Türkiye Cumhuriyeti, 1923 yılında genç bir devlet olarak kurulduğunda,
600 yılı aşkın ömrü olan bir devletin maddî ve manevî tecrübelerine de
sahip bulunuyordu. Bu devleti yükselten ve yaşatan dinamikleri bildiği
gibi, onu zayıflatan ve çökerten, parçalayan ve yıkan dinamikleri de
iyi biliyordu. Esasen Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve neredeyse ilk 40
yılını yöneten insanlar, Osmanlı eğitim ve devlet sistemi içinde
yetişmişler, bilgi ve yönetim tecrübelerini orada kazanmışlardı.
Bu bilgi ve tecrübelerle, Cumhuriyetin kuruluşundaki temellerde, yeni
devletin parçalanmaması ve yıkılmaması, çağdaş hayata ayak uydurması,
diğer devletlerle mücâdele ederek yaşayabilmesi, insanlarını barış ve
refah içinde ve tam demokratik bir şekilde kaynaştırabilmesi için
neler yapılması gerektiği çok düşünülmüştür. Bu düşüncelerin pratik
hayata geçirilmesinde de -özellikle Atatürk döneminde- Türkiye Büyük
Millet Meclisi’nde, fikrî ve sosyal hayat alanında önemli mücâdeleler
verilmiştir.
Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri aslında çok sağlam
atılmıştır. Yapılacak siyasal tartışmalarda, bu temelleri yıkmak
değil, ancak daha sağlamlaştırmak esas alınmalıdır. Bugün, gerek
geçmişe nostaljik bir bağlılıktan dolayı olsun gerekse Cumhuriyet
sisteminin kendini sağlama almak için yaptığı propagandada dozun iyi
ayarlanmamasından kaynaklansın, Cumhuriyet sisteminin “doğru” veya
“çağdaş” olmadığı şeklindeki eleştiriler ve onun yerine en azından
demokratikliği ve dolayısıyla “cumhuriyet” olma özelliği olmayan
yönetim önerilerine karşı halkı bilinçlendirmek gerekir. Çünkü yönetim
uzun süre “Cumhuriyetin temel kurumları” arasındaki yargı veya silahlı
kuvvetlerle korunamaz. Demokratik sivil yönetimin mutlaka halk
tarafından benimsenmesi ve onun tarafından korunması gerekir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin 75 yıllık geçmişinde eğitim çalışmalarını
değerlendirdiğimizde şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır.
Devletin Genel Felsefesi ve Amaçları Bakımından:
Türkiye Cumhuriyeti devletinin genel felsefesi ve amaçları yönünden
geçmişi değerlendirecek olursak;
a) “Cumhuriyet” eğitimi insanlara başarılı bir şekilde verilmiştir. Şu
anda ülkenin yönetim biçiminin cumhuriyet dışı bir egemenlik sistemine
geçmesi mümkün değildir. Gerçi bugün çok değişik yönetim biçimleri,
kendilerinin “cumhuriyet” olduğunu savunmaktadır. Ancak Türkiye
Cumhuriyeti’nin böyle bir ikilemi yoktur ve kendi halkının çok partili
demokratik seçimlerde ortaya çıkan siyasî iradesine uyan bir
demokratik cumhuriyet olarak devam etmektedir.
b) Demokrasi eğitimi: Türkiye Cumhuriyeti, başlangıçta elbette çok
partili bir demokrasi olarak kurulmamıştı; ama çok partili bir
sistemden geliyordu ve ilerde çok partili sisteme geçeceğine dair
sürekli sinyaller veriyordu. Arada, o zaman Avrupa’da da yaygın olan
tek parti yönetiminde ısrar edildi ve 2. Dünya Savaşı sonrası
gelişmeleri içinde çok partili demokrasiye geçildi.
Çok partili demokrasi başlangıçtan itibaren sıkıntılı götürüldü.
