3.1. Medreseler öncesinde ve dışındaki İslâmî eğitim kurumları
3.1.1. Câmi ve mescitler
Câmi ve mescitler İslâmiyetten önce de var olan ve içinde Allah'a
ibadet edilen yapılardır, İslâmiyetten sonra değişik boyutlarda
binlerce yeni câmi ve mescit yapıldığı gibi eskiden kalma çeşitli
yapılar ve ibadethaneler de câmi ve mescitlere çevrilmişlerdir.
Câmi ve mescitlerde ibadetin yanı sıra toplantı, mahkeme, ziyafet ve
hattâ pazar gibi çeşitli işler de yapılıyordu, ama bunların arasında
ibadetten sonra en çok yapılan iş, eğitim ve öğretimdi. İbadetten önce
ve sonra Kur'an ve ilâhiler okunur, vaaz ve hutbeler verilirdi.
Câmilerde dinî ve ahlâkî hikâyeler anlatarak kıssadan hisse çıkaran "kussas"lar
da bir zamanlar önemli bir rol oynamışlardı.
İslâmî ilimlerin kaynakları Kur'an-ı Kerim ve hadisler idi. Halk
çeşitli problemlerini ibadetten önce ve sonra câmide bulunan din
adamlarına ve âlimlere sorar, onlar da problemin İslâmî kurallar
çerçevesinde çözümünü anlatırlardı. Zamanla bu açıklamalar o kadar
dikkati çekti ki, problemi olmayan insan da bu âlimlerin çevresinde "halka"lanarak
onları dinlemeye başladılar ve bu bir gelenek haline geldi. Artık
günün belli saatlerinde âlimler câminin bir köşesine oturuyor,
dinleyiciler etrafında halka şeklinde oturuyor ve sorulara bağlı
olmayan hadis ve fıkıh (İslâm Hukuku) dersleri veriliyordu. Zamanla
dersler iyice düzenli bir hale gelmeye, âlimler "müderris" olmaya ve
dinleyicilerin sürekli olanları da "talebe" olmaya başlamışlardı.
İslâmiyetin daha birinci yüzyılından itibaren gerek İslâm ilkelerini
gerekse ibadet kurallarını öğreten birçok "halka sahibi" ve "kürsü
sahibi" müderrisler vardı.
Giderek bu öğretim halkaları belli ders konularına göre ayrıldığı
gibi, câmiye gelen sünnî mezheplerin görüşlerini anlatan "halkalar" da
birbirinden ayrı olarak fakat aynı câmilerin içinde kurulmaya
başlamıştır. Özellikle Arap ülkelerinde, Tunus'ta Zeytuna Câmiinde,
Bağdad'ta Ulu Câmide, el Mansur Câmiinde, Şam'daki Emeviye Câmiinde,
Mısır'daki Amr, Tulun, el-Hakîm, el-Ezher gibi câmilerde öğretim
neredeyse ibadetten daha fazla yer almaya başlamıştı.
Câmilerde kurulan öğretim halkalarının öğrenci sayısı beş-altı
öğrenciden yüzlerce öğrenciye kadar çıkıyordu. İsteyen istediği
müderrisin halkasına katılabiliyordu. Müderrisler, bu öğretim
halkalarından yeni müderrisler yetiştirdikleri gibi, yaptıkları
öğretim karşılığında zamanlar vakıflardan veya zenginlerden belli bir
ücret almaya da başlamışlardı.
Gene zamanla bu öğretim câmilerinin içinde ve dış taraflarında öğrenci
ve müderrisler için "maksura" veya "zaviye" denen küçük odacıklar ve
dershaneler de yapılmaya başlandı. Bugünkü el-Ezher Üniversitesi'nin
temellerini oluşturan el-Ezher câmiinin öğretim yeri olma özelliği bu
şekildeki genişletmelerle sağlanmıştı.
Câmi ve mescitlerde ibadetle öğretim her zaman iç-içe olmuştur.
3.1.2. Hankâh, Ribat, Tekye ve Zaviyeler
"Hahkâh"lar, İran'dan kaynaklanan Doğu eğilimli tasavvuf tekkeleri
idiler. Selahattin Eyyubî zamanında Filistin ve Mısır'a kadar
yaygınlaştırılmışlardır. "Zaviye" ise "köşe" anlamındadır ve
genellikle Batı ve Kuzey Afrika'da yer alan küçük tasavvuf tekkeleri
idi. "Ribat"lar ise sınırlarda cihat edenlerin oturdukları bir nevi
sınır karakolları durumunda idiler; kendi tarikatlarını ve tasavvufî
görüşlerini sınır bölgelerinde yaymak isteyen şeyhlerin ve dervişlerin
kaldıkları yerlerdi. "Tekye" (tekke) ise bunların genel adı veya daha
belirgin şekliyle, bizim kültür çevremizde bunlara verilen bir isim
idi.
Yukarıda sayılan kurumlarda genellikle tasavvuf eğitimi ve bunun
uygulaması sayılabilecek "murakebeye dalma" ve "çileye girme" işleri
yapılırdı.
Tasavvuf, bütün dinlerde var olan, genelde Allah'a aşk ve sevgi
yoluyla ulaşmayı amaçlayan, kendinden geçmeyi ve bu dünyada iken kendi
isteği ile Allah ile bütünleşmeyi amaçlayan bir dinî görüş idi. Normal
insanların kullandıkları dinî bilimleri genelde kabul etmezler,
bunların, insanın Allah'a ulaşmasını engelleyeceğini savunurlardı.
Bu kurumlarda yer alan dervişlerin ve sufilerin bilimleri "yokluk
bilimi" veya "gerçeklik bilimi" idi. Gerçeği perdeli olarak değil de
apaçık bilmeyi amaçlıyorlar, bu nedenle akıl yolunu pek
kullanmıyorlardı. Bu dünyanın renklerinden, şekillerinden, tat ve
nimetlerinden kaçarak gerçek evrene ulaşmak isterler, Bu da oldukça
uzun bir çabayı gerektirirdi.
Tasavvufa yeni başlayanlara "fakir", biraz ilerlemiş olanlara "zâhid",
"ârif","şeyh" veya "mürşit" denirdi.
Tekkelerde şeyhler ile müritleri arasında esası saygıya ve sohbete
dayanan, şeyh sohbetlerini dinlemek şeklinde gelişen bir eğitim vardı.
Bu şekilde tasavvuf üzerine oldukça bilgi sahibi olan öğrenciler "halvethane"
veya "çilehane" denen özel hücrelerde genelde 40 gün süren çilelere
girerlerdi. Bir nevi staj mahiyetinde olan bu kendi kendine düşünme,
bütün dünyadan, zaman ve mekândan soyutlanarak kendi üzerine dönmüş
düşünmeyi (teemmül, refleksiyon) gerçekleştiren ve bu arada yüzlerinde
ve davranışlarında bunun etkilerî gözüken dervişler başarılı bir
şekilde değerlendirilir ve eğer isterse veya şeyhi uygun görürse,
şeyhten alacağı postu başka topraklarda sererek şeyhin görüşlerini
orada yayarlardı.
Tekkelerdeki eğitimde halvete veya çileye çekilmenin yanı sıra zikir
âyinlerine katılmak, semaa oturmak ve başka şekillerde, kişileri vecd
haline getirecek törenler düzenlenirdi. Bu şekilde teorik eğitim ile
uygulamanın en yoğun ve en ciddî olarak yapıldığı eğitim merkezlerinin
başında tekkeler geliyordu, Pratik eğitimde başarılı olamayanların
teorik bilgisine çok fazla güvenilmiyor; gerekirse defalarca çileye
sokuluyor, çilede kalınan günler normaldeki kırk günü çoğu kere
aşıyordu.
Tekkelerde yapılan eğitim, İslâm dininin yayılmasında ve alınan yeni
toprakların arkadan gelen müslüman Türklerin yerleşebieceği bir ortam
haline getirilmesinde büyük rol oynamıştır.
3.1.3. Kütüphaneler
İslâm dininin İran'daki yayalması sırasında eski İran dini
inançlarıyla karşı karşıya gelmesi, Orta Asya'da Türk Budizmi ve Hint
Budizmi ile, Anadolu'da başta Hıristiyanlık olmak üzere çeşitli
inançlarla karşılaşılması çeşitli mezheplerin ve tarikatların
çıkmasına yol açtığı gibi; gerek İslamî gerekse dağılma alanlarındaki
değerli kitapların Arapçaya çevrilerek mevcut bilginin "islâmileştirilmesi
çalışmaları" bir çok özel ve yarı-resmî kütüphaneleri doğurdu.
Bu kütüphanelerden "Beytü'l-Hikme"ler, Emeviler zamanından itibaren
kurulmaya başlayan ve Abbasiler zamanında da devam eden büyük tercüme,
araştırma ve inceleme merkezleri idiler. Başta Circis bin Cibril olmak
üzere çeşitli tercümanlar Yunanca, Latince, Pehlevice, Farsça ve
Süryanice'den bir çok eserleri Arapçaya çevirmişler; bu çeviriler
kütüphanelerde okunmaya, araştırılmaya ve çoğaltılmaya başlanmıştı.
Özellikle Harun er-Reşit ve el-Me'mun zamanında kitap çevirme ve
çoğalma çalışmaları altın devirlerinden birini yaşamıştır.
Bu kütüphsnelerde aynı zamanda bilimsel toplantılar da düzenleniyor ve
meşhur tartışmalar yapılıyordu. Bu tartışmalara hadisçiler, fakihler,
"mutezile" denen raayonel akımın temsilcileri de katılıyorlardı.
Abbasi halifeleri Bağdad'tan Samarra'ya geçince ve medreseler öğretim
faaliyetinin büyük kısmını üzerlerine alınca yavaş yavaş
etkinliklerini kaybetmeye başladılar.
