MEŞRUTİYET DÖNEMİ DÜŞÜNCE AKIMLARI ve GÜNÜMÜZE YANSIMALARI
ÖZET:
Doğu dünyası İslam’ın fetihlerinin başladığı yıllardan (VII. yy.)
Fransız Devrimi’ne (1798) kadarki süre içerisinde, Batı dünyası
üzerinde siyasal, kültürel, ekonomik vs. yönlerden etkili olmuştur.
Doğulular karşısında o zamana kadar gerek toprak bakımından gerileyen
gerek kültür bakımından geri kalan - bazı yerel karşı fetihleri hariç-
Batı dünyası, özgür düşünceye önem verilmesi, akla itibarının yeniden
kazandırılması ve dinin devlet işlerinden el çektirilmesi anlamında
bir dünya görüşünü kabul ettiğini Fransız Devrimiyle ilan etmiş
oluyordu. Çok geçmeden diğer dünya devletleri de bu sürece dahil oldu.
Osmanlı ise bu kervana yüzyıla geçgin bir süreç içerinde dahil oldu.
Nitekim II. Meşrutiyeti (1908) müteakip bastırılan ve metelik (metalik
kelimesinden bozma) tabir edilen paraların (5-10-20 ve 40 para)
üzerindeki ‘Hürriyet, Müsavat, Adalet’ yazıları o günlerin hatırası
olarak olarak hala elimizdedir. Açıktı ki bu ilkeler Fransız
devriminden alınmıştı. Bu makalenin amacı, o günlerin hareketli fikir
tartışmalarının siyasal bir etkinliğe dönüşme vetiresi olarak beliren
ve Meşrutiyet dönemi fikir akımları başlığı altında incelenen;
İslamcılık, Türkçülük ve Batıcılık’ı mercek altına almaktır.
Osmanlıcılık akımını ise, siyasal yapı ve düşünsel emek bağlamında
etkisinin fazla güçlü olamamasından ve bu zayıf etkinin bile yerini
çabucak diğer akımlara bırakmasından dolayı; makalede bu akıma kısaca
değinilmekle iktifa edilecektir. Sözü edilen akımların fikri
varisleri, aslında Türkiye’nin siyasi hayatına bugün de göz ardı
edilemeyecek kadar fazla bir etkide bulunmaktadır. Toplumsal tarihten
yansıyan ışık, toplumun bugününü ışıtır.
Anahtar Kavramlar: Meşrutiyet, Jön Türk, Fikir Akımları, İslamcılık,
Türkçülük, Batıcılık, Muhafazakar Demokrat
GİRİŞ:
Batı Avrupa ülkeleri, 16.yüzyıldan itibaren millet-yapma sürecinin
içine girmek suretiyle merkezi otoritenin bölük-pörçüklüğünü büyük
ölçüde önlemişlerdir. Bu sürecin içerisine Osmanlı toplumu, ancak
1900’lü yıllardan itibaren girmiştir. II. Meşrutiyet’in ilanından (24
Temmuz 1908) sonra, Jön Türk olarak da anılan Osmanlı aydınlarından
dünya görüşü bakımından paralel olanlarının farklı fikir ve düşünce
grupları oluşturdukları, belirli yayın organlarında ve güncel iletişim
araçlarında da bunları ilan ettikleri görülmektedir. Böylece aydınlar,
altı asırlık imparatorluğun içinde bulunduğu çöküntü ve köhneleşmeyi
giderecek alternatif düşümceler ve ideolojiler üretmeye
çalışmışlardır. Aynı zamanda fikir egzersizleri kendileriyle birlikte
büyük bir kitlenin de peşlerinde sürüklenmesi için gerekli ortamı
yaşatmıştır. Ortak soru, ‘Bu devlet nasıl kurtulur’ dur. Böylece bir
takım yeni fikir akımları yeşermeye başlamıştır. Bunların arasında en
seçilir olanları; Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük ve daha
sonraları Batıcılıktır. Bu akımlar sırasıyla incelenecektir.
a. Osmanlıcılık: Meşrutiyet’in ilanından hemen sonraki zaman diliminde
en revaçta ve pratik tesirleri en fazla görülmek istenen teklif,
Osmanlı ittihadı fikridir. İmparatorluk dâhilinde; Türk, Arap, Çerkez,
Arnavut, Ermeni, Yahudi, Bulgar, Rum hep bir vatanın evladı olarak,
toprak kardeşi olarak yaşamalıdır. İttihad iki safhada mümkün görülür.