Önceleri, eskinin temel partisi ve silâhlı kuvvetler, daha sonra da
silâhlı kuvvetler başta olmak üzere bazı yüksek devlet organları, çok
partili rejim içindeki bazı güçlerin Cumhuriyetin temellerini
yıkabileceği endişesi ile, değişik tip ve yoğunlukta sürekli
müdahalelerde bulundular. Devletin temel ilke ve prensiplerini
demokratik yollardan savunan “sivil” güçlerin yetersiz olmasından
kaynaklanan bu durum, şu anda Türk demokrasisinin ana
sorunlarındandır.
Cumhuriyet, çok partili demokrasi eğitiminde başarılı oldu mu? Bu,
okul programlarında verilen derslerden ziyade, sosyal-siyasal
hayattaki pratiklerle verilecek bir eğitimdir. Demokrasiye ve devletin
kuruluş felsefesine karşı olmadan her fikir, inanç ve çıkar grubunun
örgütlenerek demokratik kurallar içinde ülkenin geleceği için
fikirlerini açıklaması ortamı tam olarak oluşturulamamıştır. Birçok
“demokratik” örgüt ya Devleti yıkmayı, parçalamayı ya da demokratik
yapısını değiştirmeyi amaçlamaktadır. Bu da Devletin üst düzey
koruyucu sistemleri tarafından sisteme sık sık uyarı ve müdahaleler
yapılmasına neden olmaktadır.
Belli periyodlarla yapılan bu tür uyarılar sistemin yürütülmesinde çok
hoş görülmemesine karşın, demokratik seçimler yoluyla iktidara gelen
bazı güçlerin, kendilerinin zaten en ideal yönetim biçimi oldukları
gerekçesiyle -örneğin partiye kayıtlı üye defterlerine dayanarak-
seçimleri yaptırmaması veya seçim sisteminin adil bir şekilde
yürütülmesini engellemesi olaylarına yakın tarihte dünyanın birçok
yerinde rastlanmaktadır. Türkiye’de de demokratik sistem içinde onun
nimetlerinden faydalanan, ama özde demokrasiye inanmayan birtakım
örgütler vardır. Her demokrasi içinde var olabilecek bu tür
paradokslardan, gene demokratik sistemi fazla bozmadan ve rahatsız
etmeden kurtulma yolları bulunmalıdır. Bunun için de Türkiye’de gerek
parlamentoda gerekse parlamento dışındaki demokratik güçler, silahlı
kuvvetlere ve “anayasal kurumlara” çok fazla iş düşmeden kendi
mücâdelelerini kendileri yapmalıdırlar.
c) Laiklik: Türkiye Cumhuriyeti başlangıçtan beri devletin “laik”
olduğunu vurgulamış ve bunu devletin değiştirilemez temel özelliği
olarak kabul etmiştir. Aslında devletin laik yapısı, Türk devlet
geleneğinde eskiden beri var olan bir özelliktir. Türk devletleri
içinde değişik dinler ve dinler içindeki alt gruplar, devleti ve
merkezî yönetimi yıkmayı amaçlamadıkça kendi dinî inançlarını
istedikleri gibi yaşamışlar, ekonomik ve eğitsel düzenlerini
kurmuşlardır. Türkiye Cumhuriyeti’nde de bu gelenek sürdürülmektedir.
Türkiye’de din özellikle 19 ve 20. yüzyıllarda iç ve dış politikanın
bir dinamiği haline gelmiştir. Osmanlıyı ve diğer müslüman ülkeleri
kullnmak isteyen Batılı güçler, “hilafet” ve “cihad” gibi kavramları
kendi ince çıkarları noktasında ustaca kullanmışlar ve kullanmaya da
devam etmektedirler. Osmanlı Devleti bu kavramları kendi iradesiyle ve
kendi çıkarları doğrultusunda kullanamamıştır. Türkiye Cumhuriyeti de
yönetim sisteminin içine dini almamış ve laik bir yapıyı
benimsemiştir. Bu belki, Osmanlının uzun ömrü boyunca başaramadığı,
alevî vatandaşları da sisteme tam yetkili olarak katmayı amaçlayan bir
demkratik düzen olarak tasarlanmıştı. Vatandaşların bütünlüğünü
sağlamada büyük ölçüde de başarılı olmuş olan bu sistem, her durumda
sağlıklı olarak sürdürülmeye çalışılmalıdır.