Beytü'l-Hikmelerin devamı olarak ortaya çıkan "Hizanat el-Hikme"ler
ise gene sultanlar ve zenginler tarafından, araştırmacılara açık
olarak kurulmuş kütüphanelerdi.
Bu iki tip kütüphaneden değişik karakterde olan "Dârü'l-İlim"ler ise
daha ziyade şî'i kütüphaneleri ve eğitim kurumları olarak gelişti.
Özellikle Mısır'daki el-Hakim Dârü'l-İlimi, şi'i İsmailiye mezhebinin
propagandasını yapacak "dâî"ler yetiştiriyordu. Bu kütüphanelerdeki
tartışmaları İsmaili âlimleri yönetiyorlar, buralara topladıkları
gençleri uzun ve yoğun bir eğitim sürecinde istedikleri biçimde
eğittikten sonra propaganda için Suriye, Irak ve İran'a
gönderiyorlardı. Kur'an'ın şii görüşlere göre tefsirinin yapıldığı,
hadiçlerin gene bu anlamda seçilip yorumlandığı bu merkezlerde çalışan
öğretmen ve öğrencilere, vakıflar tarafından belli ölçülerde burs ve
başka yardımlar da yapılıyordu.
Dârü'l-İlimler daha sonra Suriye ve Irak'a da yayıldı. Bu ülkelerde
açılmış olan bu kütüphanelerin ortak özellikleri olarak şunlar tespit
edilmiştir: Buradaki çalışmalar vakıf düzenine göre yapılıyordu, özel
bir bina içinde idiler, genel kütüphane hizmeti görüyorlardı, şi'î
propagandası yapıyorlardı, âlimler ve öğrenciler burada kalabiliyordu
ve düzenli bir öğretim yapılıyordu.
Dârü'l-İlimler, Irak, Suriye ve Mısır'da bulunan müslümanlar arasında
şia görüşlerini yayacak adamlar yetiştirirken uyguladıkları eğitim
sistemi ile hem medreselerin kurulma sebeplerinden birini yaratmışlar
hem de düzenli öğretim, öğrencilere yatacak yer, malî yardımlar gibi
yönlerden onlara örneklik de etmişlerdir. Bunun yanı sıra medreselerle
zıt bir öğretim içinde bulunduklarından, bir yerde birisi kurulurken
diğeri yıkılma durumuna gelmiştir.
3.l.4. Küttablar ve mektepler
İslâmiyetin doğuşu sırasında Arap harflerinin şekilleri iyice
belirlenmiş ve kıvrak denecek bir yazma işlemini de yapabiliyordu. Bu
harflerle yazılmış yazıları okuyabilen oldukça fazla adam da
bulunuyordu. Zaten Kur'an'ın hemen en doğru şekliyle kaydedilmiş
olması, hadislerden hiç birisiyle karışmamış olması da bu yazı ve
okuma-yazma bilenler sayesinde mümkün olmuştur. Bu nedenle İslâmiyetin
doğuşundan itibaren okuma yazmanın önemi anlaşılmış, okur-yazar
sayısını arttırmak için birçok tedbirler alınmıştır.
"Küttab" veya "mekteb" denilen yerlerin esas amacı yazı yazmayı ve
okumayı öğretmekti. Zaman içinde okuma-yazmanın yanı sıra Kur'anı
okuma, basit dinî bilgiler ve ibadet şekilleri, hattâ zamanla basit
hesaplama yolları da öğretilmeye başlandı ve bu eğitim kurumları
çeşitli yönleriyle bir eğitim kurumu haline geldi.
Bu şekilde ortaya çıkan mektepler kısa zamanda İslâmiyetin yayıldığı
her yere yayıldı. Burada ders veren öğretmenlerin vergiden ve
askerlikten muaf olmaları, yaptıkları eğitim-öğretim karşılığında
ailelerden belli bir ücret ("hak") almaları bu okulların hızla
yayılmalarına neden oldu. Burada ders veren öğretmenlere "kâtib", "fakih",
"muallim" gibi adlar verilmiştir ve bizim kültür çevrelerimizde
"muallim" ismi yaygın kabul görmüştür. Burada ders veren öğretmenlerin
yardımcılarına "kalfa" (halife) dendiği gibi, bu okullar Anadolu'da "mekteb-i
sebil", "sıbyan mektebi" gibi adlar da almışlardır.
3.2. Medreseler
3.2.1. Medreselerin doğuşu
Medreselerin ne zaman, nerede, hangi faktörlerin etkisiyle doğduğu
konusunda araştırmacılarca henüz bir görüş birliğine ulaşılamamıştır.
Bu konudaki görüşler kısaca şöyle gruplandırılabilir:
a) Medrese sistemi, çok eski zamanlardan beri var olan câmi
okullarının bir devamıdır. Bu görüş özellikle İslâm Ansiklopedisi'nin
"Mescid" maddesini yazan Paderson'un görüşüdür. Paderson, İslâmdaki
bütün eğitim çalışmalarını "mescid" maddesi içinde anlatmış,
medreseleri de buradaki faaliyetlerin bir devamı gibi görerek bu madde
içinde anlatmıştır.
Özellikle Mısır, Suriye ve Kuzey Afrika'daki câmiler yoğun bir
eğitim-öğretim faaliyeti içinde idiler. Irak, Suriye, Anadolu, İran ve
Türkistan yöresinde medreseler yapıldıktan sonra eğitim-öğretim
çalışmaları bu kurumlara devredilmiştir. Hattâ uzun zaman medrese ve
câmilerin görevleri birbiriyle içiçe girmiş; câmiler eğitime devam
etmeye, medreseler de eğitim faaliyetinin yanı sıra ibadet görevlerini
de yerine getirmeye başlamıştır. Anadolu medreseleri içinde bir çok
minareli medrese bulunması da bunu açık olarak göstermektedir.
Ancak bu gerçek, medreselerin câmilerden doğmuş olduğunu göstermez.
Câmilerdeki öğretim ile medreselerdekinin karakteristik bazı
farklılıkları vardı. Câmilerde her yaş ve meslekten adam öğrenci
yerinde otururken medreselerde belli yaşlarda örgün bir öğrenci grubu
vardı. Câmilerde halka şeklinde olan ders düzeni medreselerde normal
sınıf düzeyinde idi.
Câmiler medreselere kaynaklık etmemişler, yalnız medreselerin
Suriye'de yayılmaları sırasında karşılıklı etkileşime gitmişlerdir.
Ancak, sabahları medreselerde yapılan örgiin eğitimin, öğleden sonra o
yerleşim yerinin büyük câmilerinden birinde örgün-yaygın karışımı
genel bir derse ("ders-i âm") dönüştüğü ve karşılıklı dayanışmanın
sonuna kadar devam ettiği de unutulmamalıdır,
b) Medreseler, şi'î Dârü'l-İlimlerinin kazandığı başarı üzerine,
bunların sünniler tarafından kopye edilmiş şekilleridir. Bu görüşü
ortaya çıkaran, medreseler ile Dârü'l-İlimler arasındaki bir çok
fonksiyon benzerlikleri idi. Her ikisi de birbirine zıt bir dini
görüşün propagandasını yapıyorlar, vakıf olarak kuruluş biçimleri,
öğrencilere ve âlimlere karşı verdikleri bazı haklar, kütüphanelerle
içiçe olmaları v.s. gibi durumlar, medreselerin Dârü'l-İlimlerin
üzerine, onların yerine kuruldukları görünümünü veriyor.
Gerçekten de medreselerin Suriye ve Mısır'da yayılmaları sırasında
Dârü'l-İlimlerin bir çok prensipleri alınmış, hattâ bir çok yerde ya
Dârü'l-İlim kapatılıp medrese açılmış veya o yıkılarak yerine medrese
kurulmuştur. Her iki kurum da kendi dinî gürüşlerini yayacak
propagandacı ve ona göre icraat yapacak memur ve diğer görevlileri
yetiştiriyorlardı.
Ancak medreseler ortadoğuda doğmadıkları için Dârü'l-İlimlerin bu
öğretim kurumlarının doğuşuna kaynaklık etmeleri mümkün
görülmemektedir. Çünkü bu kütüphaneler genellikle Mısır, Suriye ve
biraz da Irak'da yayılmışlar idi.
c) "Medrese" kelimesi ilk defa 10. yüzyılda Horasan-Çayardı (Maveraü'n-nehir)
yöresinde kullanılmıştır. Bu kullanım, genel olarak ders verilen yer,
okul anlamındadır. Ancak 11. yüzyıldan itibaren "medrese" kelimesi
yüksekokul anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Mısır ve Suriye'de
şiîliğe karçı yenik düşen sünni mezhepler kendilerini doğuda
güçlendirmek için bu yörelerde özel evlerinde küçük medreseler
kuruyorlar veya ileri gelenler tarafından sünnî âlimler için dikkati
çekmeyecek küçük okullar kuruluyordu. 1000'li yılların başlarında Merv,
Amul, Tabaran, Gazne, Nişabur, Buhara gibi şehirlerde değişik
boyutlarda bu tip medreseler kurulmuştu. İbn Battuta'nın ifadelerine
göre, Lur ve Kuzistan halkı, buralardaki zaviyelere bile "medrese"
diyordu.
Ancak ad benzerliği olan bu iki kurumun organizasyon ve amaçları
bakımından önemli farkları da vardı. Bu küçük okullar daha sonraki
medreselerin ortaya çıkmasında önemli bir esin kaynağı olmuşlardır ama
"Irak'tan batıya doğru ortaya çıkan büyük devlet medreselerinin tam
kaynağını oluşturmuşlardır" demek biraz hatalı olacaktır.
d) Medreseler, Karmati manastır okullarının bir değimiş şeklidir.
