“Organik doğa ölü doğadan çıkıp gelişti; canlı doğa düşünmeye
yetenekli bir form üretti. Önce düşünme yeteneğinde olmayan madde
vardı; ondan, düşünen madde, yani insan çıktı. Eğer durum buysa –ve
doğa bilimlerinden biliyoruz ki öyledir– aklın maddenin anası
olmadığı, maddenin aklın anası olduğu açıktır. Çocuklar asla
ebeveynlerden daha yaşlı olamazlar. «Akıl» sonra gelir, ve bu yüzden
onu döl olarak görmeliyiz, ebeveyn olarak değil ... madde düşünen
insanın belirmesinden önce vardı; herhangi türden bir «akıl» dünya
yüzeyinde belirmeden çok önce dünyanın kendisi vardı. Başka bir
deyişle madde nesnel olarak, «akıl»dan bağımsız olarak vardır. Ama
«akıl» denilen ve hiçbir zaman ve hiçbir yerde maddesiz varolmayan
psişik olgular asla maddeden bağımsız olmadılar. Düşünce beyin
olmaksızın varolamaz; arzu eden bir organizma olmadan arzular
imkânsızdır... Diğer bir deyişle, psişik olgular, yani bilinç olgusu,
yalnızca belirli bir tarzda örgütlenmiş maddenin bir özelliği, bu
maddenin bir «fonksiyonudur».” (Nikolay Buharin)
“Beyin mekanizmalarının yorumlanışı, biyolojinin son gizemlerinden
birini, gölgeli mistisizmin ve şaibeli dinsel felsefenin son
sığınağını temsil etmektedir.” (Steven Rose)
Gördüğümüz gibi, felsefenin merkezi konusu, yüzyıllardır düşünce ve
varlık arasındaki ilişki sorunu olmuştur. Şimdi nihayet, bilimin
attığı büyük ileri adımlar, aklın gerçek doğasına ve nasıl işlediğine
ışık tutmaya başlıyor. Bu ilerlemeler, materyalist bakışın çarpıcı bir
doğrulanışını sunar. Özellikle beyin ve nörobiyoloji hakkında yürüyen
tartışmalarda durum budur. İdealizmin son sığınağı saldırıya
uğramaktadır. Ama bu saldırı, idealistleri inatçı bir direniş
göstermekten alıkoymuyor:
Yaratılışın bu madde-dışı öğesini araştırmak imkânsız hale geldiğinde,
çoğu kimse bu işi bıraktı. Yalnızca maddenin gerçek olduğunu düşünmeye
başladılar. Ve böylelikle en derin düşüncelerimiz, kimya yasalarına
göre işleyen beyin hücrelerinin ürünlerine indirgendi... Düşünceye
eşlik eden elektriksel beyin sinyallerini inceleyebiliriz, ama
Platon’u sinir pulslarına ya da Aristoteles’i alfa-dalgalarına
indirgeyemeyiz... Fiziksel hareketlerin betimlemeleri asla bu
hareketlerin anlamını açığa çıkarmayacaktır. Biyoloji ancak, nöronlar
ve sinapsların kapalı dünyasını inceleyebilir.[1]
“Akıl” dediğimiz şey beynin varoluş tarzından başka bir şey değildir.
Milyonlarca yıllık evrimin ürünü olan muazzam ölçüde karmaşık bir
olgudur. Beyin ve sinir sisteminde gerçekleşen karmaşık süreçleri ve
bir o kadar karmaşık olan zihinsel süreçlerle çevre arasındaki
karşılıklı ilişkileri çözümlemekteki zorluk, düşüncenin doğasını doğru
bir biçimde anlamamızın yüzyıllarca gecikmesine neden oldu. Bu durum,
idealistlerin ve ilâhiyatçıların, bedende geçici olarak konaklamak
üzere tasarlanmış maddesel olmayan bir öz olarak düşünülen “ruh”un
mistik addedilen doğası üzerine spekülasyonlar yapmalarına olanak
tanıdı. Modern nörobiyolojinin atılımları, idealistlerin nihayet son
sığınaklarından da kovulmaları anlamına gelir. Beyin ve sinir
sisteminin sırlarını çözmeye başladıkça, aklı, doğa-üstü etkenlere
başvurmaksızın, beyin faaliyetlerinin toplamı olarak açıklamak giderek
daha kolay hale gelmektedir.
Nörobiyolog Steven Rose’un sözleriyle, akıl ve bilinç “insanoğlunun
ortaya çıkışı yolunda bir dizi evrimsel değişim içinde gelişen özgün
beyin yapılarının evriminin kaçınılmaz sonucudur… Bilinç, kendine özgü
bir karmaşıklık düzeyinin ve serebral kortekse* ait sinir hücreleri
(nöronlar) arasındaki etkileşim derecesinin evriminin bir sonucudur.
Bunun aldığı biçim her bireyde, bireyin çevresiyle ilişkisi içerisinde
gelişimi tarafından büyük ölçüde değiştirilmiş olsa da durum
budur.”[2]
Akıl – Bir Makine mi?