Ancak şu anda Türkiye’nin en sıcak tartışma konularından birisi,
laikliktir. Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan itibaren dinî eğitimden
yavaş yavaş sıyrılmaya çalışmış ve bu hedefine de ulaşmıştır*. Ancak
2. Dünya Savaşı sonrası gelişmeleri içinde dinî eğitim tekrar başlamış
ve şu anda kontrolü zor noktalara gelmiştir.
Buradaki politikada bazı hatalar yapılmış olduğu görülmektedir. Dinî
eğitim ya kontrollü olarak vatandaşa veya toplumlara (cemaat)
bırakılacak ya da devlet tarafından her vatandaşın inançlarına uygun
olarak verilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, vatandaşlarının dinî
eğitimine karışmamış, ancak bunu onların hür iradelerine de
bırakmamıştır. Sağlıklı bir din eğitiminin olmadığı ortamda bir
taraftan bir çok ateist veya dine soğuk bakan genç yetişirken, diğer
taraftan yeraltı eğitimi ile yetişen bir çok dinî grup devlete
acımasız eleştiriler yapmaya ve devletin yapısını değiştireceklerini
açıkça söylemeye başlamışlardır. Bu büyük ölçüde, Cumhuriyet döneminde
sağlıklı bir din eğitimi yapılmamasından kaynaklanmaktadır.
Bu noktada Türkiye’de, Osmanlı Devletini parçalayıp dağıtan farklı
insan yetiştirme modelleri (mektepli, medreseli, azınlık ve yabancı
okul mezunu) gibi, birbirinden oldukça farklı düşünen, birbirleri ile
ilerde anlaşması daha zor olan insan grupları ortaya çıkmaktadır.
Öğretimin birliği (“tevhid-i tedrisat”) bozulunca, ülke insanlarının
birliği de bozulur.
Türkiye şu anda din eğitimi sorununu hâlâ çözümleyememiştir. Bütün
dünya toplumlarının “bilgi toplumu” olmaya yöneldiği ve kitle iletişim
araçlarının bu kadar arttığı çağımızda, insanların dinî, siyasî,
sosyal, ekonomik v.s. bilgiye ulaşmaları engellenemez. Devlet,
Türkiye’de dinî bilgiye erişmeyi engelleme yerine, onu kendi kuracağı
(veya mevcut) sistemler içinde, dozunu kaçırmadan ve temiz olarak
halka sunma yolları aramalıdır.
d) Milliyetçilik: Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı devletindeki üç ana
akımın Batıcılar ve Milliyetçiler kanadı ile kurulmuş, İslâmcı kanat
daha ilk dönemlerde tasfiye edilmiştir.
Atatürk, kendisini “teba” ve “kul” olarak gören ve son yüzyılların
uzun savaşları içinde iyice yılgınlaşan halktan onurlu bir millet
yaratmak için uzun bir çaba harcamıştır. Daha baştan itibaren onlara
Devletin gerçek sahibi olduklarını hissettirmeye (“Hakimiyet kayıtsız
şartsız milletindir”), seçme ve seçilme hakkı vermeye, “Türk milleti
çalışkandır. Türk milleti zekidir.”, “Türk övün, çalış, güven” gibi
sözlerle onları gayrete getirmeye, bayramları çocuklara ve gençlere
hediye ederek topyekün dinamik bir millet meydana getirmeye
çalışıyordu. Bundan sonraki kalkınma çalışmalarının ve savaşların
topyekün millet tarafından yapılacağını çok iyi görmüştü.