Karmati manastırları İran ve Türkistan'da, Arap âleminde Dârü'l-İlimlerin
yaptığı işi yapıyorlardı. Bunların manastır okullarından yetişen
propagandacılar o kadar etkili oluyorlardı ki, sünnî mezhepler buna
karşı kendi silahı ile mücâdele etmek gereği duydular ve medreseleri
kurdular. Gerçekten de 10. yüzyıl sonlarına doğru Fergana, Horasan,
Cürcan, Taberistan, Gazne, Çayardı ve Hindistan yörelerinde Karmatiler
önemli bir güç haline gelmişlerdi. Bu yörelerdeki sünniler Karmati
manastırlarını kendileri için bir tehlike olarak görüyorlardı.
Maturudî; Semerkant'ta 17 Karmati ve Mutezile "medresesi"nden söz
etmektedir. Tarihte karmatilere karşı en büyük harekatı düzenleyen
Gaznelî Mahmut, bu görüşü terkedenleri öğretim görevinde bıraktığı
gibi, onların kurdukları medreseleri de sünnî medreseleri olarak devam
ettirdi, denmektedir.
e) Bazı Avrupalı araçtırmacıların, Yakındoğu'daki Hırıstiyan
okullarının medreselerin kökeni olduğunu iddia etmeleriyle
karşılaşıyoruz. Bizans'ın üniversitelerine baktığımızda 344 yılında
Kostantin'in kurduğu üniversitenin öğretime başladığını görüyoruz. 425
yılında da içinde 31 kürsü bulunan büyük bir oditoryum açılmıştı.
İskenderiye Müze Akademisi'nde 4. ve 5, yüzyıllarda birçok tanınmış
kişi çeşitli alanlarda ders veriyordu. Beyrut Üniversitesi (Oditoria)
3-5. yüzyıllar arasında yaşamıştı. Atina Üniversitesi 529'da
kapatılmıştı. II. Teodor Üniversitesi profesörleri ve kitapları ile
birlikte yakılmıştı. İstanbul'daki Bardas Üniversitesi, Kostantin
Monomaque Üniversitesi gerçi 11. yüzyılın ortalarına kadar yaşamıştı
ama buralardaki eğitimin ve öğretim organizasyonunun yapısı
medreseleri etkileyecek düzeyde değildi. Medreseler ortaya çıkmaya
başladığı dönemde Bizans yükseköğretim kurumları ortadan kaybolmaya
başlamıştı. Kaldı ki, medreselerin doğuş yeri Suriye ve Filistin
değil, Horasan-Çayardı yöresidir.
f) Medreselerin doğuşunda, hattâ Türk medrese-mescit sisteminin
doğuşunda Budist "Buyan" veya "Vihara"larının (manastırlarının) büyük
etkisi vardır. Budist külliyeleri M.Ö. 3. yüzyıldan beri gelen bir
geleneğe sahipti ve vakıf sistemi yoluyla yaşıyorlardı.
Bu külliyelerin amacı bir taraftan budist rahipleri ("toyın")
yetiştirmek, gezici Budist rahiplere bir barınak olmaktı. Bu
külliyelerde iki türlü öğrenci vardı: "Mahava" denilen, İslâmiyetteki
sufilere benzer, inzivaya çekilen din adamları ve "Brahmakarin"
denilen dünyevi hayatı seçen din adamları.
Türkler arasında da 4, yüzyıldan itibaren yayılmaya başlayan Budizm, 9
ve 10. yüzyıllarda bu geleneğe iyice sahip çıkmışlardı. Vihara
yaptırmak, Türkler arasında yapılacak hayırların en değerlilerinden
olduğu için bütün ileri gelenler bu kurumları yaptırıyorlar ve
vakıflar bağlıyorlardı. Bu külliyelerde toyınlar, avlunun etrafına
dizilmiş hücrelerde yaşıyorlardı.
Barthold ve E. Esin'in kanaatlerine göre külliye kavramını Türkler
Budizmden İslâmiyete getirmişlerdir. Bu görüş Diez, Godard, Creswell,
Erdman ve Litvinski tarafından da destekenmiştir.
İslâm orduları 633 yılında Belh şehrine geldiklerinde bile, burada
100'ü aşkın Türk-Budist külliyesi ("Nevbahar") vardı. 710 yılında
Buhara şehri alındığında da buradaki Budist külliyeleri
islâmileştirilmişti. Müslüman din adamları veya Budist iken müslüman
olmuş entellektüeller, daha önce verimli çalışmalarını gördükleri bu
kurumları terketmemiş ve "islâmileştirmişlerdi". Orta Asya'da
İslâmiyet yabancı dinlere (Budizm, Maniheizm, Hıristiyanlık) ve rafızî
mezheplere karşı mücâdele ederken Budist viharaları islâmileştirerek
medreseleri kurmuşlardır.
Doğuş kaynakları hakkındaki görüşler bu şekilde sıralanan medreseler
Karahanlılar, Gazneliler ve Samanoğlulları zamanında bu devletler
tarafından desteklenerek, bu devletlerin hükümran oldukları
topraklarda sağlam bir yer tutmaya başlamışlardı. Gazneli Mahmut,
kardeşleri ve emirleri Gazne, Nişabur, Belh, Huttalan gibi yerlerde
övgüye değer medreseler kurmuşlardı, Karahanlılar kurulan çeşitli
medreseleri, daha doğrusu bu medreselerin vakıflarını resmen
tanımışlar ve kendileri devlet eliyle medreseler kurmaya da
başlamışlardı. Dolayısıyla Gazneli ve Karahanlılar zamanında
devletlerin medrese ile ilgili sürekli bir politikaları olduğu gibi,
buralara devlet yardımı da yapılıyordu.
3.2.2. Nizamiye Medreseleri
Arap milliyetçiliği yapan Emevi yönetiminden rahatsız olan arap-olmayan
müslümanların da desteği ile Emeviler yıkılıp yerine Abbasiler
geçince, sünnî Abbas oğulları ile şiilerin devleti veya hilefeti, sıra
ile yönetmeli anlaşmasına uyulmadı. Abbasiler bunun yerine İranlı
vezirler seçme yolunu (Bermekiler) tuttular. Abbasi halifeliği
içindeki Emin ile Me'mun arasındaki mücâdelede şiiler tekrar devreye
girdi ve hilafeti sıra ile yönetme anlaçması gene yapıldı ve Me'mun
iktidarı kazandı. Ancak Me'mun'dan sonra hilafeti alan Mu'tasım
anlaşmaya uymadığı gibi, İranlı vezirleri uzaklaştırdı ve devlet
sisteminde İranlıların yerini Türkler almaya başladılar. Bu durumda
İranlı şiiler Tahiriye, Safariye, Samaniye, Saciye, Zayyariye gibi
küçük şii İran devletleri kurdular. O sırada İran içlerine doğru
ilerlemekte olan Türkler, halifenin de çağrısıyla daha da yayılmaya
başladılar. İran'da bu tür devletler kurulurken Mısır'daki sünni Türk
Tolonoğulları devletini yıkan Fatımiler, burada da bir şii devlet
kurdular.
Türkler Ortadoğuya iyice girmek istediklerinde, bu kez karşılarına
Araplar değil şii İranlılar çıktı. Biraz da bu nedenden, yeni kurulan
Türk devletleri sünniliğin savunucusu durumuna geçtiler. Karahanlılar,
Gazneliler, Eylekoğulları, Ahşidoğulları ve Selçuklular böyle bir dinî
ve siyasî ortamda ortaya çıktılar. Batıdan Fatımiler ve doğudan
Büveyhî şii devletlerinin baskısıyla yıkılmak üzere olan Abbasi
Devleti'nin yardımına çağrıldılar. Gerek İranda gerekse Suriye'de İran
kökenli bu devletleri uzun mücâdelelerden sonra ortadan kaldırdılar.
Bu arada iktidarlarını sağlamlaştırmak, halkı da kendi yanlarına
çekmek için Orta Asya'da geliştirdikleri medreseleri de getirip etkin
olarak kullanmaya başladılar.
Nizamü'l-Mülk, Selçukluların İranlı bir sünni vezirleri idi. Sultan
Alpaslan'ın veziri olarak ilk önce İmam Cuveynî için Nişapur
Nizamiyesini, 1067 yılında Ebu İshak Şirazî için Bağdad Nizamiyesini,
daha sonra Belh, Herat, İsfahan, Basra, Merv, Musul, Amul, Harcird,
Rey, Buçenc Nizamiyelerini yaptırmıştır. Bu medreselerin hemen hepsi o
zamanın meşhur âlimleri için yapılmıştır. Ayrıca hemen her medreseye
zengin vakıflar bağlanmış, müderrislerinve özellikle öğrencilerin
devlete ve sünnî görüçlere iyice bağlanması için para, yiyecek ve
giyecek yardımı sağlanmıgtir. Nizamü'l-mülk'ün yaptırdığı medreselerin
sayısının daha fazla olduğu tahmin ediliyor. Vezirin bir taraftan
böyle medreseler yaptırması, vakıflar bağlaması bir taraftan da
müderrisleri ve öğrencileri çeşitli şekillerde desteklemesi her yıl
devlet hazinesine aşağı yukarı 600.000 dinara mal oluyordu. Vezirin bu
harcamalarını ve başarılarını çekemeyenler onu Sultan'a şikayet
ettiler ve harcanan bu paralarla mükemmel bir ordu kurulabileceğini ve
İstanbul'un bile alınabileceğini söylediler. Sultan Melikşah "Ey Baba
.." diyerek Vezirinden kibarca hesap sordu. Nizamü'l-mülk ise,
ağlayarak, kendisinin bir gece ordusu, sürekli bir ordu kurduğunu,
Sultanın ordusunun ülkeler fethedebileceğini, fakat iyi idare edilip
korunamadıktan sonra fetihlerin bir işe yaramayacağını, kendi
yetiştirdiği ordunun gece-gündüz ülkenin her yerinde Sultanın
saltanatını, inançlarını yayacağını, onun için dua edeceğini
bildirerek yaptığı işin önemini kabul ettirdi.