İnsan beyninin kavranışı, modern bilimin doğuşu ve kapitalist toplumun
ortaya çıkışından bu yana geçen son 300 yılda önemli ölçüde değişti.
Beyinin algılanış tarzı, tarihsel olarak, mevcut dinsel ve felsefi
önyargılarla bezenmiştir. Kilise için akıl “Tanrının evi” idi. 18.
yüzyılın mekanik materyalizmi, aklı saat mekanizması gibi işleyen bir
makine olarak görüyordu. Son zamanlarda ise akıl, olasılıksal
olayların olası olmayan bir toplamı olarak tanımlanmıştır. Katolik
ideolojinin her şeye egemen olduğu Ortaçağda ruhun bedenin bütün
parçalarına sızmış olduğu söylendi; beyin, beden, akıl ya da madde
ayrıştırılamazdı. Copernicus, Galileo ve nihayet Newton ve
Descartes’ın mekanik materyalist görüşlerle ortaya çıkmasıyla bu bakış
açısında bir kayma oldu.
Descartes için dünya makine benzeri bir şey ve canlı organizmalar da
yalnızca özel tipte saatimsi ya da hidrolik makinelerdi. Bilime egemen
olan ve makineyi canlı organizmalar için bir model olarak alan özgün
bir dünya görüşünü meşrulaştıran temel metafor işlevi gören de bu
Kartezyen makine imgesidir. Beden, parçalara ayrıldığında özsel
niteliğini yitiren ayrıştırılamaz bir bütündür. Tam tersine,
makinelerse, anlaşılmaları için sökülebilirler ve sonra tekrar bir
araya getirilebilirler. Her parça ayrı ve çözümlenebilir bir işlevi
yerine getirir, ve bütün, birbiri üzerine etkisi olan ayrı parçaların
işleyişiyle tanımlanabilen düzenli bir tarzda işler.
Beyin imgesi her aşamada, o dönemin biliminin sınırlarını sadakatle
yansıtmıştır. 18. yüzyılın mekanik dünya görüşü günün en ileri
biliminin mekanik olduğu gerçeğini yansıtıyordu. Büyük Newton tüm
evreni mekaniğin yasalarıyla açıklamamış mıydı? O halde neden insan
bedeni ve aklı başka tarzda işliyor olsundu? Descartes insan bedenini
bir tür kendi kendine işleyen makine olarak tanımladığında bu bakış
açısını benimsemişti. Ama Descartes dindar bir Katolik olduğundan,
ölümsüz ruhun bu makinenin bir parçası olduğunu kabul edemezdi. Ruh,
beynin pineal bezi denilen özel bölgesinde yer alan bütünüyle ayrı bir
şeydi. Ruh, bedendeki geçici konaklamasını sürdürdüğü beynin bu kuytu
köşesinden, makineye hayat veriyordu. Steven Rose şöyle diyor:
Batı bilimsel düşüncesindeki kaçınılmaz ama ölümcül kopukluk
böylelikle gelişti. Descartes’ta ve onun takipçilerinde “düalizm”
olarak bilinen bu dogma, göreceğimiz gibi, insanların sonuçta
moleküllerin hareketinden “başka bir şey olmadığını” kabul etmek
istemeyen her türden indirgemeci materyalizmin kaçınılmaz sonucu olan
bir dogmaydı. Düalizm, dinin ve indirgemeci bilimin iki yüzyıl boyunca
ideolojik üstünlük elde ederek diğerini alt etmek için kaçınılmaz
olarak büyük bir çekişme içine girmelerini mümkün kılan mekanizmin
paradoksuna bir çözümdü. O günün kapitalist düzeniyle uyumlu bir
çözümdü bu, çünkü bu bakış açısı, işgünlerinde, insanların
nesneleştirilmiş ve çelişkisizce sömürülme yeteneğinde olan salt birer
fiziksel mekanizma olarak görülmesini mümkün kılıyordu. Beri yandan
Pazar günlerinde, bedenin çalıştığı günlerde maruz kaldığı
travmalardan etkilenmeyen, sınırlanmamış ve bedensiz bir ruhun
ölümsüzlüğü ve özgür iradesi ileri sürülerek ideolojik kontrol
pekiştirilebilirdi.[3]
18. ve 19. yüzyıllarda aklın “makinedeki hayalet” biçimindeki tasarımı
değişti. Elektriğin keşfiyle beyin ve sinir sistemi bir elektrik
şebekesi olarak algılandı. Yüzyıl dönümünde, beynin farklı organlardan
gelen mesajları işlediği telefon santrali analojisi doğdu. Kitlesel
üretim çağıyla birlikte de, bir çocuk ansiklopedisindeki şu alıntıda
tipikleşen, iş organizasyonu modeli çıka geldi:
Beynimizi büyük bir şirketin yönetim birimi olarak düşünün. O, burada
gördüğümüz gibi bölümlere ayrılmıştır. Merkez ofisteki büyük masada
tüm bölümlere telefon hatlarıyla bağlı olan Genel Müdür –kendi
bilinciniz– oturur. Çevrenizde baş yardımcılarınız vardır; görme,
tatma, koku, duyma ve dokunma gibi Gelen Mesaj Amirleri (son ikisi
merkez ofisin arkasında gizlidir). Bu amirlerin yanında da konuşmayı
ve kolları, bacakları ve bedenin tüm diğer parçalarını kontrol eden
Giden Mesaj Amirleri bulunur. Elbette, sadece en önemli mesajlar sizin
ofisinize ulaşır. Kalbi, ciğerleri ve mideyi çalıştırmak gibi rutin
görevler ya da kasların çalışmasının küçük ayrıntılarının gözetlenmesi
Medulla Oblongatadaki* Otomatik İşlemler Müdürleri ve Beyincikteki
Refleks İşlemleri Müdürü tarafından yürütülürler. Tüm diğer bölümler,
bilimcilerin serebrum** dedikleri şeyi oluştururlar.
