Gençlik, çocuklukla erişkinlik arasında yer alan, gelişme, ruhsal
olgunlaşma ve yaşama hazırlık dönemidir. Ergenlikle başlayan hızlı
büyüme, gençlik çağını sonunda bedensel, cinsel ve ruhsal olgunlukla
biter. BM Örgütünün tanımına göre genç, 15-25 yaşları arasında,
öğrenim gören, hayatını kazanmak için çalışmayan ve ayrı bir konutu
bulunmayan kişidir. Gerçekten gençlik hem toplumsal, hem biyolojik,
hem de ruhsal bir kavramdır. Türk toplumu gerçek anlamda genç bir
toplumdur. Nüfusumuzun % 60’ını 25 yaşın altındaki çocuk ve gençler
oluşturmaktadır. 50 milyonluk hiç bir Batı ülkesinde nüfus içindeki
gençlik kesimi bu kadar büyük değildir. Ülkemiz gençliği sorunsuz bir
gençlik sayılabilir. Çünkü varlıklı toplumların gençlerine özgü
hastalıklarına daha tutulmadı. Ülkemizde gençler arasındaki uyuşturucu
kullanımı o kadar değildir. Gençlik suçluluğu da nüfusumuza ve genel
suçluluk oranına göre düşüktür. Gençlik yalnız olumsuzlukların
toplandığı bir çağ değildir. Gençlik tatlı hayallerin, tutkuların ve
idealizmin filizlendiği, sıkı arkadaşlıkların, ilk sevgilerin
yaşandığı dönemdir. Yeniliğe ve ileriye doğru atılımların yapıldığı,
kendini kanıtlama ve kendi kimliğini ortaya koyma çabalarının
yaşandığı dönemdir. ARİSTO 2300yıl önce gençliğin özelliklerini çok
çarpıcı anlatmıştır. Şöyle ki; tutkuludurlar, huysuz ve öfkelidirler.
Kendilerini içtepilerine kaptırırlar; tutkularının kölesi olurlar.
İsteklerinin önüne dikilen en küçük engele bile katlanamazlar. Onura,
başarıya, paradan çok değer verirler. Çünkü paraya gereksinimleri
olmamıştır. Eli açık ve iyilikseverdirler. Çünkü kötülükleri
tanımamışlardır. Çabuk güvenir, çabuk bağlanırlar. Çünkü
aldatılmamışlardır. Yüksek amaç ve hayalleri vardır; çünkü daha
yaşamın sillesini yememişlerdir. Koşulların sınırlayıcı etkisini
öğrenmemişlerdir.
Gençler yanılınca, çok yanılırlar. Sevgide de, nefrette de aşırıya
kaçarlar. Her şeyi bildiklerini sanır ve onun için yanlışlarında
sonuna kadar direnirler.
Gençlikte Arkadaşlık
Gençlik çağı evden kopma ve topluma açılma çağıdır. Ergenliğe giren
bir gence evi dar gelmeye başlar. Ana-babanın öğütlerinden ve
karışmalarından usanan genç, kendini dışarı atar. Çünkü soluk
alabildiği, özgür davranabildiği yer, dışarı ortamıdır. Evle bağları
gevşeyen genç kendini dışarıda bulur. Kendi gibi bağımsızlık arayan,
aynı kaygıları yaşayan, benzer bocalamayı yaşayan yaşıtlarına takılır.
Evinde anlaşılmadığını, değer verilmediğini, çocuk gözüyle bakıldığını
sanan genç için arkadaş kümesi bir kurtuluş, bir sığınaktır. Gencin
sıkı arkadaşlık kurmadan topluma açılması düşünülemez. Bu bakımdan
arkadaşlık ilişkileri toplumsal ilişkilere öncülük eder. Arkadaşlarca
aranmak, beğenilmek ve benimsenmek, benlik saygısının önemli bir
koşuludur. Genç bu ilişkilere girerek zekasıyla, spor ve sanat
yetenekleriyle kendini kanıtlar. Arkadaşlık kurabilmek ve
sürdürebilmek başlı başına bir başarı, ruh sağlığının bir ölçüsüdür.