Nizamülmülk bu medreseleri birinci planda devletin sünnî olmayan
görüşlere karşı savunulması ve menfaatlerinin gözetilmesi amacıyla
kuruyordu. Selçuklu Devleti'nin şiilere kargı savaşında ve bu savaşın
kazanılmasında medreselrin rolü inkâr edilemez. Aynı zamanda bu
medreselerde ders veren müderrisler, bu medresenin çeşitli
imkânlarından yararlanarak bir meslek sahibi olan yoksul öğrenciler
çeşitli görevler için dağıldıkları çeşitli yerlerde Selçuklu Devletine
bağlılığı propaganda etmişlerdir. Nişapur medresesi kurulurken
Sultanın izni alınmış ve bu izinle ülkenin her tarafına medreseler
kurulmuştur. Medreseler devlet girişimi ve devlet parası ile
yaptırılmıştır. "Nizamiye medreseleri" adı genelde bu medreseleri
anlatan bir ortak isim; ama medreselerin geçek isimleri "Nizamiye"
değil. Vezirin sağlığında iken, kendinin kurdurduğu medreselerin hepsi
ona bağlı idi (kendisinin ölümünden sonra Sultana ve Halifeye
bağlanmıştı); bu durum Nizamü'l-mülk'ün hem bir başbakan hem de Eğitim
Bakanı gibi çalıştığını gösteriyor.
Nizamiye medreseleri, tarihte "eğitimde şans ve fırsat eşitliği"
sağlamanın mükemmel örneklerinden biridir. O zamanlar yükseköğretim
maddî problemi olmayan, kolayca kitap satın alabilen ve çeşitli
yerlerde araştırma yapabilenlerin hakkı idi. Devlet, medreseleri
"yatılı ve burslu" bir eğitim kuruluşu haline getirmekle öğretimde
imkân ve fırsat egitliğini sağlama çalışmalarına girişmiş oluyordu. Bu
medreselere bağlanan zengin vakıflar, onların bütün ihtiyaçlarını
karşılayacak sürekli bir gelir kaynağı oluyordu. Müderris ve
öğrencilerin bütün ihtiyaçları karşılanınca, onlar da kendilerini
kayıtsızca bilime ve öğrenmeye verebiliyorlardı. Nizamü'l-mülk'ün
inancına göre, eski sultanlar âlimlere ve öğrencilere maaş
vermedikleri için, onlar da sultanlara karşı ve hattâ onların
devletlerine karşı propaganda yapıyorlardı.
Bu denli yaygın Nizamiye medreseleri kurmanın bir başka amacı,
Büveyhoğullarının yıkılmaları üzerine onların topraklarında kurulan
yeni devletin idarî kadrolarında ihtiyaç duyulan devlet memurlarını
yetiştirmek olmalıdır. Ebu İshak Şirazî İran'da dolaşırken, çeşitli
yerlerde eski öğrencilerini müderris, kadı, vaiz, kâtip v.s. olarak
görmüştü. Bir de Nizamiye medreseleri artık ordulardan ve elçilerden
oluşan eski devlet sisteminin değiştiğinin, bunun yerine egemen olduğu
bütün topraklarda çeşitli işleri devletin yönetim felsefesi içinde
yapacak kadrolara ihtiyaç duyulduğunun ve bunları yetiştirmenin de
devletin esas görevlerinden biri olduğunun göstergesi gibi
gelmektedir.
Selçuklu medreseleri müderris-öğrenci ilişkilerinde bir yenilik
getirmemişti ama öğrenci statüsünde bazı yenilikler getirmişti: Bu,
medrese öğrencilerinin büyük bir kısmının yatılı olması ve bu arada
medrese vakfından burs alabilmeleridir.
Gerçi Selçuklu medreseleri müslüman halkı rafızî mezheplerin
propagandalarından korumak için açılmıştı, ama gene de medreselerde
Aş'arilerle Hanbelilerin çatışmalarına şahit olunuyordu. Bu olayların
iyice tırmandığı bir sırada Nizamülmülk, medresenin baş müderrisine
bir mektup göndererek "medreselerin amacının mezhep çatışmalarını
kışkırtmak ve körüklemek değil, ilmin korunması ve yayılması olduğunu"
ihtar etmişti.
3.2.3. Nizamiye medreseleri çağında başka medreseler
Nizamülmülk sağlam esaslar üzerinde bir "Nizamiye geleneği"
başlattıktan ve bunun başarısını gösterdikten sonra, Selçuklu
ülkesinin çeşitli şehirlerinde yaygın bir medrese kurma faaliyeti
başladı. Kirman Selçukluları, Kirmanda İsmetiye ve Kuba-i Sebs
medreseleri, Azerbaycan'da Yağı-Sıyan oğlu Mehmet'in yaptırdığı bir
çok medreseler, Bağdad'da Nizamülmülk'ün rakibi Tâcelmülk'ün kurduğu
Tâciye Medresesi başta olmak üzere bir çok medreseler kurulmuştu. İbn
Cubayr, 1184 yılında Bağdad'ı ziyaret ettiğinde, bu şehirde 30'a yakın
medrese saydığını yazmıştı. Hafız Ebru adlı bir başka yazar da
Nişapur'da 8, genel olarak İran'da Şafi'î fıkhı okutan 17 medrese
bulunduğunu yazar.
Bağdad'da 1234 yılında Halife Mustansır tarafından yaptırılan
Mustansıriye Medresesi bir taraftan Nizamiye medreselerine rakip
olarak, onların gücünü kırmak için açılmıştı, bir taraftan da değişik
unsurlar içeriyordu. Bu medresede, İslâmî ilimlerin yanı sıra tıp,
matematik ve astronomi("Hey'et") öğretimi de yapılıyordu. Selçuklu
geleneğinde ise tıp öğretimi "Dârüşşifa" veya "Bimaristan"larda,
astronomi öğretimi de Rasathanelerde yapılıyordu. Çok büyük bir
kütüphanesi olan Mustansıriye medresesinde her sünni mezhebin 75'er
öğrencisi vardı.
Medreseler her ne kadar sünnilikle şiilik arasındaki propaganda
savaışı ortamında sünnilerin bir eğitim kurumu olarak doğup gelişmişse
de -fazla olmamakla beraber- şi'î medreselerine de rastlamaktaydı.
Başlangıçtaki yoğun propaganda savaşı yavaşlayınca, bazı emirler kendi
yönetimlerindeki şi'î halk için de medreseler yaptırmışlardı. Hattâ
ılımlı şiilerin kendilerinin bile medreseler yaptırdıklarını
görüyoruz. İbn Battuta, 1328 yılında Meşhed Ali'de bir şi'i
medresesine rastlamıştı. İsfahan'da 1325 yılında yapılan İmamî
Medresesi de iç duvarlarında hem dört halifenin hem de 12 imamın
adlarını bulundurması dolayısıyla bir sünnî-şi'î medresesi olma
özelliğini gösteriyordu.
3.2.4. Arap ülkelerinde medreselerin yayılma derecesi
Bilindiği gibi Horasan'da kurulan Büyük Selçuklu Devletinden başka,
Kirman Selçukluları, Suriye Selçukluları, Irak Selçukuları ve Anadolu
Selçuklu devletlerine rastlıyoruz. Selçuklu devletlerinin ortadan
kalkmasından sonra Şam, Erbil, Azerbaycan, Fars Atabeglerinin
kurdukları devletleri görüyoruz. Bu devletlerin hepsi, egemen
oldukları yörelerde selçuklu medrese geleneğini devam ettirmişlerdir.
Suriye Selçukluları; Suriye, Filistin, Ürdün ve Lübnan'da hem şiilerle
hem de haçlılarla mücâdele ediyorlar, bu arada bir çok Türkmen
oymağını bu topraklara yerleştiriyorlardı. Hem yer altında hem de yer
üstünde şiilerle yoğun bir mücâdele sürerken, haçlılarla da raund
raund acımasız bir döğüş, Türklerin bu topraklarda etken olmasını
güçleştiriyordu.
Selçuklulardan sonra bu mücâdeleye Atabeg Nureddin Zengi,
Artukoğulları ve Sultan Selâhattin Eyyubî de devam etmiştir ve sonunda
Suriye, Filistin ve Mısır'a medreseler iyice yerleşmiştir.
Bu yörelerde tespit edebildiğimiz medreseleri, çeşitli özellikleri
aynı anda gösteren bir tablo halinde vermeyi daha uygun gördük.
Suriye medreseleri (Şam)
Medresenin adı
Mezhep
Kurucusu
Kuruluş
Atabekiyye
Şafi'î
Melik Eşref'in karısı
-1242
Esediye
"
Hoca İbrahim
1413
Esediye
Şafi'î-Hanefi
Melik Esededdin
-1169
İsfahaniye
Şafi'î
İsfahanlı Tüccar
(1280)
İkbaliye
"
Cemalettin İkbal
-1207
Ekziye
"
Emir Ekiz(?)