Hayret verici hesapları yapabilen bilgisayarın keşfiyle birlikte
beyinle paralellik kurulması kaçınılmaz hale geldi. Bilgisayarların
bilgi depolama biçimine bellek denildi. Gittikçe daha güçlü
bilgisayarlar yapıldı. Bir bilgisayar insan beynine ne kadar
yaklaşabilirdi? Nihayet, bilim-kurgu, bilgisayarların insan zekâsını
geçtiği ve dünyayı ele geçirmek için savaştıkları Terminatör
filmlerini önümüze getirdi. Oysa Steven Rose son kitabında şöyle
açıklıyor:
Beyin, bilgisayardaki gibi bilgiyle değil anlamla çalışır. Ve anlam,
doğal ve toplumsal çevreleriyle etkileşim içindeki bireyler tarafından
ifade edilen, tarihsel ve gelişimsel olarak şekillenmiş bir süreçtir.
Gerçekten de, belleği incelemenin sorunlarından birisi, onun
kesinlikle diyalektik bir olgu olmasıdır. Zira bizler her
hatırlayışımızda bazı bakımlardan anılarımız üzerinde işlem yapar ve
onları dönüştürürüz; onlar basitçe depodan çağrılıp, bir kez
danışılıp, değişmemiş olarak yerlerine konmazlar. Anılarımız onları
her hatırladığımızda yeniden yaratılırlar.[4]
Beyin Nedir?
İnsan beyni, maddenin evriminin ulaştığı en üst noktadır. Fiziksel
olarak yaklaşık 1,5 kilogramdır ve birçok insan organından daha
ağırdır. Yüzeyi bir ceviz gibi kıvrımlıdır ve soğuk yulaf lapasını
andıran bir rengi ve kıvamı vardır. Ne var ki biyolojik olarak son
derecede karmaşıktır. Muazzam sayıda, muhtemelen toplam 100 milyar
kadar hücre (nöronlar) içermektedir. Fakat her bir nöronun, kendisine
destek hizmeti gören glia denen daha küçük hücrelerden oluşan bir
topluluk içine gömülü olduğunu keşfettiğimizde bu sayı bile cüce
kalır.
Beynin büyük bölümünü, iki eşit parçaya bölünmüş olan serebrum
oluşturur. Serebrumun yüzeyi korteks olarak adlandırılır. Korteksin
büyüklüğü insanı bütün diğer organizmalardan ayırır. Serebrum kabaca
belirli vücut fonksiyonlarına karşılık gelen ve algısal bilgiyi
işleyen bölgelere ya da loplara ayrılır. Serebrumun arkasında,
vücuttaki tüm küçük kas hareketlerini kontrol eden beyincik uzanır. Bu
kısımların altında omuriliğin devamı olan kalın bir sap ya da beyin
sapı bulunur. Burası, her şeyi beyinle iletişime sokmak üzere,
beyinden çıkarak omurilikten geçen ve vücudun tüm sinir sistemine
uzanan sinir liflerini taşır.
İnsanları diğer hayvanlardan kesin olarak ayıran büyük beyine, esasen,
neo-korteks olarak bilinen sinir hücrelerinin ince dış katmanının
kalınlaşması yol açmıştır. Ancak bu genişleme beynin tüm bölgeleri
için aynı değildir. Planlama ve öngörüyle ilgili olan ön loplar diğer
bölgelerden çok daha fazla büyümüştür. Aynı şey, kafatasının arka
kısmındaki beyincik için de geçerlidir; beyincik, otomatik beceriler
edinme yeteneğiyle ve bisiklet sürme, araba sürerken vites değiştirme
ya da pijamanın düğmelerini ilikleme gibi düşünmeksizin yerine
getirdiğimiz bir sürü gündelik eylemimizle ilişkilidir.
Beynin kendisi, bir kan kaynağından uzak bölgelere besin taşıyan bir
dolaşım sistemine sahiptir. Yaşamsal önemi olan oksijen ve glikozu
taşıyan kanın büyük bölümünü beyin çeker. Bir yetişkinin beyni vücut
ağırlığının %2’sini oluştursa bile, beynin oksijen tüketimi toplam
oksijen tüketiminin %20’sidir. Bir bebekte bu %50 gibi büyük bir
orandadır. Vücudun glikoz tüketiminin %20’si de beyinde gerçekleşir.