Ailesine bağımlı, güvensiz ve sıkılgan bir çocuk okulda başarılı
olabilir ama, arkadaşlık kurmada çok yetersiz olabilir. Gençlik
çağında, gençlerin ruh hekimlerine başvurma nedenlerinin başında
arkadaşsızlık yakınması gelir.
Gençlikte Benlik
Ben, benlik, kişilik çoğunlukla eş anlamlı olarak kullanılan
kavramlardır. Kişiyi kişi yapan, başkalarından ayıran duygu, tutum ve
davranışların tümünün örgütlenmiş bütünlüğünü anlatır. Her insanın
ulaşmak istediği bir benlik vardır. Kişi özlediği, kendine
yakıştırdığı bu ideal benlik kavramını geliştirmeye çabalar. İdeal
bene yaklaştıkça mutlu olur. Kimi zaman ideal ben, bir düş, bir özlem
olarak kalır. İdeal benliğe ulaşamazsa, kişi mutsuz olur. İdeal
benliğin gerçek dışı olduğu durumlarda kişi bunalıma düşer, kavramını
geliştirmeye çabalar. İdeal bene yaklaştıkça mutlu olur. Kimi zaman
ideal ben, bir düş, bir özlem olarak kalır. İdeal benliğe ulaşamazsa
kişi mutsuz olur. İdeal benliğin gerçek dışı olduğu durumlarda kişi
bunalıma düşer. Kendi kendinden beklentisi çok yüksek olan kişi,
genellikle bilinçdışı dürtülerin ve tutkuların buyruğundan çıkmayan
kişidir.
Gençlikte Kimlik Karmaşası
Kimlik karmaşasına giren gençler, kendilerine belli bir yön veremeyen
bir yerde kök salamayan gençlerdir. ERİKSON (1968) kimlik karmaşasını
yaşayan genci şöyle tanımlar: İnsanlara yaklaşma ve sıkı ilişkiler
kurmada başarısızlık gösterir ve bunun sonucu yalnızlık çeker. Uygun
olmayan rastgele kişilerle arkadaşlık eder. Çalışamama, kendini bir
işe verememe, dikkatini toplama güçlüğü belirgindir. Yarışmadan kaçar
ve yeteneklerine uymayan işlerde kendini tüketir. Ailenin ve toplumun
onaylamadığı rollere girer. Ters ya da olumsuz kimliğe bürünür. Kimlik
karmaşasında kurtulmak için gençler değişik yollara başvururlar. Dış
ülkelere göçüp yerleşerek, uyruk değiştirerek, din değiştirerek
kendilerine yeni bir kimlik bulmaya çalışırlar.
Toplum içinde bir yer edinemeyen, kök salamayan ve geleceğinden de
umudu kesilen genç, topluma sırt çevirebilir. Çocukluğundaki kötü
örneklere dönüş yapar. ‘Madem ben sizi istediğiniz gibi olamıyorum,
öyleyse istemediğiniz gibi olacağım’ der. Sınıfını, uyruğunu, dinini,
ülkesini, yetiştiği ortamın tüm değer yargılarını yadsıyabilir. Kimi
genç de, topluma sırt çevirmek yerine topluma meydan okuyarak olumsuz
kimliğini kanıtlamaya çalışabilir. Şiddet eylemcileri, teröristler
bunlara örnek gösterilebilir. Bunlar içinde en çarpıcı örnek, hiç
şüphesiz ki MEHMET ALİ AĞCA’dır. Zemzem kuyusuna işeyerek üne kavuşan
insan gibi, o da değer verilen insanları öldürerek ünlü kişiler
arasına girmiştir.