-1190
Emcediye
Şafiî-Hanefi
Melik Emced
-1231
Eminiye
Şafi'î
Atabeg Gümüştekin
-1146
Baderaiye
"
Müderris Baderaî
-1160
Behnesiye
"
Vezir Behnesi
-1231
Takviye
"
Melik Muzaffer
1178
Caruhiye
"
Câruh et-Türkmani
-1196
Hamsiye
"
-
-1326
Halbiye
"
-
-1410
Habisiye
"
-
-1410
Haliliye
"
Emir Bektemer
-1345
Damagiye
Şafii-Hanefi
Farisiddin Hatun
1240
Devlaiye
Şafii
Müderris Davlaî
-1237
Rukniyetu'l-Cavaniye
"
Emir Rüknettin
-1233
Ravahiye
"
Tacir İbn Revahe
-1225
Hadriye
"
Emevi Camiinde bir "Halka-Medrese"
-
Savciye
"
Tüccar el-Savcî
-
Şamiyetul Barraniye
"
bir Eyyubi kadını
1204
Şamiyetul Cavaniye
"
Zümrüt Hanım
-1180
Şahiniye
"
Emir Şahin
-1413
Şerifiye
"
-
-
Şumaniye
"
Şuman Hatun
-
Salihiye
"
Salih İsmail
-1250
Şaremiye
"
Şaremeddin Özbek Kaymaz
-
Salahiye
"
Sultan Selahattin
1187
Taktaiye
"
-
-
Taberiye
"
-
-
Taybiye
"
el-Ebir Ali
Zabyaniye
"
Şahabettin Hacı
1372
Zahiriyetul Barraniye
"
Melik Zahir Gazi
-1216
Zahiriyetul Cevaniye
"
Melik Eyyub
1277
Adiliyetul Kübra
"
Nurettin Mahmud
1172
Adiliyetus Sugra
"
Zöhre Hatun
-
Udraviye
Şafii-Hanefi
as-Sitt Udra
-1196
Aziziye
Şafii
Melik el-Aziz
Usruniye
"
Müderris Şerafettin
-1189
İmadiye
"
Nurettin Zengi
-1166
Gazaliye
"
-
-1176
Farsiye
"
Emir Seyfettin
1405
Fethiye
"
Melik Galip
-
Fahriye
"
Kadı Fahrettin
1418
Felekiye
"
Emir Felekeddin
1199
Kavasiye
"
İzzettin Kavas
-1333
Kılıciye
"
Mücahit İbn Kılıç
1254
Kusiye
"
Müderris Şahabettin Kûsî
-1254
Kaymeriye
"
Melik Nasrettin Kaymeri
-1266
Kaymeriyetus Sugra
"
-
-
Kerusiye
"
Muhammet Kerus
1243
Kellase
"
Atabeg Nurettin Zengi
1160
Mücahidiyetul Cevhaiye
"
Emir Mücahideddin
1160
Mücahidiyetul Barraniye
"
" "
-
Mesruriye
"
et-Tavaşi Şemsettin
-
Muhkalaiye
"
Şeyh Abdullah Munkalaî
-
Nasıriyetul Cavaniye
"
Melik Nasır
1255
Mecnuniye
"
Şerafettin ibn Zararî
1233
Necibiye
"
Emir Cemalettin Akuş
-
Esediye
Hanefi
(Bk. Şafi'i medreseleri sırası)
İkbaliye
"
Emir Cemalettin İkbal
1207
Amadiye
"
-
-
Bedriye
"
Emir Bedrettin
-1218
Belhiye
"
Emir Kekez et-Dukakî
1131
Taciye
"
-
-
Neşaiye
"
Emir Neşaî et-Dukakî
-1155
Celiliye
"
Müderris Celalettin
-1344
Cemaliye
"
Emir Cemalettin Yusuf
-
Cakmakiye
"
Muallim Sancar el-Halalî
1411
Carkasiye Caharkasiye)
Hanefi-Şafii
?
-
Cavahiriye
Hanefi
Necmeddin al-Cevheri
-1295
Hacibiye
Emir Nasrettin Aynalı
-1475
Barraniye
Zümrüt Hatun
1162
Hatuniyetul Cavaniye
İsmet Hatun
1177
Damagiye
Hanefi-Şafii
(önce açıklanmıştı)
Rukniyetul Barraniye
Hanefi
Emir Rükneddin
1223
Reyhaniye
"
Reyhan Cemalettin
1170
Zancaliye
"
İzzettin Zancalî
1228
Safiniye
"
(Emevi Camiinde Halka-Medrese)
Sibaiye
"
Emir Sibay
-
Barraniye
"
et-Tavaşî Şibl et-Devle
1219
Şibliyetul Cevaniye
"
Şibl et-Devle el-Muazzamî
-1226
Sadiriye
"
Secaaddin ed-Devle
ilk Şam medr.
Turhaniye
"
Nasır ed-Devle Turhan
-1126
Tumaniye
"
Tuman İbn Abdullah
-
Zahiriyetul Cevaniye
"
bk. Şafii medreseleri arasında
Udraviye
"
bk. Şafii medreseleri arasında
Aziziye
"
Melik el-Aziz
-1233
Aziziyetul Barraniye
"
Emir Muzaffereddin
1228
Aziziyetul Cevaniye
"
Emir Aybek
-
Aziziyetul Hanefiye
"
Emir Aybek (Halka-medrese)
-
İlmiye
"
İlmeddin Sencer
-1231
Fethiye
"
Melik Fetheddin
-
Ferruhşahiye
"
İzzettin Ferruhşah
-1182
Kaçmasiye
"
Kaçmaz el-İshakî
-1487
Kasaiye
"
Emir Kucka kızı Fatma
1196
Kahiriye
"
-
-
Kılıciye
"
Emir Seyfettin
1247
Kaymaziye
"
Saremeddin Kaymaz
-1199
Müridiye
"
Melik Muazzam Şerafettin kızı
1256
Muazzamiye
"
Melik Muazzam Şerafettin kızı
1224
Muiniye
"
Atabeg Muiniddin Azer
-1147
Mardaniye
"
Azizeddin Ahsa Hatun
1227
Mukaddemiyetül Cavaniye
"
Emir Muhammed el-Makaddemî
-1187
Mukaddemiyetül Barraniye
"
Emir Fahrettin
-1201
Muncukiyatul Hanef iye
"
Emir Seyfettin Muncuk
-1374
Mayturiye
"
Fatma Hatun
1232
Hanefiye
"
(Emevi Câmiinde Mihrap-Medrese)
Nuriyatul Kübra
"
Nurettin Zengi
1167
Nuriyatus Sugra
"
Nurettin Zengi (Halka-medrese )
Yağmuriyatül Hanefiye
"
Emir Cemalettin b. Yağmur
-1264
Naşiye
"
Emir ed-Dukakî
-
Maliki Zaviyesi
Malikî
(Emevi Câmiinde Zaviye-medrese)
Şarabişiye
"
Tüccar Şahabettin
-1333
Şamşamiye
"
Kıptî Vezir Şemsettin
-1333
Salahiye
"
Sultan Selahattin b.Eyyub
-
Cavziye
Hanbalî
Muhyiddin el-Bağdadî
1254
Camusiye
"
-
-
Hanbaliyatuş Şerif
"
Abdülvahab eş-Şirazî
-1141
Sahibiye
"
Rabia Hatun
-1245
Sadriye
"
Sadrettin b. Munca
-1259
Ziyaiyetul Muhammediye
"
Ziyaeddîn el-Makdisi
-1245
Ziyaiyetul Mahasiniye
"
Ziyaeddîn el-Mahasin
-1245
Omariyetul Şeyhiye
"
Ebu Ömer el-Makdisi
-1211
Alima
"
Şeyh en-Nasıh el-Hanbalî kızı
-1255
Masmariye
"
Şeyh Masmar el-Huranî
-1248
Muncaiye
"
(Emevi Câmiinde Zaviye-Medrese)
?
Burada sayılan Şam medreselerinden başka gene bu şehirde 3 tane tıp
medresesi (Dahvaziye, Donaysıriye ve Lâbudiyetü'n-Necmiye medreseleri)
ve 18 adet de Dârülhadîs bulunuyordu.
Şam'ın yanı sıra Suriye'nin önemli medrese şehirlerinden biri de Halep
idi. Halep'te -tespit edebildiğimiz- 30 Şafi'î, 30 Hanefi ve az sayıda
da Maliki ve Hanbelî medresesi vardı. Bu iki büyük şehirin yanı sıra
Hama, Hums ve Baalbek'te de bir çok Şafi'î ve Hanefi medresesi vardı.
Musul ve Trablus, da gene 10'un üzerinde medrese sahibi olan önemli
kentler idi.
Filistin'de de Sultan Selahattin Eyyubî ve emirleri tarafından birçok
medreseler (başta Kudüs olmak üzere) yaptırılmıştı. Mısır'da da Sultan
Selahattin dönemine kadar câmiler içindeki yoğu öğretime karşılık,
bundan sonra yoğun bir medrese yapımına baglandığı görülmektedir.
Sultan Selahattin Mısır'a (Kahire) 5 medrese kurmuştu, kendisinden
sonra gelenler, Memluklular zamanına kadar 26 medrese daha
kurmuşlardı. Memluklular zamanında ise Kahire medreselerinin sayısı
115'i aşıyordu. el-Makrizî'nin verdiği 73 medreselik listenin
özelliklere göre dökümü ise şöyle idi:
Mezhep Sayı Mezhep Sayı
Şafi'î medreseleri 14 Malikî-Hanefî medreseleri 1
Hanefî medreseleri 10 Dört mezhebe ait 4
Malikî medreseleri 4 Mezhebi bilinmeyen 25
Şafi'î-Maliki medreseleri 3 Yarı medrese 4
Şafi'î-Hanefi medreseleri 6 Dârülhadîs 2
Medreselerin Hicaz ve Kuzey Afrika ülkelerine yayılmaları da Sultan
Selahattin-i Eyyubî zamanından sonra başlamıştır. Ancak buradarda hiç
birbir zaman Irak, Suriye, Mısır ve Anadolu'daki yoğunluğuna
ulaşamımıştır.
3.2.5. Medreselerin Anadolu'da yayılmaları
Malazgirt Savaşından önce de Anadolu'ya defalarca girip çıkan Türkler,
bu savaştan sonra büyük gruplar halinde bu topraklara gelip yerleşmeye
başladılar. Selçuklu sülalesinden Süleyman Şah 1075 yılında İznik'i
alarak burayı başkent yapan bir devlet kurdu. İstanbul'u tehdit eden
bu hareket, Avrupa'da bir çok haçlı ordularının hazırlanmasına neden
oldu.
