibi hukuk dalları da özel hukuk kapsamına girer. Karma
nitelikte hukuk dalları arasında fikri hukuk, deniz hukuku, hava
hukuku, iş hukuku ve toprak hukuku sayılabilir. Bu hukuk dallarını
oluşturan hukuk kuralları bazı yönleriyle kamu hukukunun, bazı
yönleriyle de özel hukukun özelliklerini taşırlar. Ayrıca önceleri
idare hukuku dalı içerisinde yer alırken, kazandığı önem dolayısıyla
giderek bağımsızlaşmaya başlayan maden ve petrol hukuku, ticaret
hukukundan kopan bankalar hukuku ve uluslararası hukuktan ayrılarak
farklı bir dal oluşturan uzay hukuku gibi yeni hukuk dalları da ortaya
çıkmıştır.
HUKUK DEVLETİ
Tüm etkinliklerinde hukukun üstünlüğü ilkesine ve yargı denetimine
bağlı kalan devlet. Devletin hukuk ve adalet ilkesine bağlılığı,
Platon ve Aristoteles’ten bu yana hukuk felsefesinde önemli bir yer
tutmuştur. Bu kavram ortaçağda devlet örgütünün işlemesine ilişkin
önlemlerden çok, toplumsal sözleşme ilkesine dayanıyordu. Buna göre
hükümdar söz verdiği yükümlülükleri yerine getirmezse, yönetilenlerde
ona itaat borcundan kurtulmuş sayılırdı. İngiltere’deki ilk anayasal
belge olan Magna Carta’da (1215) yer alan direnme hakkı da kaynağını
bu anlayıştan alıyordu. Yeniçağda hukuk devleti kavramı Locke ve
Montesquieu’nün ortaya attığı kuvvetler ayrılığı ilkesiyle
genişleyerek daha büyük bir önem kazandı. Ayrıca, doğal hukuk
yanlılarının ortaya attığı ve daha sonra 1787 ABD Anayasası’na da
yansıyan ‘’doğal haklar’’ kuramı ve ‘’insan hakları’’ anlayışı, hukuk
devleti düşüncesine yeni boyutlar getirdi. Bu gelişimin yarattığı
birikim 19. yüzyıldan başlayarak, özellikle Alman hukuk öğretisinin
sağlam temellere dayandırılmasını sağladı. Devletin amacının
yurttaşlarının özgürlüğünü, eşitliğini ve hukukun egemenliğini güvence
altına almak olduğunu savunan Kantçı devlet felsefesine dayanan Alman
öğretisi, ‘’hukuk devleti’’ (Rechtsstaat) deyimini ‘’polis devleti’’ (Polizeistaat)
kavramının karşıtı olarak kullandı. Yapıtlarında ‘’hukuk devleti’’
deyimine ilk kez yer veren Rudolf von Mohl, bu deyimden anlaşılması
gereken devlet tipini, etkinliklerinin sınırını kişilerin özgürlüğünde
gören, yasaların genelliği ilkesine uyan ve kişilerin devlet gücü
karşısında korunması için yargı organları kuran devlet olarak
tanımladı. Bu hukuk devletini anayasal devletle eş değerde tutan bir
görüştü. Hukuk devleti kavramına çeşitli anlamlar veren Stahl ve Bahr
gibi Alman hukukçulardan sonra günümüzde geçerli olan hukuk devleti
görüşüne en yakın tanımı Rudolf von Gneist ortaya koydu. Buna göre
hukuk devletinin güvence altına alınması için anayasada kamu hak ve
özgürlüklerinin düzenlenmiş olması yeterli değildir. Bunların
uygulamada değer kazanabilmesi için her şeyden önce devletin en etkin
organı olan idarenin, özel bir yargı sistemince (idari yargı) sıkı bir
biçimde denetlenmesi gerekir. 20 yüzyılda özellikle Avusturyalı
hukukçu Hans Kelsen hukuk devletinin maddi hukuk içeriğinden arınmış
biçimsel bir kavram olduğunu ileri sürmüş ve bu kavramın en önemli
özelliğini devletin bütün işlemlerinin (anayasa, yasa, tüzük,
yönetmelik, birel idari kararlar) belli bir hiyerarşi içerisinde bir
temel norma dayanmasında bulmuştur. Kelsen’in bu biçimselci görüşü
hukuk öğretisinde güçlü eleştirilerle karşılaşmıştır. Günümüzde
gelişmiş hukuk sistemlerinde, özellikle kara Avrupa’sı hukukunda ortak
bir hukuk kavramı ve kurumu olan hukuk devletinin şu öğelerden
oluştuğu kabul edilmektedir. 1) Yasallık ilkesi günümüzde yasaların
anayasaya uygunluğunu da kapsar ve idarenin yalnızca yasalara değil,
genel hukuk kurallarına da bağlı olmasını ön görür. 2) Kuvvetler
ayrılığı ilkesi, klasik öğretinin benimsendiği tam bağımsızlık yerine
denetim ve iş birliğini de kapsayan bir denge sistemini içerir. 3)
Temel hak ve özgürlüklerin korunması ilkesi hukuk devleti ile