Ancak Osmanlının son döneminde ortaya atılan “cihad” yoluyla tür
müslümanların bir hedefe yönlendirilmesi veya “Turancılık” ile tüm
Türkleri birleştiren bir devlet(ler) sistemi kurulması çalışmalarının
realiteden ne kadar uzak, gerek müslümanlara gerekse Türklere na kadar
zarar verdiğini de görüyordu. Bu nedenle bir sınır (“misak-ı millî”de
olduğu gibi) çizmesi gerektiği kanaatine vardı ve bu sınırlar içindeki
insanlardan dinamik, çağdaş bir Türk milleti meydana getirmeyi
amaçladı. Türklük, yeni devletin ana vasfı idi ve Türk olmayanların
da, Devletin politikasına uyarak “Türküm” demelerini bekliyordu.
Milliyetçilik, Türk devletinin daha sonraki dönemlerinde de ana
politik güçlerden biri olmaya devam etti. Ama sık sık Atatürk’ün
amaçladığı milliyetçilik duygusundan sapıldığı, bazen Turancı hisleri,
bazen manevî hisleri hattâ bazen sosyalist ve ayrılıkçı hisleri çok
fazla olan milliyetçi akımların ortaya çıktığı görüldü. Türkiye
Cumhuriyeti, Devletin milliyetçilik anlayışını “Atatürk
milliyetçiliği” adıyla bunlardan ayırmaya çalıştı ama yaygınlaştırmada
ne kadar başarılı olduğu tartışmalıdır.
Sayısal Amaçlara Ulaşma Yönünden
Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçtan beri ülke insanlarına eğitim
hizmeti götürmesini, sayısal açıdan ve eğitim kademelerine göre kısaca
gözden geçirelim.
Okul Öncesi Eğitim: Okul öncesi eğitim önceleri sanayileşme ve büyük
ailenin dağılması sonucu bir zorunluluk gibi ortaya çıkmasına
karşılık, daha sonraları çocukların okula ve çağdaş hayata
hazırlanmaları için pedagojik bir ihtiyaç olarak ortaya çıktı ve
1990’lara doğru Avrupa ülkelerinde çağ nüfusunun %50’den fazlasını
(bazı ülkelerde %90’ını) kapsamaya başladı. Bizde, bu alanda önemli
gelişmeler var gibi gösterilmesine rağmen, hâlâ çağ nüfusunun ancak
%9’nun bu imkândan yararlanması, aslında hızlı bir gelişme olmadığını
gösteriyor. Bu alanda öğretmen yetiştirme, son zamanlarda ciddî ve
yoğun olarak başlanan bir iştir. Artık okul öncesi eğitim öğretmenleri
Eğitim Fakültelerinde 4 yıllık bir lisans eğitiminden mezun olacaklar
ve bu alandaki bilime uygun gerçek gelişmeler ancak bundan sonra
sağlanabilecektir.
İlköğretim: Osmanlı Devleti’nin son ve Cumhuriyetin ilk yılları büyük
bir ilköğretim ve ilkokul öğretmeni yetiştirme faaliyetleri ile
geçmiştir. Cumhuriyetin ikinci 10 yılında, rejimin halka anlatılması
ve benimsetilmesi, aydınların halka yaklaştırılması, devlet-halk
bütünleşmesinin sağlanması için kurulan Halkevleri ve köycülük
çalışmaları içinden çıkan Köy Enstitüleri, ve daha sonra bu temel
üzerinde sürdürülen ilköğretmen okulu çalışmaları ile ilköğretimin tüm
yurt sathına ve halka yaygınlaştırılması çalışmaları başarıya
ulaşmıştır.
1928 yılında yapılan ve Cumhuriyetin daha sonraki zamanları etkileyen
en köklü hareketi olan yeni Türk harflerinin kabulü ile bu harflerin
öğretilmesi için kurulan Millet Mektepleri de, okuma-yazma ve temel
bilgilerin halka yaygınlaştırılmasında dikkatle ve önemle
değerlendirilmesi gereken örnek hareketlerdir.