Gerek Avrupa'dan arkası arkasına gelen haçlı orduları gerekse Büyük
Selçuklularla rekabet bu iktidarı yıprattı ve geri Anadolu'nun
içlerine çekilerek Konya'yı başkent yaptılar. Bu arada Anadolu'ya
artık iyice yerleşmiş olan Türkler, Selçukluların yanısıra
Dânişmendliler, Mengücekoğulları, Artuklular, Saltuklular gibi birçok
küçük direniş devletleri kurmuşlardı. Haçlı tehlikeleri geçtikten
sonra Selçuklular Anadolu Türk birliğini tekrar sağladılar. Gerek
Selçuklular, gerekse bunun arkasından gelen Beylikler ve İlhanlılar
zamanında Anadolu'da Selçuklu geleneğinde bir çok medreseler kuruldu.
Osmanlı Devleti'nin kuruluş dönemini de Beylikler dönemi içine
katarak, Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar Anadolu'da kurulan
medreseleri şöyle sıralayabiliriz.
Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar Anadolu medreseleri
Medresenin adı
Şehir
Kurucusu
Eminüddin
Mardin
Artukoğlu Eminüddin
Necmettin İlgazi
"
Artukoğlu Necmettin İlgazi
Hüsamiye
"
Artukoğlu Hüsamettin Timurtaş
Külük
Kayseri
-
Yağı
Basan I
Niksar
Danişmendli Nizamettin Yağıbasan
Yağı
Basan II
Tokat
" "
"
Gecek
Sivrihisar
Umur
Beg
Hatuniye
Mardin
Artukoğullarından Sitti Radviye
Şifahane
Silvan
" "
"
Eyyubi
Urfa
-
Hoca
Hasan
Kayseri
-
İplikçi
Konya
Atabey Şemsettin Altunba
Zinciriye
Diyarbakır
Melik Salih Necmettin
Mesudiye
"
Melik II. Sökmen
Soğa
Bey
Sivrihisar
Emir
Soğa Beg
Seyfuddin
Diyarbakır
Seyfuddin Amudî
Ali
Gav
Konya
-
Marufiye
Mardin
-
Çifte medrese
Kayseri
Gevher Nesibe Sultan
Ümmühan Hatun
Seyitgazi
Ümmühan Hatun
Şücaiye
Diyarbakır
Şeyh
Şüca (Çeyh Çoban)
Halifet Gazi
Amasya
Halifet Alp İbn Tuli
Boyalıköy
Afyon-Sincanlı
Kureyş b. İlyas b. Oğuz
Harzem
Mardin-Harzem
Tacettin Mesut
Hatuniye
Konya
Devlet Hatun
I.Keykavus
Sivas
I.Keykavus
(Şifahane)
Pamukçular
Konya
I.Keykavus
(Pembe Furuşan med.)
Ertokuş
Isparta-Atabay
Emir
Mübarezittin Ertokuş
Tuğrakiye
Amasya
Av
Emiri Hacı Tuğrak
Gûhertaş
Konya
Lala
Gühertaş
Nizamiye
"
Nizamettin Ebu Hasan (Nalıncı med.)
Huand Hatun
Kayseri
Mahperi Huand Hatun
Seracettin
"
Emir
Seracettin Bedri
Atabey Armağan
Antalya
Mübarezittin Atabey Armağan
Taculvezir
Konya
III.Keyhusrev
Şeref Mesut
"
Şerefşah oğlu Mesut
Seyfiye
"
Emir
Seyfettin Karasungur
İmaret
Antalya
-
Afganu
Kayseri
-
Kalehisar
Çorum-Alaca
-
Sırçalı
Konya
Lala
Bedrettin Muslih
Melik Gazi
Kırşehir
Mengücekoğlu Mehmet Şah
Kemaliye
Konya
Kemalettin Turumtaş
Hacı
Kılıç
Kayseri
Ebul
Kasım İbn Ali et-Tusî
Taşmedrese
Akşehir
Fahrettin Ali (Halkalı med.)
Karatay Med.
Konya
Celalettin Karatay
" "
Antalya
" "
Şehidiye
Mardin
Melik Nasrettin Artuk Arslan
Hüsamiye
Aksaray
Emir
Hüsamettin Çoban
Zencirli
Karaman
Mehmet oğlu Hüsamettin (Eskici med.)
Atabekiyye
Konya
Atabey Arslandoğmuş İbn Sevinç
İnce
Minareli
"
Fahrettin Ali Sahip Ata
Alaattin
Sinop
Muinüddin Süleyman Pervane
Sahibiye
Kayseri
Sahibata Fahrettin Ali
Gökmedrese
Sivas
" "
"
Buruciye
"
Muzafferüddin Burucidî
Çifte Minareli
"
Vezir (İlhanlı) Şemsettin Cüveynî
Nurettin Caca Bey
Kırşehir
Nurettin Cibril b. Caca Bey
Molla Cedid
Konya
-
Atabey
Kastamonu
Çobanoğulları
Gökmedrese
Tokat
Muinüddin Pervane (Pervane med.)
Çay
Afyon-Çay
Yusuf b. Yakup Bey
Taciye
Aksaray
Taceddin Mutez (İlhanlı)
Lala
Ruzbe
Konya
Lala
Ruzbe (Selçuklu)
Emineddin
Sivrihisar
Emineddin Mikail
Hatuniye
Erzurum
Padişah Hatun (İlhanlı)(Çifte Minareli)
Hisarardı
Afyon
-
(Kale med.)
Muzafferiye
Mardin
Melik Muzaffer Karaarslan (Artuklu)
Nasrettin Hoca
Akşehir
-
Kadı
İzzettin
"
Kadı
İzzettin
Kadı
Kalemşah
Konya
Sultanel-kudat Tâcettin Kalemşah
Melik Mansur (Haliliye )
Mardin
Artukoğlu Melik Mansur
Hatuniye (Zeynep Hatun)
Diyarbakır
Sencer Şah annesi Zeynep Hatun
Sultaniye (Ahmediye)
Erzurum
Olcayto Hüdabende (?) Alaattin Keykubat
Seyyi Nurettin
Sivrihisar
Seyyi Nurettin
Dündar Bey (Taşmedrese)
Eğridir
Hamitoğlu Dündar Bey
Hocaenti
Muş
Horasanlı Hocaenti
Altunboğa
Mardin
Emir
Altunboğa (Artuklu)
Yakutiye
Erzurum
Olcayto Hüdabende (?)
Mahmudiye
Bayburt
Fahrettin Emir Mehmet
Museviye
"
" "
"
Bimarhane (Şifahane)
Amasya
İlhanlı Kölesi Anber b.Abdullah
Vacidiye
Kütahya
Germiyanoğlu Umur b. Savcı
Aydınoğlu Mehmet Bey
Birgi
Aydınoğlu Mehmet Bey
Gazi
Süleyman Paşa
Safranbolu
Candaroğlu Süleyman Bey
Beramunîye
Aksaray
Baranbay (İlhanlı)
Emir
Sinaneddin
Korkuteli
Hamitoğlu Sinaneddin
Alemşâh
Sivrihisar
-
Yavlak Arslan
Taşköprü
Muzafferiddin Yavlak Arslan
Orhan Gazi
İznik
Orhan Gazi
Süleyman Paşa
Yenişehir
Süleyman Paşa
Zinciriye (Akmedrese)
Aksaray
Karamanoğlu Yahşı Bey
Manastır
Bursa
Sultan Orhan
Tolmedrese
Ermenek
Emir
Musa
Orhan Gazi II
Bursa
Orhan Gazi
Orhan Gazi III
Adapazarı
" "
Yelli Medrese (Kepez)
Peçin
Menteşeoğlu Orhan Bey
Feriştehoğlu
Tire
Aydınoğlu Süleyman Bey
İbn
Melek
"
İbn
Melek
Emir
Musa
Karaman
Karamanoğlu Emir Musa
Ali
Han (Ortamedrese)
Aydın
Ali
Han
Şahabiyeyi Sugra
Eskimalatya
Emir
Şahabettin Hızır
Lala
Şahin Paşa (Hisar)
Bursa
Lala
Şahin Paşa
Lala
Şahin Paşa II
Kirmastı
Lala
Şahin Paşa
Hüdavendigar
Bursa
Murad Han Gazi
Kaplıca
Bursa
Murad Han Gazi
İsmail Aka (Taşmedrese)
Beyşehir
İlhanlı İsmail Aka
Obaköy
Alanya-Obaköy
Karamanoğlu Bedrettin Mehmet
Ahmet Gazi
Milas-Peçin
Menteşeoğlu Ahmet Bey
Şahabiyeyi Kübra
Eskimalatya
Emir
Şahabettin Hızır
İshak Bey (Fethiye)
Manisa
Saruhanoğlu İshak Han
Hatuniye
Karaman
Nefise Sultan
Sultan İsa
Mardin
Artukoğlu Sultan İsa
Tursunoğlu
Konya
Tursunoğlu Mehmet Bey
Kara
Paşa (İlyas Bey)
Milas-Peçin
Menteşeoğlu İlyas Bey
Taşmedrese
Maraş
Dulkadıroğlu Alauddevle Bey
Şah
Sultan
Mardin
Akkoyunlu Sultan Hatun
Bayezıt
Bursa
Yıldırım Bayezıt
Bayezıt
Edirne
Yıldırım Bayezıt
Akmedrese
Niğde
Karamanoğlu Ali Bey
Çelebi Mehmet
Merzifon
Çelebi Mehmet
Yeşil medrese
Bursa
Çelebi Mehmet
Bayezıt Paşa
"
Birinci Mehmet
Yahşı Bey
Tire
Yahşı Bey
Hatuniye
Kayseri
Melik Nasır Muhammet
İbrahim Bey İmaret
Karaman
Karamanoğlu İbrahim Bey
II.
Murat
Bursa
II.Murat
II.
Murat
Edirne
II.Murat
3.2.6. Fâtih Medreseleri
Fatih Sultan Mehmet, meşhur külliyesini yaptırmadan önce Ayasofya
Camiine ve Zeyrek mahallesine birer medrese kurmuştu. Ayasofya
medresesi Molla Husrev ile Ali Kuşçu'nun ders verdiği medrese idi.