İlk adım, Kanun-i Esasi destekli bir Mebusan Meclisi açmaktır. İkinci
olarak ise, ahaliyi tedricen hükümete teşrik, yani ‘ hükümetle
yekdiğerine zıt iki kuvvet olmaktan kurtararak birleştirmek’ gerekir.
Osmanlı ittihadı fikri, tahakkuk şartlarını meşruti idarenin
kurulmasında aramaktadır.
İlk bakışta devlet tarafından verilmeye çalışılan ve kökeninde III.
Selim (1761–1808) ile II. Mahmut(1784–1839) Dönemi’nin Osmanlı
Devleti’nin modern devletler içine girmesi için yeni tip bir merkezi
anlayışın getirilmesinin yattığı Osmanlılık kimliği köklü değişmelere
ve yeni gelişmelere neden oldu. Bununla birlikte gayri Müslimler bu
projeyi bir tür asimilasyon tuzağı olarak değerlendirdiler. Bu fikrin
gayri Müslimler üzerinde başarısızlığının temel nedeni, ortak bir dil
ve kültür programı takip etmemesi sadece coğrafi entegrasyona önem
vermiş olmasıdır. Avrupa, gayri Müslim unsurları özerklik ve özgürlük
iddiaları ile isyana teşvik etmeye başlamıştı. Bu duruma bir tepki
olarak ve aynı zamanda Batı ile gittikçe artan ilişkiler sonucunda,
Osmanlı aydınları arasında da milliyetçi uyanışlar baş gösterdi.
b. İslamcılık: İslamcılık bir terim olarak; dünyadaki bütün
Müslümanları, İslam birliği altında toplama fikri ve bu amaçla ortaya
konan her türlü çaba anlamına gelir. İslamcılık için İslam
Dünyası’nda; tecdid, ıslah, İttihad-ı İslam, ihya gibi kavramlar
kullanılırken, batıda Panislamizm kavramı, özellikle yeni
araştırmalarda ise, modern İslam(iyet), İslam’da reformist düşünce
gibi kelime ve terkipler kullanılmaktadır. Akımın kurucusu, Cemaleddin
Afgani’dir (1839–1897). Afgani’nin Mısır’da başlattığı bu akım orada,
Muhammed Abduh (1845–1905) ve Reşit Rıza (ölümü 1935) tarafından
sürdürülmüştür. İslamcılık Akımının, Hindistan’daki Başlıca
temsilcileri, Seyyid Ahmed Han (1817–1898) ve Seyyid Emir Ali
(1849–1928) olmuştur. Osmanlı aydınlarının da ilgisini çeken bu akım,
özellikle II. Abdülhamit’in (1876–1909) padişahlığına denk gelen II.
Meşrutiyet (1908–1918) döneminde bir hayli yandaş topladı. Osmanlı
Devleti’nde ise İslamcıların başında; Prens Sait Halim, M. Şemseddin (Günaltay),
Musa Kazım ve Hacı Fehim vardı. Bazı araştırmacılar İslamcı aydınları
şöyle sıralamıştır: Şeyhülislam Musa Kazım, Said Halim Paşa, İskilipli
Mehmet Atıf, Babanzade A. Naim, Mehmet Akif, Hamdi Yazır, A. Hamdi
Akseki, M. Şemseddin, Said Nursî, M. Ali Ayni, İsmail Fennî, İsmail
Hakkı gibi ulema ve aydınlar oluşturmaktadır. İslamcılığın bazı temel
görüşleri şunlardır: İslamiyet modern ihtiyaçları karşılayacak, modern
gelişmeler karşısında insanın dünyaya bakış açısını tayin edecek,
değişmeleri açıklayacak ve hayatın her alanına hâkim kılınabilecek
evrensel bir siyasi, sosyal kuram ihtiva etmektedir. Müslümanlar Batı
dünyasından onları üstün kılan ilim, teknik, medeni usuller gibi
unsurları alarak kendi toplumlarını ilerletmek zorundadırlar.