İlköğretim alanında çağdaş dünya artık çağ nüfusunun okullaştırılması
sorununu çözmüştür. Bizde ise, bir zamanlar ulaşılan %95’leri geçen
bir gelişmeden, son zamanlarda yurdun bazı bölgelerindeki bölücü terör
hareketleri yüzünden -öyle tahmin ediyorum ki- %90’lık düzeylere geri
düşülmüştür. Bu tür terör hareketleri, eğitimin kalitesini de büyük
ölçüde düşürmektedir.
Cumhuriyet, kuruluşundan beri ısrarla izlediği zorunlu eğitimin
genişletilmesi amacına, temel ilköğretimi 8 yıla çıkararak, ancak son
yıllarda ulaşabilmiştir. Bu öğretim kademesinin daha alt kademelere
bölünmeden, Cumhuriyetin ve çağdaş hayatın gereklerine uygun temel
eğitimi vermesini sağlamak gerekir.
Tarımsal faaliyetlerin giderek makineleşme ile yapılması sonucu,
kırsal kesimdeki nüfus kent merkezlerine akmaya başlamış; bunun
sonucunda da kırsal yerleşim yerlerinde değil ortaöğretim gibi çok
öğretmenli eğitim kurumlarını, hattâ ilkokullar bile öğrencisizlikten
kapanmaya başlamıştır. Her yıl binlerce kırsal yerleşim yerindeki
ilkokul kapanmaya, bunun yerine “taşımalı öğretim” denilen sistemle
Yatılı İlköğretim Bölge Okulları (YİBO) ve Pansiyonlu İlköğretim
Okulları (PİO) geliştirilmeye çalışılmaktadır. Burada ortaya çıkan
bazı problemler, belli bölge ve merkezlere çok büyük “okul merkezleri”
kurularak giderilebilir.
Ortaöğretim: Yakın zamana kadar ortaokullarda %70’e, liselerde ise
%55’e varan bir okullaşma sağlanmıştır. Ancak bu oranlar, çağdaş dünya
ülkeleri ile karşılaştırıldığında çok düşük görülmektedir. Buralarda
%90’lara varan hedeflere kısa sürede ulaşılmaya çalışılmalıdır.
Ortaokullar, ilköğretim okulları içinde ilkokullarla bütünleştirilmeye
çalışılmaktadır. Bu alanın kendine özgü alan öğretmenlerinin (Türkçe,
Matematik, Fen ve Sosyal Bilgiler alanında) de yetiştirilmesi ile,
ilerde öğretim kalitesinin yükseleceği beklenmektedir.
Lise düzeyinde ise Türkiye’de tam bir kargaşa yaşanmaktadır. “Genel
lise”lerin yanına -gene “genel” olduğunu iddia eden Anadolu liseleri,
süper liseler, fen liseleri, yabancı dil ağırlıklı liseler, öğretmen
liseleri, güzel sanat liseleri, akşam liseleri, özel liseler vs.
katılmaktadır. Böyle bir karmaşa meslekî ve teknik liseler alanında da
devam etmekte; teknik liseler, Anadolu teknik liseleri, Anadolu meslek
liseleri, endüstri meslek liseleri, imam-hatip liseleri, ticaret
liseleri, sekreterlik, otelcilik ve turizm, iletişim, aşçılık vs.
liselerin yanında birçok da “çok programlı lise” bulunmaktadır.
(Burada, öğretmen liselerinin neden meslekî liseler arasına alınmadığı
dikkat çekmektedir).
Bütün dünyada meslek eğitimi artık yükseköğretim kademesine
bırakılmaktadır. Liseler, gençleri çağdaş hayata hazırlayacak temel
bilimlerin ortak ve sağlam olarak verildiği kurumlar olması gerekir.
Bu düzeydeki meslek okulları, yükseköğretime devam edemeyecek
seviyedeki gençlere meslek kazandırmaya çalışmalıdır. Yüksek öğretime
devam edebilecek olanlar, lise düzeyinde ortak bir fen ve sosyal
bilimler eğitimi görmeli, ayrıca gidecekleri yükseköğretim kurumlarına
göre alacakları seçmeli derslerde bir farklılaşmaya gitmelidirler.