Kalp tarafından pompalanan kanın beşte biri beyinden geçer. Sinirler
bilgiyi elektriksel olarak iletirler. Bir sinirden geçen sinyal bunu
bir elektrik dalgası biçiminde gerçekleşir; yani hücrenin gövdesinden
sinir lifinin ucuna ilerleyen bir puls biçiminde. Demek ki beynin
dili, sadece miktar açısından değil, frekans açısından da elektriksel
uyarımlardan oluşur. Steven Rose şunları söylüyor:
Öngörülerimizi dayandırdığımız bilgi, çeşitli dalga boyları ve
şiddetteki ışık ve ses dalgaları, sıcaklık dalgalanmaları, derinin
belli noktalarındaki basınç, burun ya da dil tarafından saptanan belli
kimyasal maddelerin yoğunluğu gibi biçimlerde vücudun yüzeyine ulaşan
verilere bağlıdır. Vücut içerisinde bu veriler bir dizi elektriksel
sinyallere dönüştürülürler, bu sinyaller özel sinirler üzerinden
geçerek merkezi beyin bölgelerine ulaştırılır ve orada birbirleriyle
etkileşerek belli tiplerde yanıtlar üretilir.
Nöron, bu bilgi aktarımını gerçekleştiren (mesajlar aksonlardan
sinapslara ulaşır) çok sayıda özellikten (dendritler, hücre gövdesi,
akson, sinapslar) oluşur. Diğer bir deyişle, nöron beyin sisteminin
temel birimidir. Her koordine kas hareketinde binlerce motor nöron yer
alır. Daha karmaşık hareketlerde milyonlarcası yer alır; her ne kadar
bir milyon sayısı bile insan korteksindeki toplam sayının yalnızca
yaklaşık yüzde 0,01’ini temsil ediyor olsa da. Ama beyin ayrı
parçaların bir montajı olarak düşünülemez. Beyinin ayrıntılı
bileşiminin analizi yaşamsal bir önem taşısa bile, bu yöntem ancak bir
noktaya kadar işe yarayabilir.
“Beynin davranışının betimlenebileceği birçok düzey vardır” diyor Rose.
“Atomların kuantum yapısı ya da beyni oluşturan kimyasalların
moleküler özellikleri; içindeki tekil hücrelerin elektro-mikrografik
görünüşü; karşılıklı etkileşim içindeki bir sistem olarak nöronların
davranışı; bu nöronların zaman içinde değişen bir örgü olarak evrimsel
ya da gelişimsel tarihi; söz konusu beyne sahip insan bireyinin
davranışsal tepkisi; bu insanın aile ya da toplumsal çevresi vb. gibi
düzeylerde beynin davranışları betimlenebilir.”[5] Beyni anlamak için,
tüm parçalarının karmaşık diyalektik iç bağıntılarını kavramak
gerekir. Bir sürü bilim dalını bir araya getirmek gerekir; etnoloji,
psikoloji, fizyoloji, farmakoloji, biyokimya, moleküler biyoloji ve
hatta sibernetik ve matematik.
Beynin Evrimi
Antik mitolojide tanrıça Minerva tam donanımlı olarak Jüpiter’in
başından çıkıvermiştir. Beyin bu kadar talihli değildi. Bir anda
yaratılmış olmak şöyle dursun, beyin, mevcut karmaşık sistemine ancak
milyonlarca yıllık bir sürede evrimleşti. Evrimin çok ilkel bir
düzeyinde ortaya çıktı. Tek hücreli canlılar belirli davranış
kalıpları gösterirler (örneğin, ışığa ya da besinlere doğru hareket).
Çok hücreli yaşamın doğuşuyla birlikte hayvan ve bitki yaşamı arasında
keskin bir ayrım oluştu. Bitkiler, “iletişim” kurmalarını sağlayan iç
sinyal aygıtlarına sahip olsalar da, bitki evrimi, sinirlerin ve
beynin evriminden başka yöne döndü. Hayvanlar âleminde hareket,
vücudun farklı kısımlarındaki hücreler arasında hızlı bir iletişimi
zorunlu kıldı.
Tüm gereksinimlerine tek bir hücrenin içinde sahip olan en basit
organizmalar kendine yeterlidirler. Hücrenin bir kısmıyla diğer
kısımları arasındaki iletişim görece basittir. Öte yandan, çok hücreli
organizmalar nitel olarak farklıdırlar ve hücreler arasında
uzmanlaşmanın gelişimini mümkün kılarlar. Belirli hücreler öncelikle
sindirimle uğraşabilirler, diğerleri koruyucu bir tabaka oluştururlar,
diğerleri dolaşımı sağlarlar vs. Kimyasal sinyaller (hormonlar) en
ilkel çok hücreli organizmalarda bile mevcuttur. Bu ilkel düzeyde dahi
uzmanlaşmış hücreler bulunabilir. Bu, sinir sistemine doğru atılmış
bir adımdır. Yassı solucan gibi daha karmaşık organizmalar, nöronların
bir ganglionda* kümelendikleri bir sinir sistemi geliştirmişlerdir.