İslamcılık ideolojisinin esasını din teşkil etmekle beraber, bu
ideolojinin amacı dinsel olmayıp, tamamen güncel ve siyasidir.
İslamiyet bir din olduğu kadar bir kültür, medeniyet, içtimai nizam ve
yaşayış şeklidir de. Osmanlı Müslümanlarının siyasi varlıklarını
korumak için arasında mevcut ortak bağları, yani ortak kültür,
yaşayışı, görüş ve değerleri ideolojilerin temeli yapmak zorunda
kalmışlardır. Böylece İslamcılık cereyanı aslında milliyetçilikten
başka bir şey değildir.
II. Abdülhamit, Osmanlılık ilkesinin başarılı olmadığını görünce,
devletin bütünlüğünü İslamcılık ile sağlamaya çalıştı. Burada anahtar
kavram ‘Hilafet’tir. Aslında Abdülhamit, İslamcılığı, bütün
Müslümanları birleştirmekten ziyade hem iç hem de dış politikada çift
taraflı bir şekilde kullanmıştır. İç politikada kullanması, halkı
özellikle çevrede kalmış bazı uyrukları ‘İslami Devlet’ kavramı
etrafında birleştirmeye çalışarak, Müslüman unsurların kimlik
duygularına dayalı siyasi meşruiyetin pekiştirilmesine yönelik
olmuştur. Devlete bu şekildeki bağlılık tarzına bir nevi, ön
ulusalcılık da denilebilir. Dışarıda ise, İngiltere’nin Hindistan,
Fransa’nın Cezayir, Rusya’nın Kuzey Kafkasya ve Orta Asya ‘da
sürdürdüğü sömürgeci yayılma politikasına karşı, Avrupa içi dengelere
ayarlı reel bir diplomasiyi İslamcılığı merkeze alarak uygulamaya
çalışmıştır. Japonya’ya kadar uzanan kuşak içinde Doğu’ya açılmaya
zemin hazırlamak ve sömürgecilik hareketlerinde yer almayan Almanya
ile reel-diplomatik bir denge oluşturarak, İngiltere ile rekabeti
uluslar arası bir alana taşımıştır. Batılılar, Abdülhamit’in
ajanlarının Cezayir, Mısır, Hindistan gibi Müslüman ülkelerde halkı
kışkırttığını ileri sürdüler. Osmanlıların 1897 Yunan Savaşında
kazandıkları zafer, Hıristiyan dünyasına karşı ezik durumda olan
birçok İslam ülkesince kutlandı.
İslamcılığın kurucusu sayılan Cemaleddin Afgani (1839–1897), İslam
birliğinin gerçekleşmesi için, her Müslüman ulusun ayrı ayrı
uyanmasını ve ulusal bilinç kazanmasını ön şart sayıyordu. Osmanlı
Devletinde ise Mehmet Akif (Ersoy/ 1873–1936) onu destekledi.
İslamcılığa en büyük darbeyi, Türkiye Cumhuriyeti’nin 1924 yılında
Hilafet’i kaldırması vurmuştur. Hindistan Müslümanları olayı tepkiyle
karşılamıştı. Üst üste yapılan girişimler; Kahire-Mekke 1926, Kudüs
1931, Madras 1936, Cenevre 1945 herhangi bir sonuç vermedi. 1960’larda
İslam dünyasında yeniden tartışma alanına çıkan İslamcılık, günümüzde
daha değişik yönelimler kazanarak varlığını sürdürmektedir.
c. Türkçülük: Turancılık adı da verilen bu akım, Osmanlılık
(Osmanlıcılık) ve İslamcılık akımlarına alternatif bir akım olarak
ortaya çıkmıştır. Yeryüzünde yaşayan bütün Türkleri, tek bir yurtta,
tek bir bayrak altında toplamayı amaçlayan bu fikri ve siyasi cereyan,
Osmanlıcılık ve İslamcılığın aksine ithal bir akımdır.