Bugünkü meslek liselerinin bir çoğu, o mesleklere eleman
yetiştirmemekte, sadece genel lise işlevini görmektedir.
Yükseköğretim: Türkiye Cumhuriyeti yükseköğretim alanında oldukça
yavaş seyreden bir gelişimden sonra, son zamanlarda arka arkaya
hamleler yapmaktadır. Gerçi yükseköğretim alanındaki okullaşma oranı
gelişmekte olan ülkelere göre çok geridedir, ama gelişmeler ümit
vericidir.
Yükseköğretimdeki ilk problem, girişte yaşanmaktadır. Liselerde
okullaşma oranı çok yüksek olmamasına rağmen, üniversite kapılarında
her zaman kapasitenin çok çok üzerinde aday birikmekte, bunlardan
kimlerin hangi programlara kayıt olacağı da büyük sorun olmaktadır.
Şimdiye kadar sürdürülen üniversiteye giriş sisteminde bu yıl önemli
değişiklikler yapılmış, öğrencinin lisede okuduğu alan ve lise
başarısı yerleştirmeyi önemli ölçüde etkiler hale gelmiştir.
Türkiye’nin son 30 yılına damgasını vuran “özel dershaneler” sistemini
önemli ölçüde sarsan bu uygulamanın başarılı olabilmesi için lise
öğretiminin ve değerlendirme sisteminin çok ciddi olması ve burada
alınan bazı seçmeli derslere -öğrencinin girmek istediği kuruma göre-
özel puanların verilmesi gerekmektedir.
Yükseköğretim, kendi içinde önlisans (meslek yüksek okulları), lisans
(fakülteler) ve yüksek lisans (enstitüler) olmak üzere üç ana gruba
ayrılmaktadır. Burada meslek yüksekokullarının açılmasında bazı
kasabaların ihtiyaçlarının karşılanması yerine üretim sektörlerinin
ihtiyaçları göz önüne alınmalıdır. Fakülteler akademik öğretim kadar,
gençlere bir meslek kazandırmaya da yönelik olmalıdır. Yüksek lisans
ve doktora düzeyinde de, alınan önlemlerde (doktoraların belli
merkezlerde yaptırılması) çok aşırı olmamalıdır. Burada belki hukukî
olarak her üniversitenin belli asgari şartları yerine getiren
birimlerine doktora hakkı vermek, ama doktora sınavlarını -doçentlikte
olduğu gibi- Üniversitelerarası Kurul’un belirleyeceği jürilere
yaptırmak gibi daha adil ve rasyonel çözümler geliştirilebilir.
Öğretmen yetiştirme: Öğretmen yetiştirme alanında en az Batı ülkeleri
kadar zengin bir deneyime sahip olan Türkiye, son zamanlarda yaptığı
(ve elbette yapılması gereken) öğretmen yetiştirme sistem
değişikliklerinde, kendi öz tecrübelerinden ziyade Batıdan bazı
modelleri alıp deneme yolunu seçmiştir.
Şu anda bilgisayara dayalı eğitim teknolojilerinin ve televizyon
sistemlerinin gelişmesiyle, bütün dünyada eğitim sisteminde ve buna
uygun öğretmen yetiştirmede yeni arayışlar devam etmektedir.
Zaman içinde bu alanda kendi özgün yapımıza ulaşacağımızı ümit
ediyorum. Türkiye, kendi gelişmesine ve ihtiyaçlarına en uygun ve
rasyonel öğretmen yetiştirme modelini kurmak zorundadır. Şu anda yeni
yapılanmaya göre okul öncesi eğitim öğretmenliği, sınıf öğretmenliği,
ortaokul alan öğretmenlikleri, lise alan öğretmenlikleri, resim,
müzik, beden eğitimi ve yabancı dil öğretmenlikleri alanında yeni bir
sistemin uygulanmasına başlanacaktır. Burada ortaya çıkan
aksaklıkların düzeltilmesi ile, oldukça sağlam ve çağdaş bir sisteme
kavuşulacağı beklenmektedir. Amerika’dan kopye edilerek kurulan
“Öğretmen Yetiştirme Millî Komitesi”nin de gerek öğretmen standardını
belirlemede gerekse bu standartlara uygun eleman yetiştirmede yararlı
olacağını ümit ediyorum.