Ganglionun, sinirler ve beyin arasındaki evrimsel halka olduğu
saptanmıştır. Bu sinir hücresi kümeleri, böceklerde, kabuklu
hayvanlarda ve yumuşakçalarda görülürler.
Bir kafanın gelişmesi ve göz oyuklarının ve ağzın bu kafada
kendilerine bir yer bulmaları, hayvanın hareket etmekte olduğu yön
hakkında bilgi edinmesinde bir avantajdır. Bu gelişimle uyumlu olarak
bir ganglia grubu yassı solucanın başında kümelenir. Bu kümelenme,
ilkel biçimine rağmen beynin evrimini temsil eder. Yassı solucan aynı
zamanda, gelişmiş beynin kilit bir özelliği olan öğrenme yeteneği de
sergiler. Bu gelişme beynin evrimine giden yolda ileri doğru devrimci
bir sıçramayı temsil eder.
On yıl kadar önce Amerikalı sinirbilimciler insanlarda bellek oluşumu
için gerekli olan temel hücre mekanizmalarının salyangozlarda da
mevcut olduğunu buldular. Columbia Üniversitesinden Profesör Eric
Kandel, Aplysia Californica denilen bir deniz salyangozunun öğrenme ve
bellek yeteneğini inceledi ve bu salyangozların, insanlarda da bulunan
bazı temel özellikleri sergilediklerini buldu. Fark şudur ki, insan
beyni 100 milyar sinir hücresine sahipken, Aplysia daha büyük
boyutlarda ama yalnızca birkaç bin sinir hücresine sahiptir. Bu
mekanizmaları bir deniz salyangozuyla paylaşmamız olgusu,
idealistlerin insanoğlunu tüm diğer hayvanlardan ayrı ve uzak, bir tür
eşsiz yaratık olarak sunmaktaki inatçı çabalarına yeterli bir
yanıttır. Beynin hemen hemen her fonksiyonu bir biçimde belleğe
bağlıdır. Bu olguyu açıklamak için hiçbir ilâhi müdahaleye gerek
yoktur. Doğal süreçler çok tutucu olma eğilimindedirler. Belli
fonksiyonları yerine getirmekte yararlılığını kanıtlamış bir uyarlanma
bir kez sağlanınca, artık evrim boyunca sürekli olarak tekrarlanır ve
evrimsel avantaj sunduğu bir düzeye dek genişletip geliştirilir.
Evrim, hayvanların beyinlerinde, özellikle çok büyük beyinlere sahip
üst primatlar ve insanlarınkinde birçok yeniliği gündeme getirdi.
Aplysia bir şeyi birkaç hafta için “hatırlasa” da, onun belleği
yalnızca, insanlarda alışkanlık olarak bilinen bir zihinsel etkinlik
düzeyini içerir. Bu tür bir bellek, örneğin nasıl yüzüldüğünü
hatırlamada söz konusudur. Beyni hasar görmüş insanlarda yapılan
araştırmalar, olguları hatırlama yeteneğinin ve alışkanlıkların
beyinde ayrı yerlerde depolandığını göstermektedir. Bir kişi olgu
belleğini yitirebilir, ama yine de bisiklet sürebilir. İnsan aklını
dolduran anılar, kuşkusuz bir salyangozun sinir sisteminde işleyen
süreçlerden sonsuz ölçüde daha karmaşıktır.
Beynin süregiden büyümesi, hayvan evriminde büyük bir değişikliği
gerektirdi. Eklembacaklıların ya da yumuşakçaların sinir sistemi,
temel bir tasarım sorunu nedeniyle daha fazla gelişemez. Sinir
hücreleri bağırsak etrafında bir halka biçiminde düzenlenmişlerdir ve
eğer genişlerlerse bağırsağı gitgide sıkıştırırlar; örümcekte bu sınır
çok keskin bir biçimde açığa çıkar, bağırsak sinir halkası tarafından
öyle daraltılmıştır ki, örümcek yiyeceğini yalnızca ince bir sıvı
olarak sindirebilir. Bünyeleri kendi ağırlıkları altında parçalanacağı
için böcekler belirli bir büyüklüğün ötesinde büyüyemezler. Beyin
büyüklüğü fiziksel sınırlarına ulaşmıştır. Korku filmlerindeki dev
böcekler bilim-kurgu alanında kalmaya mahkûmdurlar.
Beynin daha da gelişmesi sinirlerin bağırsaktan ayrılmasını
gerektirir. Omurgalı balığın ortaya çıkması, omurilik ve beynin
sonraki gelişim modelini sunar. Kafatası boşluğu büyümüş bir beyni
barındırabilir ve sinirler beyinden çıkarak omurga içinden geçip
omuriliğin aşağılarına ulaşırlar. Göz çukurlarında optik desenleri
sinir sistemine sunabilen görüntü oluşturucu bir göz gelişti. Karada
amfibilerin ve sürüngenlerin ortaya çıkışı, ön beyin bölgesinin
muazzam gelişimine tanık oldu ki, bu da optik loblar sayesinde
gerçekleşti.
