Max Weber’in “Sosyoloji Yazıları”adlı eserinden hazırlanan bu
çalışmada Bilim ve Siyaset, Meslek olarak siyaset konusunu
tartışacağım.
Weber’in kısaca yaşadığı döneme dönersek; Alman iktisatçısı, tarihçisi
ve sosyoloğu Weber 21 Nisan 1864’te Erfurt, Thuringia’de doğdu.
Freiburg ve Heidelberg üniversitelerinde dersler vermiştir. Görüşleri
üzerinde Alman felsefesinin ve Alman Tarihçi Okulunun tesirleri
vardır. Düşünce sisteminde Kant ve Hegel gibi filozofların yanı sıra,
W. Dilthey’in de izlenir bulunur. M. Weber’in düşünce sistemi ve
sosyoloji anlayışından K. Marx’ın felsefi ve siyasi görüşlerine karşı
giriştiği tartışmanın da çok yönlü tesirleri vardır.
Weber’in sosyolojisinde sosyal davranış ön plandadır. Ona göre,
sosyoloji, sosyal davranış ve hareketleri sebep – sonuç ilişkileri
açısından açıklamaya çalışır. Sosyal davranış, tarihi bulguları
kullanma yolu ile zihni olarak kurulan ideal tipler aracılığı ile
incelenmelidir. Weber, ideal tipte sapmalar üzerinde durur. Protestan
ahlakı, meşru otorite tipleri, bürokrasi tanımı ideal tip
kavramlaştırılmaları üzerinde durmaktadır. Weber, sanayi
kapitalizminin neden sadece Batı Avrupa’da doğuşunun cevabını verir.
Sosyal hayattan fert ve sosyal grupların inanç, değer ve zihniyet
dünyaları baş rolü oynamaktadır.
M. Weber’e göre, sınıf kavramını da sadece iktisadi ölçüler içinde
düşünmek eksiktir. Onu statü kavramı, yaşama tarzı ve davranış kodu
açısından ele almak gerekir.
Önemli eserleri şunlardır; Protestan ahlakı ve Kapitalizmin ruhu,
İktisat ve Toplum, Din sosyolojisi, Hinduizm ve Budizm.
Meslek Olarak Siyaset Siyaset Nedir?
Sosyolojik bağlamda devlet fiziksel güç ve şiddet kullanıma sahip
otoritedir. Burada şiddet kullanımı devlete özgü bir araçtır. Devlet,
belli bir arazi içinde, fiziksel şiddetin meşru kullanımını tekelinde
bulunduran insan topluluğudur. Fiziksel şiddet kullanma hakkı başka
kurumlara devletin izin verdiği ölçüde tanınmaktadır. Devlet, şiddet
kullanma hakkının tek kaynağı kabul edilir. Böylece siyasetin anlamı;
devletler arasında ya da devlet içindeki gruplar arasında gücü
paylaşmaya ya da gücün dağılımını etkilemeye çalışmak olarak
belirtilir.
Tarihte devlet “insanın insana egemenliği” ilişkisidir – meşru şiddet
araçlarıyla desteklenen bir ilişkidir. İlke olarak, egemenliğin üç
içsel gerekçesi ve dolayısıyla temel meşrulaştırması vardır:
Birincisi, “Ezeli geçmişin” otoritesi, yani hatırlanmayacak kadar eski
uyma ve kabul etme alışkanlıklarının kutsallaştırdığı göreneklerdir.
Bu, patriyarkın ve patrimanyal prensin sahip olduğu “geleneksel”
otoritedir.
İkincisi, olağan üstü ve tanrı vergisi kişiliğin (karizma) otoritesi
peygamberlerin otoritesi, siyasi parti liderlerinin otoritesi bu
şekildedir.
Siyasal egemenliğe sahip güçler, egemenliklerini nasıl sürdürürler?
? Örgütlü egemenlik sürekli yönetim gerektirir. İnsanların
davranışlarının meşru gücün sahibi olduklarını iddia eden efendilere
(yasalarla) itaat için şartlandırılmasını gerektirir.
? Bu itaat gereği yüzündendir ki, örgütlü egemenlik fiziksel şiddetin
kullanımı için gerekli maddi araçların denetimini gerektirir. Kişisel
yönetici kadro ile yönetimin maddi araç ve gereçlerinin de denetimini
gerektirir.