Aile Tiplerine Göre Çocuğa Verilen Önem
ÇOK SEVEN-KOLLAYAN, GEVŞEK DİSİPLİNLİ AİLE
Çocuğa büyük sevgiyle bağlanmışlar, tam benimsemişler. Çok sıcak
verici ancak çok koruyucu ve kollayıcıdırlar. Tüm yaşamları çocuğa
göre düzenlenmiştir. Yalnız çocuk için yaşıyor gibidirler; bir
dediğini iki etmezler.
SIKI DİSİPLİNLİ, SEVECEN AİLE
Bu aileler de çocuklarına karşı sevecen, ilgili ve düşkündürler.
Çocuğun tüm maddesel ve ruhsal gereksinimlerini karşılarlar. Çocuğun
sağlığı ve öğrenimi için hiçbir özveriden kaçınmazlar.
BASKICI-İTİCİ SEVGİSİZ AİLE
Gence bu ailelerde küçükten beri yeterli sevgi ve sevecenlik
gösterilmemiştir. Aile ortamı gergin, ilişkiler düşmancadır. Bol
eleştiri, azar, aşağılama ve dayak vardır.
SEVGİSİ YETERSİZ, DİSİPLİNLİ GEVŞEK AİLE
Bu aileler çocuğa karşı ilgisiz, ruhsal gereksinimlerine karşı
duyarsızdırlar. Çocuk ayak altında dolaşmadıkça, ağlamadıkça ya da bir
muzırlık yapmadıkça ilgilenmezler.
PARÇALANMIŞ AİLEDE GENÇ
Ölüm veya ayrılık nedeniyle bölünmüş ailelerde büyüyen çocukların
gençlik çağında çok değişik uyum sorunları ortaya çıkabilir. Çocukluğu
babasız geçmiş bir genç erkek, genellikle bir genç kızdan daha çok
sorunlarla karşılaşır.
SEVEN, BENİMSEYEN, DEMOKRATİK AİLE
Çağdaş bir ailedir. Ana-baba arasında saygı vardır. Sorunlar
buyruklarla değil, konuşarak çözümlenir. Evde gerginlik yerine, ılımlı
bir hava vardır.
GELENEKSEL, ATAERKİL AİLE
Geleneksel Türk ailesinde babanın tartışılmaz, salt otoritesi vardır.
Evde ilk ve son sözü söyleyen babadır. Babayla çocuk arasında korkuyla
karışık saygılı bir uzaklık vardır.
Ruhsal Hastalık Kavramı
Ruhsal hastalık, insanın duygu, düşünce ve davranışlarında olağan dışı
sapmaların aykırılıkların bulunmasıdır diye tanımlanabilir.
Ruhsa hastalık belirtileri rahatsız edici, acı verici, kişiyi ve
çevresini mutsuz eden türden belirtilerdir. Kişinin uyumunu bozar,
ilişkilerini sarsar, çalışmasını etkiler.
Nevrozlar
BUNALTI NEVROZU
Bunaltı sürekli olabildiği gibi, yoğun biçimde nöbet nöbet de
gelebilir. Bunaltı nöbeti geçiren bir kimse belirsiz bir korku
içindedir. İçi daralır, sık sık solur, soğuk soğuk terler döker, göğüs
sıkışır, boğazında lokma kalmış gibi bir tıkanma duyar, çarpıntısı
vardır.
Çocuklukta yaşanan bunaltının en önemli nedenlerinden biri ana-babadan
ayrılma, ana-babayı yitirme durumlarıdır.
FOBİK NEVROZ
Saçma, abartılmış ve gerçeğe uymayan korkulara fobi adı verilir.
Korku, benliğin sağlıklı bir tepkisidir. Kişiyi tehlikelere karşı
uyarır ve önlem almasını, korunma yolları aramasını sağlar. Fobik
kişi, benliği tehlikeye sokmayan durum ve nesneler karşısında korkuya
ve paniğe kapılır. Köpekten korkan bir kimse bir yavru köpek yanından
geçse bile, dizinin bağı çözülebilir. dokunmak ya da kucağına almak
ise paniğe kapılabilir.