Yirmi yıl önce, California Üniversitesinden Harry Jerison, beyin
büyüklüğünün vücut büyüklüğüyle bağıntılı olduğu fikrini geliştirdi ve
bunun evrimsel gelişiminin izini sürdü. Jerison sürüngenlerin 300
milyon yıl önce küçük beyinli olduklarını ve bugün de öyle kalmış
olduklarını keşfetti. Dinozorlar da dahil olmak üzere, sürüngenlerin
beyin büyüklüğünün vücut büyüklüğüne bağlı olarak çizilen grafiği düz
bir çizgi oluşturmuştur. Ne var ki, yaklaşık 200 milyon yıl önce ilk
memelilerin evrimi göreli beyin büyüklüğünde bir sıçramaya işaret
eder. Bu küçük gece hayvanları ortalama bir sürüngenden dört beş kat
daha büyük beyinlere sahiptiler. Bu, büyük ölçüde, yalnızca memelilere
özgü olan serebral korteksin gelişimi nedeniyleydi. Beyin yaklaşık 100
milyon yıl aynı göreli büyüklükte kaldı. Sonra, 65 milyon yıl kadar
önce, hızlı bir gelişme gösterdi. Roger Lewin’e göre beynin gelişimi
30 milyon yıl içinde “dört ilâ beş kat artmıştı ve en büyük artışlar,
ungulatlar (toynaklı memeliler), etoburlar ve primatların evrimiyle
çakışmaktaydı.” (New Scientist, 5 Aralık 1992.)
Maymunlar, insansı maymunlar ve insanlar evrimleştikçe beyin büyüklüğü
daha da arttı. Vücut büyüklüğü dikkate alındığında maymunların
beyinleri modern memeli ortalamasının iki ilâ üç katıdır, ama insan
beyni altı katıdır. Beynin gelişimi sürekli tedrici bir gelişme değil,
kesintiler, başlangıçlar ve sıçramalardan oluşan bir gelişme
sergilemiştir. “Kalın fırçalarla çizilmiş bu resim önemli ayrıntıları
atlıyorsa da asıl mesaj yeteri kadar nettir;” diyor Roger Lewin,
“beynin tarihi, değişim patlamalarıyla kesintiye uğrayan uzun
durgunluk dönemlerinden oluşur.”
Beynin göreli büyüklüğü, beyin hacminin yüzde 70-80’ini oluşturan bir
korteks geliştirerek 3 milyon yıl içinde –evrimsel bir sıçrama– üç
katına çıktı. İki ayaklı ilk hominid türü 10 ilâ 7 milyon yıl önce
evrimleşti. Ne var ki, insansı maymunlarla aynı düzeyde olan beyinleri
görece küçüktü. Ardından, yaklaşık 2,6 milyon yıl önce Homonun
doğuşuyla birlikte hızlı bir büyüme gerçekleşti. “Modern insanların
atalarının evriminde bir sıçrama gerçekleşti” diyor Kiel
Üniversitesinden jeolog Mark Maslin. “Bulunan kanıtlar” diye açıklıyor
Lewin, “beyin büyümesinin 2,5 milyon yıl kadar önce, yani taş
aletlerin ilk ortaya çıkmasıyla çakışan bir dönemde başladığı hissini
veriyor.” Engels’in açıkladığı gibi, emekle birlikte beynin büyümesi
ve konuşmanın gelişmesi çıka geldi. İlkel hayvan iletişimi, nitel bir
ilerleme olarak dilin yolunu açtı. Bu durum ses tellerinin gelişmesine
de bağlı olmalıydı. İnsan beyni, yakın akraba olduğumuz şempanzenin
çok ötesinde soyutlamalar ve genellemeler yapma yeteneğindedir.
Beynin büyüklüğündeki artış, sinir şebekesinin karmaşıklığının
artmasını ve reorganizasyonunu da beraberinde getirdi. Bundan asıl
yararlanan, insansı maymunlardakinin altı katı büyüklükte olan
korteksin ön kısmı, önyüz bölgesi olmuştur. Büyüklüğü nedeniyle bu
bölge, diğer beyin bölgelerinden gelen bağlantıların yerini alarak
orta beyne daha fazla lif bağlantısı kurabilir. “Bu durum, dilin
evrimi için önemli olabilir” diyor Harvard Üniversitesinden Terrence
Deacon, önyüz bölgesinin insanın belli konuşma merkezlerine ev
sahipliği yaptığına dikkat çekerek. Bilincin bu gerçekliği, insanlarda
kendinin farkına varışta ve düşüncede açığa çıkar. Steven Rose şöyle
diyor:
Bilincin ortaya çıkışıyla, insanlarla diğer türler arasındaki kritik
ayrımı oluşturan, ileriye doğru nitel bir evrim sıçraması olmuştur,
böylelikle insanlar çok daha fazla çeşitlenmiş ve diğer organizmalar
için mümkün olandan daha karmaşık etkileşimlere maruz kalmıştır.