Diğer alanlarda: Türkiye özel eğitim alması gereken çocuklarına hâlâ
yeterli ve çağdaş eğitim olanakları sunamamaktadır. Özel eğitim
kurumlarının sayısı da oldukça yetersizdir. Bir taraftan belli özür
gruplarına giren öğrenciler tespit edilerek bunların hepsine uygun
özel eğitim kurumları açılmalı, bir taraftan da bu okullarda görev
alacak öğretmenler özel olarak yetiştirilmelidir. Bütün dünyada olduğu
gibi, bizim yeni eğitim fakülteleri yapılanmasında da özel eğitim
öğretmenliklerine özel bir önem verilmiştir.
Türkiye, 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarında Osmanlı
Devleti’ni yıkıp dağıtan yabancı ve azınlık özel okullarının acı
tecrübesiyle, özel okullara hep soğuk bakmaktadır. Bugünkü özel
okulların büyük çoğunluğu da gene bazı dinî cemaatlara bağlı
vakıfların kurduğu özel okullardır. Sağlam bir denetim sistemi kurarak
özel kişi ve kuruluşlarının eğitim sistemine katkıda bulunmaları
sağlanmalıdır. Bu, özellikle yükseköğretim alanında sağlanmalıdır.
Genel Değerlendirme:
Yapısal sorunlar: Türk eğitim sistemi teknolojide, sosyal ve ekonomik
hayattaki hızlı değişikliklere uygun olarak eğitim sisteminde yapısal
değişikliklere biraz gecikerek gitmektedir.
Zorunlu temel ilköğretimin 8 yıla çıkarılması, Kur’ân Kursları ve
İmam-Hatip ortaokulları yüzünden oldukça gecikmiş ve geçiş sancılı
olmuştur. 8 yıllık “temel” eğitimin hiçbir taviz verilmeden ve temelde
çatlağa izin verilmeden yerleştirilmesi gerekmektedir.
Lise sisteminde “meslek lisesi” gibi görünüp de genel lise özelliği
taşıyan (öğretmen, imam-hatip gibi) bazı kurumlar bulunmaktadır. Lise
düzeyinde, şans ve fırsat eşitliğini de bozmadan, gençlere çok sağlam
bir fen, sosyal ve güzel sanatlar eğitimi verilmeli; bunun için de
ders seçme imkânının çok olduğu genel liseler sistemini
yerleştirmelidir. Meslek liseleri ya çok üstün yeteneklerin özel
olarak eğitildiği ya da yükseköğretime devam edemeyeceklere pratik
meslek kazandırılan kurumlar olarak geliştirilmelidir.
Yükseköğretimde meslek yüksekokulları ekonomik sistem içinde tam
yerine oturmamış, açık öğretim neredeyse örgün bir eğitim kurumu
haline getirilmiş, “üniversite” kurma hâlâ temel fakülteler ve belli
sayıda fakülte gibi sınırlamalarla yürütülmektedir. Meslek
yüksekokullarının kuruluş şartları kesin olarak belirlenmeli, açık
öğretim çağdaş teknolojik gelişmelere göre yöntem ve alan olarak
yeniden örgütlenmeli, üniversite kuruluşunda da -Japonya’da olduğu
gibi- esnek olmalı, gerektiğinde tek fakülte ile üniversite
kurulabilmelidir (Tıp Üniversitesi, Kadın Üniversitesi, Öğretmen
Üniversitesi gibi). Bununla beraber, eğitim sisteminin yapısal
alandaki reform çalışmaları çok umut vericidir.