İlk Türkçü teorisyenler arasında Türk etnik kökeninden gelen yerli
aydın yoktur. Türk etnik kökeninden gelmeyen Osmanlılar ve Rusya’dan
Osmanlı Devletine hicret etmiş müstemleke aydınları. İlk Türkçü olarak
kabul edilen, Mahmut Celalettin Paşa ( Kont Konstanty Polkozic
Borzecki) bir Leh asilzadesidir. Ahmet Vefik Paşa, bir Yahudi
mühtedinin torunudur. Şemseddin Sami (Fraşeri) Arnavut, Ömer Seyfettin
Çerkes, Ziya Gökalp Kürt’tür. Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Mehmet Emin
Resulzade Rusya’da yetişmiş aydınlardır. Türkçülüğün bu geleneği çok
fazla değişmeden bugünlere gelmiştir. Ahmet Vefik Paşa’nın, ilk
Müslüman Divan-ı Hümayun tercümanı Bulgarzade Yahya Efendi’nin torunu
olduğu dolayısıyla da ceddinden gelen Rumcayı Türkçe kadar iyi bildiği
de iddia edilmiştir.
Jön Türkler devrindeki milliyetçilik cereyanı birkaç safhaya
ayrılabilir. Muhalefet yıllarında, yani 1889–1908 arası, Türk
milliyetçiliği açıkça ortaya konmuyordu. Çünkü azınlıklar, Padişah’a
karşı kazanılacak zafer neticesinde bağımsızlıklarını elde etmek
ümidiyle Jön Türkleri destekliyorlardı. Bunlar da, Türk
milliyetçiliğini açıkça savunarak azınlıkları kendilerinden
uzaklaştırmakta bir fayda görmüyorlardı. 1908–1913 arası Jön Türklerin
milliyetçilik anlayışı daha belirli bir şekil alarak, Türk milli
özelliklerine göre düzenlenmiş ve Türklerin hâkim durumda oldukları
merkeziyetçi bir Osmanlı Devleti meydana getirmek siyasetinde
ifadesini bulmuştu. Bu siyaset, nüfusun çoğunluğu Hıristiyan olan
Balkanlar’da ve Müslüman azınlıkların oturduğu Arnavutluk ve Yakın
Doğu topraklarında zor kullanılarak uygulandı. Araplar bu acı günleri
hala, Tetrik (Zorla Türkleştirme Politikası) olarak hatırlıyorlar. Bu
politikalar, Arnavutluk ve Suriye’de isyanlara sebep oldu. Balkan
Harbi’nin (1913) patlak vermesini körükledi. Neticede İmparatorluk,
hem harbi hem de harple birlikte Balkanlardaki topraklarının çoğunu
kaybetti. Bu yenilgi, milliyetçilerin şevkini kırmadı. Aksine,
İmparatorluktaki Müslüman azınlıkları Türkleştirmek ve sınırlar
dışındaki bütün Türkleri Turancılık ideali doğrultusunda tek bir ülke
halinde birleştirmek için gayretlerini hızlandırdılar. Hatta Osmanlı
Devleti’nin, Birinci Cihan Harbi’ne girişinin en önemli nedeni de
budur: Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya’yı sınırları arasına
katabilmek. Henüz milli denecek bir kültür meydana gelmeden, pürüzsüz
bir Türkçe yaratılmadan, Müslüman azınlıkları Türkleştirmeye kalkmak,
neticesiz kalmaya mahkûm bir hareketti. Kuvvet kullanarak toplulukları
ana dilinden mahrum etmeye kalkışmak, kültürün manasını takdir
edemeyecek kadar geri bir hareketti. Zamanla Jön Türklerin Turancılığı
ve laik görüşlerinin kuvvetlenmesi, Arapların Birinci Dünya
Savaşı’nda, İngiltere’yi desteklemelerine karar vermelerinde de mühim
rol oynadı. Netice de Araplarla Türkler, hiç değilse nazari olarak,
bölünmez tek bir İslam âleminin parçaları olmalarına ve Padişah’ın
Halife sıfatı ile Cihat ilan ederek, bütün Müslümanları Osmanlı
safında savaşa çağırmasına rağmen birbirleriyle harp ettiler.
Arapların bu hareket tarzı, Türkiye’de Pan-İslamizm’i daha da
itibardan düşürerek, milliyetçilerin durumunu büsbütün kuvvetlendirdi.
Osmanlılık fikri, daha Balkan Harbi’nde (1913) manasını kaybetmişti.