Fatih'in "Semaniye" medreseleri yapılınca ortadan kalkmıştır. Zeyrek
medresesi de bir manastırda açılmıştır. Buranın ilk müderrisi Molla
Zeyrek olduğundan, medrese ve etrafındaki mahalle bu âlimin adını
almıştır. Gene bu medresede Ali Tûsî de ders vermişti ve aynı
medresenin müderrislerinden Hocazâde ile "tehafütü'1-felsefe" üzerine
meşhur tartışmaları yapmışlardı.
Fatih'in büyük külliyesi yaptırılınca, İstanbul'un ilk Türk
yükseköğretim kurumları olan bu medreseler bütün öğrencileri,
araç-gereçleri ve müderrisleriyle oraya taşınmışlardı.
Fatih külliyesi, Ayasofya kadar muhteşem olan bir kilisenin
yıkıntıları temizletilerek, İstanbul'un muhteşem tepelerinden birinin
üzerine yaptırılmıştı. Külliyenin yapımı 1462'den 1470 yılına kadar
sürdü. Külliyede bir câmi, tetimme ve Semaniye medreseleri, türbe,
Dârüşşifa, hamam, imaret (aşhane, misafirhane), Tabhane (takat, kuvvet
verilen yer), bâlâhaneler (misafir odaları), 4 tane muvakkıthane
(zaman ölçme yerleri) ve bir de mekteb-i şerif (ilkokul) vardı.
Medresenin müderrisleri de bu civardaki evlerde oturduğundan, daha
sonraki yüzyıllar içinde İstanbul'un Fatih semti tam bir yükseköğretim
semtiolmuştur (Bu durum 1918 yangınına kadar devam etmiştir).
Semaniye medreseleri Külliyenin Akdeniz ve Karadeniz taraflarında idi.
Bunların hizasında 8 medrese daha vardı ve bunlar, Semaniye
Medreselerine öğrenci hazırlayan Tetimme Medreseleri idiler.
Tetimme medreselerine "Musıla-ı sahn" da denilirdi. Burada okuyan
öğrencilerin adları da "suhte" (daha sonra "softa" olmuştur) idi. Sahn
medreselerinin tam arkasına rastlayan bu medreselerin yapı planları da
onlara benzemiyordu. Tetimmeler sınıf sınıf ayrılmakta idi ve bu ayrım
"baş" ve "ayak" tabirleriyle yapılıyordu.
Suhteler "mukaddimat-ı ulûm"u okuduktan sonra "mülazım" olur ve
ihtisas yaparlardı. Bunların da bir kısmı Sahn medreselerine geçerek "dânişmend"
olurlardı. Her Tetimmede 8 hücre, her hücrede de önceleri üç öğrenci
olurdu. Daha sonraları nüfus artınca, buralarda kalan öğrenci sayısı
da artmıştır. Suhteler, derslerini "muid"lerden ve "müsteiddin"
öğrencilerden alırlardı.
Semaniye medreselerine "Kurşunlu medreseler" de denir. Bunlar
öğrencilerini "Hâriç"ten ve Tetimme medreselerinden alırlardı. Bunlar,
Külliyenin ve devrinin ihtisas medreseleri idiler ve burada her
dânişmende bir oda veriliyordu. Sekiz medreseden her birinin bir büyük
dershaneleri ve ayrıca 20 tane de odası vardı.
Fatih medreseleri naklî ve aklî bilimlerde öğrenci yetiştirmek için
kurulmuş medreselerdi. "Sahn" sözü, önceleri yalnız bu medreseler için
kullanılırken sonra başka medreselere de ad olarak verilmiştir. Fatih
Külliyesinin bir kütüphanesi olduğu gibi, ayrıca medreselerin de
kütüphaneleri vardı.
Külliye hakkındaki bilgileri elimizdeki çeşitli vakfiyelerinden elde
ediyoruz. Buna göre, külliyenin tatil günleri Salı idi. Bayram ve
Kandil günlerinin dışında Ramazan ayı da tatil olurdu. Medresede
dersler sabah ve akşam dersleri olarak belirleniyordu. Öğle ile ikindi
arası dinlenme zamanıydı.
Medreselerde Ali Kuşçu tarafından düzenlenen bir okutma planının
olduğu, hattâ bunun "Kânûnnâme" şeklinde yapıldığı da biliniyor, ama
bugüne kadar ele geçirilememiştir. Kanunî devrinde bu medreseler şer'î
ilimler ihtisası yapılan medreseler olmuşlar, Süleymaniye medreseleri
de aklî ilimlerin ihtisas yeri olmuştur.
Fatih medreselerinin ve Külliyenin yerleşim biçimi
(Karadeniz tarafı) (Akdeniz tarafı)
3.2.7. Osmanlılarda medrese derecelenmesi
İstanbul'da Fatih medreseleri yapıldıktan sonra, Osmanlı Devleti
sınırları içindeki medreseler de bir derecelenmeye, yeni bir teşkilâta
tabi tutuldu. Buna göre, medreseler açağıdan yukarıya doğru şöyle
sıralandı:
Hâşiye-i Tecrid: Buralarda çalışan müderrislerin yevmiyesi 20-25 akça
idi. Burada okutulan ana kitap "Hâşiye-i Tecrit" olduğundan medrese de
bu adı almıştı. Bu kademede ayrıca Emsile, Bina, Maksût, Avâmil,
İzhar, Kâfiye, Şerh-i Tevalî, Şerh-i Feraîz, Mutavvel gibi kitaplar
okutulurdu.
Miftah medreseleri: Hâşiye-i Tecrid medreselerinin üstünde,
müderrislerinin 30-35 akçe aldıkları ve okutulan ana kitabın "Şerh-i
Miftah" olması nedeniyle bu ismi almış medreselerdi. Ayrıca burada da
Hâşiye-i Tecrid, Tenkih ve Tavzih, Mesâbih gibi kitaplar okutuluyordu.
Kırklı medreseler ve Hâriç elli medreseleri: Osmanlılardan önceki
sultan ve emirlerin yaptırmış oldukları medreseler bu adı alıyorlardı.
Müderrisleri 40 akça alıyordu. Bu medreselerin ilk sınıflarında Şerh-i
Miftah, orta sınıflarında Şerh-i Mevakıf (Kelâm) ve yüksek
sınıflarında da Hidâye (Fıkıh) okutuluyordu.
Dâhil elli medreseleri: Osmanlı padişahları, şehzade anneleri, padişah
kızları ve şehzadelerin yaptırdıkları medreseleri bu ad veriliyordu.
Müderrisleri 50 akçe alıyordu. Aşağı sınıftakiler Hidaye, ortadakiler
Telvih (Usul-ü Fıkıh) ve ilerdeki öğrenciler Keşşaf veya Kadı Beydavî
tefsirlerinden birini okuyorlardı.
Musıla-ı Sahn: Derece olarak Dâhil elli medreseleri derecesinde idi.
Ancak burası Sahn-ı Seman medreselerine öğrenci yetiştiren Tetimme
medreseleri olduğu için, "Sahn medreselerine götüren" anlamında bu
ismi almışlardı. Okutulan dersler de Dâhil elli medreselerinde
okutulan darsler idi.
Sahn-ı Semân medreseleri: Fatih Külliyesi içindeki en yüksek
medreseler idiler. Müderrisleri 60 akça alan Mûusılâ-ı Sahn
müderrislerinden daha çok ücret alırlardı.
Gerek müderrislerin yükselirken, gerekse öğrencilerin bir yukarı
kademedeki medresele derslerine devam ederken, aşağıdaki medreseleri
bitirmeleri, buradaki dersleri okuduklarına ve anladıklarına dair
müderrislerden belge almaları gerekiyordu. Öğrenci geçişlerinde bu
medreseler sıralamasına dikkat edilmesi üzerine bir çok fermanlar
yayınlandığını, ama gene de sık sık bu sıralamanın bozulduğunu
görüyoruz.
Süleymaniye Külliyesi yaptırıldıktan sonra medrese sıralamasına "İbtida-i
Altmışlı" ve "Hareket-i Altmışlı" kademeleri ile Mûsıla-ı Süleymaniye,
Hamise-i Süleymaniye, Süleymaniye ve Dârü'l-hadis medreseleri
kademeleri eklenmişti. Ayna zamanda maaşı az olan medreseler arasında
da bazı yeni sınıflamalarda yapılmıştı.
3.2.8. Süleymaniye Külliyesi
Süleymaniye Külliyesi, 16. yüzyılın ortalarına doğru Kanunî Sultan
Süleyman tarafından yaptırılmıştır. Mimarı, Mimar Sinan'dır. Eski
Saray mevkiinde, İstanbul'un meşhur yedi tepesinden biri olan
Süleymaniye tepesi üzerindedir.
Külliyenin öğretim elemanları, câmi merkeze alınmak sûretiyle kuzey
tarafta Medrese-i Evvel ve Medrese-i Sâni, güney tarafta Medrese-i
Sâlis ve Medrese-i Râbi, kıble tarafında Dârülhadis, güney batısında
Tıp medresesi vardır. Bunların dışında Külliyede mektep, kütüphane,
hamam, Tabhane, İmaret ve Dârüşşifa da bulunmaktadır.
Buradan da şunu çıkartabmliyoruz: Süleymaniye Külliyesinde 6 tane
medrese vardı ve buralarda tıp, tabiiye, riyaziye ve dinî, hukukî ve
edebî bilimlerin öğretimi yapılıyordu. Süleymaniye külliyesinin yapımı
oldukça uzun sürmüş, Câmi 1556'da bitmiş olmasına karşın kuzeydeki
medreseler câmiden daha önce (1552), Dârül-hadis 1557, batıdaki
medreseler ise 1559 yılında bitmiştir.
Medreselerin müderrislerinin yevmiyeleri 60'ar akçe idi. Dârülhadis
müderrisinin yevmiyesi ise 100 akçe idi. Bu medreselerde, zamanın en
meşhur müderrisleri ders vermişlerdir. Tıp medresesinde de ders
verecek tabibin hekimbaşılığa aday olabilecek kadar uzman olması
istenmişti.