Şans ve fırsat eşitliği: Türkiye Cumhuriyeti, demokratik bir devlettir
ve demokratik toplumlarda devletin esas görevi, vatandaşlarına
eğitimde şans ve fırsat eşitliğini sağlamaktır. Bir eğitim tarihçisi
olarak gözlediğimiz ve araştırdığımız kadarıyla, Cumhuriyetin
kuruluşundan beri eğitimde şans ve fırsat eşitliği giderek
bozulmaktadır. Atatürk döneminde Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri
ve Sovyetler Birliği gibi demokratik, sade, ortaçağdan ve
kapitalizmden kalma sosyal sınıfların fazla etki etmediği bir eğitim
sistemi kurmuş iken; şimdi ailenin mensup olduğu sosyal sınıfın eğitim
kurumlarına girişi alabildiğine etkilediği bir sisteme kaymaktadır.
Ekonomik güç ve eğitimde yabancı dilin önem kazanması, zengin
çocukları ile fakir çocuklar arasında eşit yarışma ortamını
kaldırmaktadır. Gerek lise düzeyindeki çeşitlenmede (Anadolu Lisesi,
Süper Lise, yabancı dille eğitim yapan lise vs. gibi), gerekse
yükseköğretime geçişte şans ve fırsat eşitliği giderek kaybolmaktadır.
Genel bilim ve insan politikası bakımından Türk eğitimi dinî ve
ideolojik bir kıskaç altındadır. Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit
ilimdir” demesine rağmen, okullarımızda bir taraftan devletin
ideolojik görüşü olarak “Atatürkçülük”ün veriliş biçimi, diğer
taraftan değişik dinî cemaatlerin, sağ ve sol ideolojilerin ve hattâ
bölücü görüşlerinin propagandası; gençlerin bilimsel, sağlıklı ve
soğukkanlı düşünmelerini, olaylara analizci ve eleştirel bakmalarını,
gelecekte barış içinde birlikte yaşamalarını engellemektedir. Dünyanın
genelinde üniversitelerde sakin bir bilimsel eğitim yapılırken, bizde
ideolojik yaklaşımların ve çatışmaların devam ettiği görülmektedir.
Yukarıda sayılan değişik siyasî içerikli grupların propaganda amaçlı
eğitimleri yüzünden bilimsel eğitim ikinci plânda kalmaktadır.
Türkiye, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” gençliğini yetiştirmede
bir takım sorunlarla karşı karşıyadır. Gençlik, maddî olarak da manevî
olarak da hür değildir. Manevî hürriyet, bir çok insan için maddî
hürriyete bağlıdır. Oysa bugün aileler ve devlet, gençliğini özellikle
orta ve yükseköğretim sıralarında yeterince destekleyememekte,
örgütlerin ve cemaatlerin eline bırakmaktadır. Gençler hür
düşünememekte, hele düşündüklerini hiç söyleyememektedir. Çocuklara ve
gençlere söz hakkı vermeme, konuşanların çeşitli şekillerde
susturulması ailede başlamakta ve okul eğitiminin ilk safhalarında
tamamlanmaktadır. Konuşmayan ve yazmayan insanlar, bir süre sonra
okumamaya ve düşünmemeye başlamaktadırlar. Yetişkin olduklarında da,
kafalarında bir takım ölü ezber bilgilerden başka bir şey
olmamaktadır.
Günümüzde gençlerin kafalarındaki bilgi ve ellerindeki hüner kadar
gönüllerindeki sevgi ve davranışlarındaki vaziyet alışlar da
önemlidir. Eğitim sistemimiz gençlere realist temeller üzerinde
sağlıklı bir idealizm aşılamalıdır. Bu, Atatürk ilke ve inkılâpları
üzerinde, Cumhuriyetin başından bugüne kadar geçen zaman içindeki
tecrübelerimizi de değerlendirerek ayarlayacağımız bir idealizm
olmalıdır. Buna göre; Türkiye Cumhuriyeti, eğitimin her kademesinde
bilimsel düşünce ve bilgilere uygun, demokratik, insan haklarına
saygılı, çevre sorunlarına duyarlı, yurdunu, milletini ve devletini
seven ve yüceltmeye çalışan bir gençlik yetiştirmelidir.