İşte bu devrede, Ziya Gökalp (1875–1924), milliyetçilerinin
nazariyecisi olarak belirdi. Çok fazla taraftar da edindi. Gökalp,
Türk kültürüne belirli milli bir karakter verebilmek ve devlet
teşkilatını da ona göre düzenleyebilmek için Türkiye’de bir sıra
reform yapılması gerekiyordu. Milli dil, İstanbul şivesinde Türkçe
olacaktı. Milli devletin kurulabilmesi kanunlarda değişikliği zorunlu
kılıyordu. Gökalp, laikçiliği, yani dinin devlette ayrılmasını ve
devletin Şarklı tesirlerden temizlenmesini savunuyordu. Kanun yapma ve
yürütmeyi sadece devletin vazifelerinden sayarak, şer’i kanunların ve
Şer’iyye Evkaf Nezareti’nin (Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı)
kaldırılması gerektiğini söylüyordu. Eğitimde, medrese-mektep sistemi
yerine, tek bir sistemin uygulanmasına taraftardı. Ziya Gökalp, İslam
Dini’nin Türk tarihinde ve günlük hayatta tuttuğu önemli yeri görüyor
ve dini kişisel hayatın gerekli bir parçası sayıyordu. Fakat
reformculuğu dine kadar uzanıyordu. 1918 yılında yazdığı Vatan
şiirinin ilk dizeleri şunlardı:
Bir ülke ki camiinde Türkçe Ezan okunur.
Köylü anlar manasını namazdaki duanın...
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur'an okunur.
Küçük, büyük herkes bilir buyruğunu Huda'nın...
Ey Türkoğlu, iste senin orasıdır vatanın!
Gökalp’ın ölümünden sonra da olsa, O’nun fikirlerinin birçoğunu hayata
geçiren Mustafa Kemal Atatürk şöyle söylemişti: ‘Bedenimin babası Ali
Rıza, fikirlerimin babası Ziya Gökalp, heyecanlarımın babası Namık
Kemal’dir.’
Bir toprak ve devlete sahip olmayı, baki kalabilmek için yeterli
görmeyen aydınlar, ırk esasına dayanan Türk milliyetçiliği şeklinde
bir yapılanmanın gerekliliği üzerinde durmaya başladılar. Diğer bir
ifade ile politik Türkçülük, yani siyasal bir kimlik oluşturmada
Türklüğe ilk ciddi anlamda vurgu; Yusuf Akçura, Ahmet Agayef, Mehmet
Fuat Köprülüzade, Hüseyinzade Ali, Şemsettin (Günaltay) gibi aydınlar
tarafından yapılmıştır. Bu aydınlar bir araya gelerek; Türk Birliği
Derneği, Türk Derneği Cemiyeti, Türk Yurdu Cemiyeti, Türk Ocağı
Cemiyeti’ni kurmuşlardır. Türkçülüğe siyasi bir mahiyet kazandıran,
onu siyasi ve sosyal bir kurtuluş programı olarak takdim eden kimse,
Yusuf Akçura’dır. (1879–1935)
Üç tarz-ı siyaset (1907) adlı makalesinde; Osmanlıcılık, İslamcılık ve
Türkçülük akımlarının tenkitlerini yaparak, bunlardan Türkçülüğün
kurtarıcı olacağını söylemiştir.
d. Batıcılık: II. Meşrutiyet sonrası gelişen fikir akımlarından biri
de Batıcılıktır. Önde gelen temsilcileri olarak; Abdullah Cevdet,
Celal Nuri, Süleyman Nazif, Kılıçzade Hakkı ve Ahmet Muhtar’ı
sayabiliriz. İstanbul’da yayımlanan Mehtap ve Kahire’de yayımlanan
İctihad dergileriyle görüşlerini yaydılar. İctihad’ın sahibi Abdullah
Cevdet, dergiyi İstanbul’da da yayımlamaya başlayınca Kılıçzade Hakkı,
Celal Nuri (İleri) de derginin yazar kadrosuna katıldı. Batıcılara
göre, Osmanlı Devleti’nin gelişmesi için tek yol batılılaşmaktır. Bu
yapılmazsa, Avrupa Devletleri, imparatorluğu ele geçireceklerdi. Celal
Nuri, Avrupa’dan yalnız tekniğin alınamayacağını tekniği yaratan
düşüncenin de alınması gerektiğini savundu. Ancak körü körüne Batı’nın
taklit edilmemesi gerektiğini vurguladı. Bazı Batı kurumlarını
eleştirdi. Batıcılar arasındaki kırılma noktası, Celal Nuri’nin Balkan
Savaşı sonrası yazdığı bir yazı oldu. Nuri, bu yazısında
batılılaşmanın Batı’ya rağmen yapılması gerektiğini söylüyordu.