? Maddi ödül ve toplumsal onur sağlamak. (Devlet memurlarının maaşları
gibi...)
Çağdaş devletin gelişimi her yerde prensler tarafından başlatılmıştır.
Prensler yanlarında yer alan ve yürütme gücünün özerk ve “özel” sahibi
olanlarla yönetim, savaş, maliye araçları ve politik olarak
kullanılabilir. Her türlü mal üzerinde bağımsız mülkiyet sahibi
olanların bu varlıklarına el koyulmasına yol açmışlardır.
Çağdaş devlet, egemenliği örgütleyen zorunlu bir birliktir. Belli bir
arazi içindeki egemenliğin aracı olarak fiziksel gücün kullanımını
tekeline alma arayışında başarılı olmuştur. Devlet, örgütlenmenin
maddi araçlarını bu amaçla önderlerinin elinde toplamış ve bu araçları
daha önce kendi mülkleri olarak denetleyen tüm özerk yetkililerin
elinden almıştır.
Ekonomik uğraşlar gibi politika da, kişinin yan faaliyeti de olabilir,
mesleği de olabilir. İnsan, siyasal yapılar içindeki ya da arasındaki
güç dağılımını etkileyebilmek için geçici bir politikacı olarak
politikaya karışabilir.
Oy verdiğimiz ya da “siyasal” bir mitingde alkış tutmak, protestoda
bulunmak ya da siyasi bir konuşma yapmak ve benzeri gibi niyetler
ifade ettiğimiz zaman hepimiz “geçici politikacılarız.”
İnsanın politikayı meslek edilmesinin iki yolu vardır. İnsan ya
politika için yaşar ya da politika sayesinde yaşar. Politika için
yaşayan kişi, içsel olarak, politikayı yaşam biçimi haline getirir.
Politikayı kendine sürekli bir geçim kaynağı yapmaya çalışan kişi
meslek olarak siyaset sayesinde yaşar. Bunu yapmayan siyaset için
yaşar. Olağan koşullarda, politikacı siyasetin kendine sağlayabileceği
gelire muhtaç olmamalıdır. Bu da en yalın ifadeyle politikacının
varlıklı olması ya da kendisine yeterli gelir sağlayabilen bir
toplumsal konuma sahip bulunması demektir.
Profesyonel politikacının ekonomik yönden vazgeçilebilir olması
gerekir, yani gelirinin, yeteneklerini ve düşüncelerini sürekli olarak
tümüyle ya da hiç değilse büyük ölçüde ekonomik kazanç çabasının
emrine vermiş olması olgusuna bağlı bulunmaması gerekir.
Siyaset ya fahri olarak ve çoklukla kullanılan ifadeyle bağımsız, yani
varlıklı insanlar, özellikle rantiyeler tarafından yürütülür. Ya da
siyasal önderlik mülksüz insanlara da açık tutulur ki o zaman bunların
ödüllendirilmesi gerekir.
Siyasetin, iktidar mücadelesi ve bu mücadelenin çağdaş parti yaşamında
gerektirdiği yöntemler konusunda eğitimi şart koşan bir örgüte
dönüşmesi, kamu görevlilerinin iki kategoriye ayrılmasını sonucunu
doğurmuştur. Katı biçimde olmasa da açık seçik birbirinden ayrılan bu
kategoriler bir yanda “yönetsel görevliler” öbür yanda “siyasal
görevlilerdir.” Siyasal görevliler, sözcüğün gerçek anlamında her
zaman için yeri değiştirilebilir. İşten çıkarılabilir ya da en azından
geçici olarak görevden alınabilir olmalarıyla tanımlanırlar.
Bugün politika sözlü ya da yazılı olarak önemli ölçüde açıkta
yürütülmektedir. Sözlerin etkisini tartmak avukatın kapsamına
girmektedir ve devlet memurunun görev alanıyla hiçbir ilgisi yoktur.