Bilincin doğuşu insanın varoluş tarzını nitel olarak değiştirmiştir;
bilinçle birlikte, karmaşıklığın yeni bir düzeni, daha yüksek bir
hiyerarşik örgütlenme düzeni görünür hale gelir. Ama bilinci statik
bir biçim olarak değil de, birey ile çevresi arasındaki etkileşimleri
de kapsayan bir süreç olarak tanımladığımızdan dolayı, insan
ilişkileri insan toplumunun evrimi boyunca dönüşürken insan bilincinin
de nasıl dönüştüğünü görebiliriz. Kafatası kapasitemiz ya da hücre
sayımız ilk Homo sapiensten pek farklı olmayabilir, ama çevremiz
–toplum biçimlerimiz– çok farklıdır ve bu nedenle bilincimiz de çok
farklıdır; bu aynı zamanda beyin durumlarımızın da çok farklı olduğu
anlamına gelir.[6]
Konuşmanın Önemi
Konuşmanın –özellikle “iç konuşma”nın gelişimi– beynimizin gelişimi
üzerindeki etkisi belirleyici önemdedir. Bu yeni bir düşünce değildir,
antik Yunanlılar ve 17. yüzyıl filozofları, özellikle de Thomas Hobbes,
bunu biliyorlardı. İnsanın Türeyişi adlı kitabında Charles Darwin
şöyle açıklıyordu: “İster seslendirilmiş ister sessiz olsun, çeşitli
sözcüklerin yardımı olmaksızın karmaşık ve uzun bir düşünceler
silsilesini gerçekleştirilebilmek, cebirsel sayılar olmaksızın uzun
bir hesaplamanın yapılmasından daha mümkün değildir.” 1930’larda
Sovyet psikologu Lev Vigotski tüm psikolojiyi bu temelde yeniden inşa
etmeye girişti.
Vigotski çeşitli çocuk davranış örneklerini kullanarak, çocukların
kendi kendilerine yüksek sesle konuşmaya neden bu denli çok zaman
ayırdıklarını açıkladı. Gelecekte iç konuşma olarak
içselleştirecekleri planlama alışkanlığının provasını yapmaktaydılar.
Vigotski bu iç konuşmanın, insanın anıları yeniden derleme ve
hatırlama yeteneğinin temelini oluşturduğunu gösterdi. Genellemeler
yapma ve perspektif sunma yeteneğindeki insan aklı, algılarımızla
uyarılan bir iç düşünceler dünyasının hakimiyeti altındadır.
Hayvanların da belleği vardır, ama onlar yakın çevresini yansıtan bir
biçimde o ana kilitlenmiş gibidirler. İnsan iç konuşmasının gelişimi,
insanların düşünce üretmesini ve bu düşünceleri hatırlamasını mümkün
kılar. Başka bir deyişle, iç konuşma insan aklının evriminde kilit bir
rol oynamıştır.
Her ne kadar erken ölümü, Vigotski’nin çalışmalarını kesintiye
uğrattıysa da, antropoloji, sosyoloji, dil bilimi ve eğitim
psikolojisinin önemli katkılarıyla fikirleri ele alınıp incelenmiş ve
genişletilmiştir. Geçmişte, bellek, kısa ve uzun dönemli belleği
içeren üniter bir biyolojik sistem olarak inceleniyordu. Bellek,
nörofizyolojik, biyokimyasal ve anatomik olarak incelenebiliyordu. Ama
bugün, diğer bilimleri de içeren daha diyalektik bir yaklaşımın önü
açılmaktadır. Rose şunları söylüyor:
Bu indirgemeci yaklaşımdan, organizmayı inceleyen bilimlere düşen
görevin, bireyin davranışını, belirli moleküler düzenlenişlere
indirgemek olduğu sonucu çıkmaktadır; beri yanda organizma
popülasyonlarının incelenmesi de, karşılıklı ya da bencil özgeciliği
kodlayan DNA ipliklerinin araştırılması düzeyine düşürülmektedir. Son
on yılda, bu yaklaşımın paradigmasını, öğrenmeden kaynaklanan ve
belirli anıları “kodlayan” RNA’nın, proteinlerin ya da peptid
moleküllerinin yalıtılması çabaları; ya da moleküler biyologun, bir
dizi elektron mikroskobu kesitiyle haritası çıkartılabilecek ve bu
harita içerisinde farklı davranışsal mutasyonlarla ilişkili farklı
bağlantı diyagramlarının tanımlanabileceği “basit” bir sinir sistemine
sahip bir organizma arayışı oluşturmuştur.[7]
Ve şu sonuca varıyor:
Bu tür bir indirgemeciliğin içine sürüklendiği paradokslar, sistem
modelleyicilerininkinden muhtemelen daha beterdir. Bu paradokslar
şüphesiz Descartes’tan beri çok bariz biçimde ortadaydılar.