Abdullah Cevdet ise, Batı’nın bir üstünlük olduğunu, onun gülü ve
dikeniyle alınmasının zorunlu olduğunu belirtti. Celal Nuri gibi
düşünenlere kısmî batıcılar dendi. Abdullah Cevdet gibi düşünenler ise
tam batıcılar olarak adlandırıldılar.
Batıcıların ileri sürdükleri başlıca yenileşme çaresi, eğitim yoluyla
halkın aydınlatılmasıydı. Devletin başına gelen bütün felaketlerin
kaynağı olarak bilgisizliği görüyorlardı. Eğitim, olaylar arasında,
sebep-sonuç ilgilerinin kurulmasına ve tabiatüstü fatalist izahlar
yerine bu ilgilerin kabul edilmesini sağlayacaktı. Aile ile ilgili
olarak, tek eş uygulamasının zorunlu tutulmasını, kadınların daha
özgür yaşamalarını, şeriat mahkemeleri yerine Batılı Medeni Kanunun
uygulanacağı Laik mahkemelerin kurulmasını, Latin harflerinin
kabulünü, kaderci anlayışı beslediği gerekçesiyle tekkelerin
kapatılmasını istiyorlardı. Ekonomi alanında ise; sanayileşmeyi
sağlayıp, yol ve ulaştırma araçlarının geliştirilmesiyle milli bir
ekonominin kurulmasını istiyorlardı. İnanç kaynağı olarak Müslümanlığa
ve onun evrensel değerlerine inanıyorlardı. Osmanlılığı ise, hem
çeşitli milletlerden meydana gelen bir devletin birliğini sağlayacak
ana prensip olarak hem de imparatorluğun temeli ve kuvvet kaynağı
olarak İslamiyet’i mantıken tamamlayan bir unsur olarak kabul
ediyorlardı. Türkçülüğe ise karşı idiler.
Batıcılığın temsilcileri sonraki dönemlerde, çeşitli siyasal ve
bürokratik görevlere yükselmişlerdir. Mesela Abdullah Cevdet, 1918 ila
1922 yılları arasında, Sıhhat ve İçtima-ı Muavenat Umum Müdürlüğü
yaparken, Kılıçzade Hakkı ve Celal Nuri Türkiye Büyük Millet
Meclisi’nde mebusluk yapmıştır. Celal Nuri, 1924 Anayasa’sı
hazırlanırken raportörlük görevinde bulunmuştur. O, aynı zamanda
Cumhuriyetçiydi. Bir zamanlar, toplumun sağlığı ile ilgili bir birimi
yönetmiş olan Abdullah Cevdet, Türkiye’nin Batı ile ilişkisi
bakımından tuhaf bir tezi, Cumhuriyetin ilanından iki yıl sonra
önermişti. Toplumumuzda damızlık erkek önerisi ile hatırlanan tezin
özeti şuydu: İtalyan ve Almanlardan meydana gelen insanları Türkiye’ye
getirip, Türk insanları ile evlenmelerini sağlayarak, ‘kanlarımıza
kanlarını ilave etmek ‘ müspet bir sağlık politikası olabilirdi.
Garpçılar (Batıcılar), daima çelişkiler içerisinde bulunduklarından,
Cumhuriyet rejiminin başından, hayatlarının sonuna kadar değişik
tezler içerisinde bulunmuşlardır. Bununla birlikte, Cumhuriyet
rejiminde düşünülen tartışılan ve konuşulan devrimlerle Batıcıların
programları arasında oldukça benzerlik ve paralellik görülmektedir.
Yine Abdullah Cevdet, İslam dinindeki katılaşmadan bahsederek,
Bahaîliği öven bir yazı yazmıştı. Bu tür yazıları arttığında ise
hakkında İslam’ın mukaddes değerlerine hürmetsizlikten dava açılmıştı.
Cevdet, bu davadan beraat etmiştir.