Memur ne demogogdur, ne de amacı budur. Gerçek memurun asıl işi
politikaya karışmasına engeldir. Memurun birinci görevi, kendini
yansız yönetime vermektir. Bu siyasal yöneticiler denilen görevliler
içinde geçerlidir. Devlet çıkarları yani egemen düzenin yaşamsal
çıkarları söz konusu olmadıkça, görevini ön yargısız yürütecektir.
Dolayısıyla politikacının her an yapması gereken şeyden, yani
mücadeleden kaçınacaktır.
Weber; gazeteci, siyasal yazar, politikacı ayırımı yapar. Gazeteci
demogojik söylevin temsilcisidir. Bir profesyonel politikacı tipi
olarak gazeteci piyasa taleplerini göz önüne alan kişidir.
Siyaset mesleği insana bir kudret duygusu verir. İnsanları
etkilediğini bilmek, onlar üstünde egemenlik kurmak, hepsinden
önemlisi tarihsel olayların bir sinir lifini elinde tuttuğunu duymak,
profesyonel politikacıyı günlük yaşamın üstüne yükseltir. Politikacı
için başlıca üç niteliliğin belirleyici olduğu söylenebilir: hırs,
sorumluluk duygusu ve denge ne denli içten gelirse gelsin salt hırs
(davaya bağlılık) elbette yeterli değildir.
Politikacı ulusal, insancıl, toplumsal, ahlaki, kültürel, dünyevi ya
da dini amaçlara hizmet edebilir.
Ahlak - Siyaset İlişkisi
Weber ahlakı ikiye ayırır. Mutlak erekler ahlakı ve sorumluluk ahlakı.
Weber sorumluluk ahlakını benimser. Mutlak erekler ahlakına göre,
dinsel terimlerle, Hıristiyan doğru hareket eder ve sonuçları Tanrıya
bırakır. Sorumluluk ahlakına göre ise kişi eylemlerinin önceden
kestirebilir sonuçlarının hesabını vermek zorundadır.
Siyasette belirleyici araç şiddettir. Ahlak açısından bakıldığında
amaçlar ve araçlar arasında sürtüşme vardır. Mutlak erekler ahlakı,
amaçların araçları haklı kılması konusunda iflas eder.
Protestanlık, devleti tanrısal bir kurum, dolayısıyla şiddeti de bir
araç, olarak tam bir meşruluğa kavuşturmuştur. Protestanlık özellikle
otoriter devleti meşrulaştırmıştır. Luther, bireyi savaşın ahlaki
sorumluluğundan kurtarmış ve bu sorumluluğu yetkililere devretmiştir.
İnanç sorunları dışındaki tüm konularda otoriteye itaatin asla
olmayacağı anlayışını getirmiştir.
Siyasetin tüm ahlak sorunlarının özelliğini belirleyen, insan
topluluklarının elinde hangi meşru şiddet araçlarının bulunduğudur.
Hangi amaçlarla olursa olsun şiddet araçlarıyla ilişki kuran kişi,
belli sonuçlara katlanmak durumundadır. Şiddet yoluyla yeryüzünde
mutlak adaleti yerleştirmek isteyen kişinin, insan – aygıtına –
gereksinimi vardır. Gerekli psikolojik ve maddi primleri, dini ya da
dünyevi ödülleri de verilmelidir; yoksa bu – aygıt – iş görmez.
Her önderin aygıtında olduğu gibi burada da başarı koşullarından biri,
karizmanın kurumsallaşması ve kişisel olmaktan çıkması, kısaca
disiplin uğruna entelektüel bakımdan proterleşmesidir. İktidara
gelindikten sonra dava önderlerinin yandaşları genellikle yozlaşır ve
kolayca adi bir fırsat avcıları kesimine dönüşür.
Her kim politikaya karışmak, özellikle de meslek olarak siyasete
girmek isterse, bu ahlaki paradokslara uymak zorundadır.
Siyaset kafa işidir lakin yalnızca kafayla yapılmadığından kesindir.
Siyaset nasıl yapılacaktır? Mutlak erekler ahlakıyla sorumluluk ahlakı
bir araya geldiğinde yapılabilir. Çünkü bunlar mutlak zıtlar değil
birbirlerinin tamamlayıcısıdırlar. Ancak ikisi bir araya geldiğinde
gerçek bir insan – siyasete görev duygusuyla bağlanabilecek bir insan
meydana gelebilir.