Descartes’ın, organizmayı, hidrolikle çalışan hayvani bir makineye
indirgeyişini, insan söz konusu olduğunda, pineal bezinde yer alan
özgür irade sahibi bir ruhla uzlaştırmak zorunda kalınmıştı. Nitekim
daha sonraları, ki bugün de öyledir, mekanik indirgemecilik, işe
yaramaz bir hale gelmeden önce, halis bir idealizme sürüklendi.
Beynin evriminde bazı kısımlar tamamen bir kenara atıldı. Yeni yapılar
gelişirken, eskiler önem ve hacim bakımından küçüldüler. Beynin
gelişimiyle birlikte öğrenme kapasitesi de artar. Eskiden insansı
maymunun insana dönüşümünün beynin gelişimiyle başladığı
varsayılmaktaydı. Bir insansı maymunun beyni (hacimce) 400 ilâ 600
santimetreküp arasındadır, insan beyni ise 1200 ilâ 1500
santimetreküp. “Kayıp halka”nın, esasen insansı maymun benzeri, ama
daha büyük beyinli olduğuna inanılıyordu. Yine aynı şekilde, büyük bir
beynin dik duruşu da öncelediği düşünülmekteydi.
Engels bu ilk beyin teorisine, yanlış idealist tarih görüşünün bir
uzantısı olarak kararlı bir biçimde karşı çıktı. Yürüyüşteki dik duruş
insansı maymundan insana geçişte tayin edici adımdı. Ellerini özgür
bırakan şey tam da iki ayaklı doğalarıydı; sonradan beynin büyümesine
yol açan şey de bu duruş biçimidir. “Önce emek gelir” diyor Engels,
“ardından onunla birlikte net konuşma; bunlar, insansı maymunun
beyninin, insan beynine tedricen dönüşmesine neden olan en temel iki
uyarıcıdır.”[8] Daha sonraları keşfedilen fosilleşmiş kalıntılar
Engels’in görüşünü doğrulamıştır. “Bu doğrulama her türlü bilimsel
şüphenin ötesinde tamdı. Afrika’da gün ışığına çıkarılan yaratıklar
insansı maymunlarınkinden daha büyük olmayan beyinlere sahiplerdi.
Bunlar insanlar gibi yürümüş ve koşmuşlardı. Ayak modern insanınkinden
çok az farklıydı ve el insandaki şekline doğru yarı yoldaydı.”[9]
İnsanların kökenleri konusunda Engels’in görüşlerini destekleyen
kanıtların giderek artıyor olmasına rağmen, önce beynin geliştiği
anlayışı hâlâ canlıdır ve ortalıkta dolaşmaktadır. Son zamanlarda
çıkan, Kaçak Beyin, İnsan Eşsizliğinin Evrimi adlı bir kitapta yazar
Christopher Wills şöyle diyor: “Biliyoruz ki atalarımızın beyinleri
büyüdükçe aynı zamanda duruşları daha dikleşiyor, ince hassas
becerileri gelişiyor ve çıkardıkları sesler konuşmaya doğru derece
derece ilerliyordu.”[10]
İnsan, çevresi ve kendisi hakkında giderek daha fazla bilinçlenir.
Diğer hayvanların aksine insanlar kendi deneyimlerini
genelleyebilirler. Hayvanlar çevrelerinin hakimiyeti altında iken,
insanlar çevrelerini kendi ihtiyaçlarına uydurmak için değiştirirler.
Bilim, Engels’in şu ifadesini doğrulamıştır. “Bilincimiz ve
düşüncemiz, ne kadar duyuüstü görünürse görünsün, maddi, bedensel bir
organın, beynin ürünüdürler. Madde aklın bir ürünü değildir, tersine
aklın kendisi yalnızca maddenin en yüksek ürünüdür. Bu, elbette, saf
materyalizmdir.”[11] Beyin geliştikçe öğrenme ve genelleme kapasitesi
de gelişir. Önemli bilgiler beyinde, muhtemelen sistemin birçok farklı
bölümünde depolanır. Bu bilgiler, beyindeki moleküller yenilendiğinde
silinmezler. On dört gün içinde beyin proteinlerinin %90’ı parçalanır
ve özdeş moleküllerle yenilenirler. Beynin evrimini durdurduğunu
düşünmek için de bir neden yoktur. Onun kapasitesi sonsuz kalmaktadır.
Sınıfsız toplumun gelişimi, insanoğlunun kavrayışında da ileri doğru
yeni bir sıçramaya tanık olacaktır. Örneğin, genetik mühendisliğinin
başarıları henüz bebeklik evresindedir. Bilim muazzam olanaklar ve
meydan okuyuşların önünü açıyor. Beyin ve insan zekâsı gelecekteki bu
meydan okumaları karşılayacak şekilde evrimleşecektir. Ama gelişmenin
sonu gelmeyen spiralinde, her problem çözülüşünde çok daha fazla sorun
ortaya çıkacaktır.