Batıcılığın bir etki alanı olarak, İslamcı- Batıcılardan da
bahsedilmelidir. İslamcı akımlar, İlerlemek amacıyla Avrupa’nın bilim
ve tekniğine ihtiyaç duyuyorlardı. Avrupa’nın ise Doğu’nun yani
İslam’ın ahlak ve terbiyesine ihtiyaç duyduğunu düşünerek var
güçleriyle bunu sağlamaya çalışanlar da oldu. Bu tez ile İslamcı-
Garpçılığa ulaşanlar olmuştur. Bu suretle ortaya mutedil bir
İslamcılık, İslamcı-Garpçılık çıkarak ana cereyanlardan bir kol
ayrılmıştır. Bu kola mensup olanlar, İslamcılık cereyanının nakilci ve
muhafazakârlarından ayrı olarak rasyonalist olanlarıydı. Osmanlı
imparatorluğunun gerilemesinin temelinde; hurafelerin, batıl
itikatların ve dervişliğin yattığını iddia etmişlerdir. Bu noktada, M.
Şemseddin ile Dr. Abdullah Cevdet ile Kılıçzâde Hakkı’nın benzer
görüşleri vardır. Nitekim M. Şemseddin bu konunun üzerinde titizlikle
durarak, bu konu hakkında, Hurafattan Hakikata adlı bir eser de kaleme
almıştır. Sadrazam Prens Said Halim Paşa da İslamcı- Batıcı gruba
dâhildir.
Bu akımların, bazı ortak yanlarını şöyle sıralayabiliriz:
1- Hepsi, tarihi olayların getirdiği gündelik ihtiyaçlardan doğmuştur.
Yıkılmakta olan Osmanlı Devletini kurtarmak ve milletimize eski şan ve
kudretini geri vermek endişesi hepsine hâkimdir.
2- Hepsi Batının üstünlüğünü kabul etmiştir. Şu veya bu yoldan Avrupa
milletleri ile boy ölçüşecek bir millet meydana getirmek özlemi
içerisindedir.
3- Bunların çoğu siyasal ve sosyal alanda hareket (aksiyon) haline
geçmeye hazır düşüncelerdir. Ne var ki işi günlük siyasete, parti
kavgalarına dökmezler. Hükümetle çatışacak duruma geçmezler. Daha çok
geleceği hazırlayan bir fikir niteliğinde kalırlar.
4- Hepsinde görülen temel düşünce, Tanzimat’ın getirdiği taklit
Batıcılığı hayatımızda sürüp gitmekte olan Doğu-Batı ikiciliğini
gidermektir. Türk toplumuna milli kişilik vermek için sistem
hazırlamaya çalışırlar.
5- Bu akımlar, maddeci ve iktisatçı olmaktan çok, ülkücü ve
ahlakçıdırlar. İktisadi durum üzerine pek az kafa yorulmuştur. Sadece
romantik bir halde, kapitülasyonlardan ve Avrupa’nın iktisadi, mali
baskısından kurtulmak arzuları vardır.
6- Bunların hepsi çıkışlarında uzlaşmaz ve aşırı görünürler. Fakat
zamanla yumuşamış, gerçek hayatı (realiteyi) kabule yanaşmışlardır.
Bu akımlar arasında bir sentez fikri, kimi aydınlar tarafından gündeme
getirildi. Türkçülük akımının önderlerinden Ziya Gökalp’ın
‘Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak’ tezi (Türk milletindenim,
İslam ümmetindenim, Garp medeniyetindenim!) tezi bu sentezin bir
ifadesidir. M. Şemseddin ise kurtuluş yolunu, 1916 yılında şu
görüşleri ifade ediyordu: Anadolu yok olmaya doğru sürüklenirken başka
türlü ve farklı gayelere yönelik olan Türkçülüğü, bugün için zararlı
ve yarın için de faydasız görüyoruz. Fakat önce Anadolu kurtarılırsa,
Türkiye kurtulur. Türkiye kurtulursa Turan dirilir. Turan’la beraber
İslam âleminde Hilafet makamından yayılacak ışık sayesinde bir çeşit
inkılâp yapılabilir. Takvimler 1923 yılını gösterdiğinde Günaltay,
Ziya Gökalp’ın meşhur üçlemesini andıran bir sentez ile karşımıza
çıkıyordu: İslamlaşmak, Muasırlaşmak, Türkleşmek. Cumhuriyet’in
kuruluş yılında basılan kitabında Günaltay;‘Her üç akım da ruhi,
hayati, hakiki ihtiyaçlardan doğmuştur. Bununla beraber aslında bu üç
fikir birbirine karşı değil, birbirinin tamamlayıcısı ve
kuvvetlendiricisidir. Maddi ve ruhi hayatın gelişmesi için, mutlaka
Cumhuriyet ilkelerinin bu üç fikre dayanması lazımdır. Bunlardan biri
diğerinin aşırılığına feda edilirse; içtimai tekâmül, ruhi yücelme,
asra uygun gelişme meydana gelemez. Dini taassup kadar milli taassup
ve yenilikçi taassup da zararlıdır. Bizim için kurtuluş yolu,
Türk-İslam kültürü çerçevesinde bir medeniyet yoludur.’ demişti.