demokrasi kavramları arasındaki bağı kuran bir ilkedir. Buna göre
kişilerin temel hak ve özgürlükleri, pratikte uygulanabilen ve
demokratik rejimin ruhuna uygun olan güvencelere bağlanmalıdır. 4)
Hukuk güvenliği ilkesi devlet işlemlerinin önceden öngörülmüş esaslara
uygun olarak yapılması, geriye yürüyen hükümler içermemesi ve önceden
öngörülmüş esaslara uygun olarak yapılması, geriye yürüyen hükümler
içermemesi ve önceden uygun bir biçimde duyurulması gibi ilkeleri
içerir. 5) İdarenin yargısal denetime bağlı olması ilkesi uyarınca
idarenin hiçbir işlem ve eyleminin yargı denetimi dışında
bırakılmaması gerekir. Bu ilke en iyi biçimde idarenin adli yargıdan
bağımsız bir idari yargı sisteminin denetimine bağlı tutulduğu idari
rejimde gerçekleştirilir.
Türkiye’de hukuk devleti kavramı ilk kez idari hukuku bilgini Sıddık
Sami Onar’ın İdare Hukuku (1938) adlı yapıtında yer aldı. 1961
Anayasası hukuk devleti deyimini devletin nitelikleri arasına sokan
ilk Türk anayasası oldu. 1982 Anayasası da 2. maddesinde hukuk devleti
deyimine yer verir.
1982 Anayasası hukuk devleti ilkesini kabul etmiş olmakla birlikte,
özellikle temel hak ve özgürlüklere aşırı sınırlamalar getirmiştir.
Ayrıca idarenin bazı işlemlerini yargı denetimi dışında tuttuğundan
çağdaş hukuk devleti anlayışından farklı bir anlayışı yansıtır. Hukuk
devleti ve yargı denetimi ilkeleri özellikle olağanüstü hal ve sıkı
yönetim rejimleri altında yapılan işlemler için ortadan kalkmaktadır.
Bu dönemlerde Bakanlar Kurulu’nun çıkardığı kanun hükmündeki
kararnamelerin anayasaya aykırı olduğu iddiasıyla dava açılamaz
(m.148). Bunun gibi, idari yargılamada yürütmenin durdurulması kararı
verilmesi yasayla sınırlanabilir (m.125). Ayrıca Sıkıyönetim
Kanunu’nda yer alan ve anayasaya aykırılığı öne sürülemeyen bir (Ek m.
3) uyarınca sıkıyönetimin komutanının idari işlemlerine karşı yasa
yollarına baş vurulamaz.
İLERİCİ HAREKETTE HUKUKUN YERİ VE ÜSTÜNLÜĞÜ
‘’Hukuk her zaman ve öncelikle kapitalizmin kendi çıkarları
doğrultusunda yarattığı bir hukuk olmakla birlikte bu, onun ilerici
karakterini görmezlikten gelmemizi gerektirmez.’’
Pek doğal ki, ‘’çelişik ve bağdaşmaz çıkarları olan sınıflara bölünmüş
bir toplumun hukuk sistemi, ister istemez , öncelikle iktidardaki
sınıfın ihtiyaçlarına cevap verecektir.’’ Fakat, ‘’hukuk, ikinci
derecede olmak üzere, ezilen sınıfın ilişkilerini de düzenler ve bir
ölçüde ihtiyaçlarına da cevap verir.’’ Ayrıca, ekonomik ve siyasal
alandaki sınıf savaşımı yoğunlaştıkça ve sınıfsal güç dengesi ezilen
ve sömürülen sınıflardan yana değiştikçe, egemen sınıf ödün vermek
zorunda kalmaktadır. Egemen sınıfça verilen her yeni ödün, ‘’devletin
hukuksal kurallarına yansır ve hukuksal alanda yeni bir hak ve
özgürlüğün doğmasını sağlar. Bu bakımdan, özellikle gelişmiş batı
ülkelerinin burjuva hukukunu, ‘’ödünlerle sulandırılmış baskı hukuku
‘’ olarak tanımlayanlar da vardır. Ezilen ve sömürülen sınıfların,
egemen sınıfı ödün vermeye zorlamaları ve bunu sağlamaları, düzenin
tüm kurumları açısından sonuçlar doğurur. Egemen sınıfın çıkarları
onarılamaz yaralar alır. İşte bu nedendendir ki egemen sınıf, güçler
dengesi olarak verir vermez, tanıdığı ödünleri geri almak için
faaliyete geçer. Ne var ki, bu mümkün olsa bile artık eski noktaya
dönmek olanaksızdır. Yığınlar, o ödünün önemini kavramışlardır ve onu
tekrar elde etmek için savaşım vereceklerdir. Böylece egemen sınıftan
elde edilen her yeni ödün, toplumun demokratikleştirilmesini sağlar ve
‘’onu, niteliksel değişim’’ anına biraz daha yaklaştırır. Ezilen ve
sömürülen sınıfların, egemen sınıfın baskı aracı olan hukuktan
yararlanmaları ve demokrasi savaşımında hukuk silahını kullanmaları,
tüm bu nedenlerle mantıki ve zorunludur, fırsatçılık değildir. Ayrıca,
‘’hukuk, sadece bireylerin özgürlüklerinin sınırlandırılması değildir.