HİSTERİK NEVROZ
Hasta, hiçbir organik bozukluğu olmadığı halde birden bacaklarının
tutmadığından, ellerini kollarını oynatamadığından yakınır. Sanki
birden felç olmuş gibidir. Ancak sinirlerde ve kaslarda bir bozukluk
yoktur. Gündüz kolunu-bacağını oynatamayan hasta, uykudayken serbestçe
oynatır.
OBSESİF-KOMPULSİF NEVROZ
Kişi, düşüncesinin saçma olduğunu bilir. Ama bunaltı çekmekten kendini
alıkoyamaz. Aklından kovmaya çalışır ama başaramaz. Örneğin, bir anne
yeni doğan çocuğu ile ilgili olarak aklından geçen ‘Ya çocuğumu
boğarsam. Ya elimdeki bıçağı çocuğuma saplarsam’ gibi düşünceden çok
büyük sıkıntı duyar.
DEPRESİF NEVROZ
Depresyon genel bir çöküntü durumudur. Depresyona giren bir kişi
yaşama sevincini yitirir. Sürekli üzgün. kederli, isteksiz ve
yorgundur. Günlük işler ona büyük bir yük gibi gelir. Yaptığı işten
tat almaz. Gülmeyi unutmuş gibidir. Canı konuşmak istemez.
Psikozlar
ŞİZOFRENİ
Şizofreni, genç yaşlarda başlayan düşünce, duygu ve davranışlardaki
ağır bozukluklarla birlikte giden, kişinin ruhsal dengesini ve uyumunu
bozan bir psikozdur. Genellikle ergenlik çağı ile 45 yaş arasında
ortaya çıkar. En yaygın psikoz türüdür. Hastaneye başvuranların %
20’sini oluşturur.
MANİK-DEPRESİF PSİKOZ
Hasta, depresyona girdiği zaman, tam bir çöküntü içinde görünür.
Yemez-içmez, uyumaz; insanlardan kaçar. Bezgin, üzgün ve elemlidir.
Çalışma gücünü yitirmiştir. Hasta, suçluluk duygusu çeker. Öyle ki
hasta ikinci Dünya Savaşı’nın kendi yüzünden çıktığını söyleyecek
kadar gerçekten kopabilir.
Ruhsal Tedavi
Ruhsal tedavi (Psikoterapi) ruhsal bozuklukları konuşma yoluyla
düzeltmeyi ve iyileştirmeyi amaçlayan tedavi biçimidir. En yoğun
tedavi biçimi Psikanaliz’dir. Bu tedavide hasta divana uzanarak değil,
hekimle yüzyüze konuşarak tedavi edilir. Hastanın beklentileriyle
hekimin amaçları çelişiyor, tedavi süreci verimli olmaz. İyi bir
arkadaşla dertleşme, sorunlarını paylaşma ve dayanışma bir ölçüde
ruhsal tedavidir. Hekimin hastasını tanımasından daha önemlisi
hastanın kendi kendini tanımasıdır. Hastanın yardım almaya istekli ve
işbirliğine yatkın olması, ruhsal tedavide ön koşuldur. Hekimlikte
hastanın isteğine karşın tedavi uygulanamaz.
Gençlerle ruhsal tedavi sürdürülürken, ana-babalarla düzenli ya da
belli aralıklarla görüşmeler yapmak gerekir. Genç, ana-babası arasında
kalırsa, tedavinin etkisi olmaz. Örneğin tutucu bir aileden gelen bir
genci, daha bağımsız davranmaya yöneltmek, gençle ana-babanın daha çok
çatışmasına yol açar. Böyle bir durumda tedavi son bulur.