Görüldüğü üzere, Türk aydını konjonktürel şartların değişmesiyle,
fikir akımları arasında yatay veya dikey anlamda çeşitli geçişler
yapabilmişlerdir.
SONUÇ
Bugünkü siyasal düzlemde, Türk siyasi hayatında, siyasal İslamcı,
milliyetçi, liberal ve hatta batı taraftarı bir çeşit İslamcılık
olarak adlandırılabilecek ve esin kaynağı yanlış olarak Hristiyan
Demokrat Partiler sanılan,muhafazakar demokrat oluşumlar
bulunmaktadır. Aslında muhafazakar demokrat oluşumların kökeni
İslamcı-Batıcı gruba kadar uzanmaktadır. Devletin ilelebetliği
düşüncesi, Türk aydınının zihninde yeni arayışlar, yeni sentezler,
bazen fikir değiştirmeler şeklinde çözüm arayışını tetiklemiştir. Bu
akımların hepsi yeni kurulan devlete az çok etki etmişse de, Batıcılık
akımı ile Türkçülük akımı yeni Türkiye Cumhuriyetin fikri temelini
inşa etmiştir.
KAYNAKÇA:
Kitaplar ve Dergiler:
AKGÜL, Mehmet. Türk Modernleşmesi ve Din. Konya,1999.
ÇETİNKAYA, Bayram Ali. Türkiye’nin Modernleşme Sürecinde Şemseddin
Günaltay. Ankara, 2003.
GÖKALP, Ziya. Külliyat I. Haz. Fevziye Abdullah TANSEL. İstanbul,
1952.
GÜNALTAY, M. Şemseddin. Hurafattan Hakikate. Haz: Ahmet GÖKBEL.
İstanbul, 1997.
GÜNALTAY, M. Şemseddin. Maziden Atiye. Haz: A. Lütfi KAZANCI- Osman
KAZANCI. İstanbul, 2000.
KABAKLI, Ahmet. Türk Edebiyatı III. İstanbul, 1985.
KARA, İsmail. Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi. İstanbul, 1991
KARPAT, Kemal. Cumhuriyet Rejiminin Tarihi Kökenleri Üzerine. Yeni
Türkiye Dergisi. 1998.
KARPAT, Kemal. Türk Demokrasi Tarihi. İstanbul,1996.
KİRMAN,Mehmet Ali. Din Sosyolojisi Terimleri Sözlüğü.İslamcılık mad.,
İstanbul, 2004.
ORTAYLI, İlber. Osmanlı Kimliği. Cogito. sayı 19.Osmanlılar Özel
Sayısı.Yaz–1999.
TUNAYA, Tarık Zafer. Türkiye’nin Siyasi Gelişme Seyri İçinde İkinci
Jön Türk Hareketinin Fikri Esasları, İÜ Hukuk Fakültesi Tahir Taner’e
Armağan, İstanbul, 1956.
TUNAYA, Tarık Zafer. Türk Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri,
İstanbul, 1996.
TUNAYA, Tarık Zafer. İslamcılık Cereyanı, İstanbul 1962.
TÜRKDOĞAN, Orhan. Sosyal Hareketlerin Sosyolojisi. İstanbul, 1997.
TÜRKÖNE, Mümtaz’er. Milli Devlet-Laiklik-Demokrasi. Türkiye Günlüğü,
s. 29.Ankara, 1994.