Aynı zamanda, iktidarın da özgürlüklerinin sınırlandırılmasıdır. ‘’ Bu
açıdan da ilerici harekette, demokrasi savaşımında hukuk, ezilen ve
sömürülen sınıflar bakımından önem taşır. Ancak, iktidarın
özgürlüğünün, yani hareket alanının sınırlanmasının biçimsel olduğunu
da belirtmek gerekir. Fakat buna rağmen hukukun bu yönünden
yararlanmak son derece önemlidir. Çünkü, ‘’ iktidarın elinde kuvvet
vardır ‘’ ve ‘’ hukuk bu yönüyle, biçimsel de olsa, yalnızca
geciktirici bir işlev de görse, ( iktidarın elindeki bu ) kuvveti de
sınırlandırmaktadır.’’ Tüm bu vergiler karşısında, hukuk konusunda
‘’bir ölçüde tarihsel değişim karşısında bulunuyoruz. ‘’; kapitalizm,
egemenliğini yitirdiği için hukuku bir araç olarak kullanmayı artık
reddetmekte, baskıyı yoğunlaştırmakta, hukuk-dışılığa düşmektedir.
Buna karşı işçi sınıfı, deneyimle hukuku kendi yararına kullanmayı
öğrenmiş olduğu için ona sarılmakta, sınıf savaşımında ondan
yararlanmaktadır diyebilir miyiz? Burjuva hukukunun ilerici
niteliğinin gözden kaçırılmaması gereğine ve onu, sınıf savaşımında
ile bir demokrasinin kurulması yolunda kullanmanın çok önemli olduğunu
ve gözden çıkarılmaması gerektiğini belirtelim.
Ne var ki, ezilen ve sömürülen sınıf olarak işçi sınıfı, hukuk silahı
ile ancak belli hedeflere varabilir. Bu hedef, öncelikle burjuva
demokrasisi sınırlarının genişletilmesi ve zorlanması olarak
saptanabilir. Fakat, en ileri bir burjuva demokrasi bile, ‘’insanlığın
ilerledikçe gerileyen bir geçmişidir ve giderek daha açık bir şekilde,
toplumun çıkarlarını karşılamak yeteneği olmadığını ortaya
koymaktadır.’’ Bu nedenle, işçi sınıfı hareketi ‘’kendisinin burjuva
hareketinin genişletilmesi uğruna savaşımla sınırlayamaz. O zaman,
işçi sınıfı burjuva demokrasisinin ötesinde bir demokrasiyi, işçi
sınıfı ve bağlaşıklarının iktidarındaki ileri bir demokrasiyi kurmayı
da hedef olarak seçecektir. İşçi sınıfı, bu hedefe varmada da hukuk
silahından yararlanacaktır.
İşçi sınıfı hareketinin, insanın insan tarafından sömürülmeği, ‘’temel
amacı, halkın artan maddi ve manevi (kültürel, entelektüel)
ihtiyaçlarını mümkün olan en tam biçimde karşılamak’’ olan toplum
düzeninin kurulması yolundaki hedefine varmada da, hukukun (üst
yapının temel alt yapıyı etkileyebilmesi nedeniyle) belli ölçüde
yararı ve yeri olabilir.
İşçi sınıfının, tüm hedeflerine varmada hukuk silahını gereken zaman
ve yerde ustalıkla kullanabilmesi için iki sapmadan sakınması
gerektiğini de belirtelim. Bunlardan biri sağ sapma denilen burjuva
hukukunun önemini abartmak; diğeri ise, sol sapma denilecek olan,
hukuku tamamen önemsiz saymaktır. Hukuk, bu iki çizgi arasında
ustalıkla kullanıldığında çok önemli ve değerli sonuçlar verebilir.