Öğrenciler medresenin "hücre"lerinde yatıp kalkıyorlar, günde iki defa
"me'kel" denilen yemekhanede yemek yiyorlardı. Haftada dört gün ders
yapılıyordu. Dâhil medreselerini bitiren öğrenciler ya Sahn-ı Seman
(Fatih Külliyesinde) ya da Sahn-ı Süleymaniyeye giriyorlardı.
Süleymaniye medreseleri yapılınca, Fatih zamanında kurulmuş olan
medrese ve müderris derecelenmesi yeniden değişti.
1. İbtida-i Hâriç
2. Hareket-i Hâriç
3. İbtida-i Dâhil
4. Hareket-i Dâhil
5. Musıla-ı Sahn (Bir çok müderris burada yığılıp kaldığı için "yatak"
adını almıştı.)
6. Sahn-ı Seman
7. İbtida-i Altmışlı (60 akçe yevmiyeli 48 müderris vardı.)
8. Hareket-i Altmışlı (60 akçe yevmiyeli 32 müderris vardı.)
9. Musıla-ı Süleymaniye
10. Hâmise-i Süleymaniye
11. Süleymaniye Kibar-ı müderrisîn
12. Dârülhadis
Dârülhadis müderrisleri, isterlerse, "mahreç mevleviyeti" denilen bazı
şehirlerin kadılıklarına geçebiliyorlardı. Her kademede kaç müderrisin
bulunabileceğine dâir çeşitli nizamlar konulmuş, ancak müderris sayısı
arttıkça kadrolar kabarmış, hattâ ek kademeler konulmutur.
Süleymaniye Külliyesinin yerleşim biçimi
3.2.9. İstanbul ve Rumeli medreseleri
Osmanlı medreselerinin Balkanlarda da yayılmalarını sağladığı aşağı
yukarı 1660 yıllarında, İstanbul ve Rumeli'deki medreselerin yerlerine
ve derecelerine bakmak da yararlı olacaktır. O tarihlerdeki bir durumu
bildiren Rumeli Kazaskerliğine bağlı medreselerin Rûznamesi
(medreselerin, müderrislerin ve kadıların yerleri, dereceleri, atama
ve azil kararnameleri v.s.) o zamanki medreseler sınıflamasını şu
şekilde vermektedir:
1. Onlu medreseler
2. Onbeşli medreseler
3. Onsekizli medreseler
4. Yirmili medreseler
5. Yirmibeşli medreseler
6. Otuzlu medreseler
7. Kırklı medreseler
8. Ellili medreseler
9. Altmışlı medreseler
Bu sıralamadaki küçük yevmiyeli medreseler pek çok yerlere yayılmış
olduğundan, bu düzeylerde belli bir eğitim eşitliği sağlanmıştı.
İstanbul ve Rumeli medreselerinin yer, ad ve dereceleri
Medresenin adı
Bulunduğu Yer
Derecesi
Nişancı Mehmet Paşa
İstanbul
50
Cerrah Mehemmed Paşa
"
50
Siyaguş Paşa
"
50
Hafız Ahmet Paşa
"
50
Atik İbrahim Paşa
"
40
Cedid " "
"
40
Pirî Paşa
"
50
Mehemmed Paşa
"
50
Mirimiran Sinan Paşa
"
30
Vezir Sinan Paşa
"
50
Babı saadet Ağası Gazanfer
"
50
Perviz Efendi
"
40
Kadı Hüseyin
"
25
Mustafa Ağa
"
30
Hammamiye
"
25
Sayyadbaşı
"
25
Mimarbaşı
"
40
Tûtî Lâtif
"
30
Ahizâde
"
25
Helvacıbaşı
"
25
İsfinahçıbaşı
"
25
Muhyiddin Çelebi
"
25
Kumbaracıbaşı
"
25
Çavuşbaşı
"
40
Hacı Hürrem
"
25
Efdalzâde
"
40
Ali Çelebi
"
40
Başçı İbrahim
"
30
Canbaziye
"
25
Mevlâna Cafer et-Tevki'î
"
40
Papasoğlu
"
20
Hacı Hatun
"
30
Hacı Hasanzâde
"
30
Cenabî Efendi
"
25
İbrahim Kethuda
"
30
Cafer Ağa
"
50
Hekimzâde
"
25
Kepenekçi Sinan Hoca
"
50
Hoca Hayrettin
"
40
Saka Mahmut
"
25
Nişancı Mehemmed Paşa
"
40
Dâvûd Paşa
"
50
Balat Kethudası Ferruh
"
40
Şerifzâde Dârülhadîsi
"
25
Kadı Abdülhakim
"
25
Mîrâhûr
"
25
Firuz Ağa Dârülhadîsi
"
25
Fatma Sultan
"
25
Hasan Paşa b. Hayrettin
"
25
Sitti Hatun
"
40
Kadı Abdüllatif
"
40
Şâhıhubân Hatun
"
50
Kadı Hüsam
"
50
Mevlâna Mahmut
"
25
Emin Mustafa Çelebi
"
25
Mevlâna Şeref
"
25
Murad Paşa
"
40
Hasköyü Dârülhadîsi
"
25
Behram Beg Medresesi
"
25
Ümmiveledzâde Abdülaziz
"
25
Mevlâna Gürânî(Molla Gürânî)
"
25
Halil Beg
"
25
Kürekçibaşı
"
25
Kirmastı
"
25
Hadice Sultan
"
50
Emre Hoca
"
25
Mahmut Paşa
"
50
Rüstem Paşa
"
40
Yakub Ağa,
"
50
A'mâ Kadı Hasan
"
40
Mehemmed Ağa
"
50
Zekeriya Efendi
"
40
Şahkulı
"
30
Bakkal Pîrî Dârülhadîsi
"
10
Seyyid Mehemmed ve Ahmed
"
25
Şah Sultan
"
40
Habbaziye
"
40
Mirimiran Ahmed Paşa
"
30
Hoca Ebubekir
"
25
Hoca Ahmet
"
25
Kâtip Mehemmed
"
25
Monlâ Kırımî
"
25
Hatip Mehemmed
"
25
Süleyman Subaşı
"
25
Kadı İyâz
"
25
Kâtip Mahmûd
"
25
Kestel
"
40
Eski Sultan Mehmed (8 med.)
"
50
Sultan Bayezıt Han
"
50
Sultan Selim (Atik)
"
60
Sultan Süleyman Han (4 tane)
"
60
Şehzade Sultan Mehemmed
"
60
Sultan Murad
"
60
Sultan Mehemmed b.Murad
"
60
Valide-i Sultan Mehemmed
"
60
Ayasofya
"
50
Vezir Mehemmed Paşa
"
50
Atik Ali Paşa
"
50
Cedid Ali Paşa
"
50
Hayder Paşa
"
50
Ahmet Paşa (Topkapı'da)
"
50
Mehemmed Paşa (Edirnekapı'da)
"
50
Kahriyye Hankâhı (Topkapı)
"
50
Osman Paşa
"
50
Miskete (?)
"
50(?)
Eyyub Ensârî
"(Eyüp)
50
Mehemmed Paşa
"
" 50
Zâl Paşa
"
" 40
Kâsım Paşa
"
" 40
Defterdar Mahmut Çelebi
"
20
Taşköprüoğlu
"
"20
Behram Kethüda
"
"40
Sultan Selim Han
Edirne
60
Sultan Bayezıt Han
"
60
İlyas Beg
"
25
İlyas Beg II
"
25
Emir Kadı
"
25
Mütereddin
"
30
Şeyh Mahmut el-Kadı
"
30
Eminiyye
"
30
Ali Beg (Taşlık)
"
40
Şah Melek
"
25
Siraciyye
"
25
Beylerbeyi
"
25
Fareddin (Seceriyye)
"
25
Yâkût Paşa
"
25
Sultan Murad Han
"
40
Ahmed Beg
"
25
Cânıcı Hacı
"
30
İbrahim Paşa
"
25
el-Hâc Alemuddin
"
30
Seyyid Mustafa el-Kadı
"
25
Emir Ali
"
25
Fenarizâde
"
30
el-Hâc İbrahim
Akkerman (Kırım)
40
Haraççı Mehemmed Beg
"
20
Murad Subaşı
"
20
İştibzâde
İştib (Yug.)
20
Pirî Çeribaşı
"
25
Kâsım Beg
İpsala
25
İsa Beg
"
50
İshak Beg
Üsküp
50
el-Hâc Hüseyin
"
30
Hüseyin Paşa
İzdin (Yun.)
25
Çelebi
"
20
Ahmed Beg
Arnavıd Belgradı (Ar.)
25
el-Hâc Sinan
Akçakızanlık (Bul.)
20
Sultan Bayezıt Han
İnebahtı (Yun.)
25
Ahmed Çavuş
Alasonya (Yun.)
25
Hamza Beg
Ohri (Yug.)
25
Ulema Paşa
İskenderiye (Arn.)
25
Hayrettin Beg
Eğriboz (Yun.)
25
Mehemmed Beg
İpek (Yug.)
25
Hâcî Ali
Üsküb (Yug.)
25
Sinan Paşa
İstanbul(Beşiktaş)
50
Yahya Efendi
" "
25
Emin Mustafa Çelebi
" "
30
Hayrettin Paşa
" "
40
Müşfika Hatun
Babaeski
20
Sultan Bayezıt
"
30
Begaret Beg
Piriştine (Yug.)
25
İmaret
Belgırad (Yug)
50
Bayram Beg
"
25
Mustafa Paşa
Budin (Mac.)
50
Osman Beg
"
25
Balyabadra
Balyabadra (Yun.)
20
Gâzi Ali Beg
Pilevne (Bul.)
25
Ali Beg (diğer)
"
20
Mustafa Paşa
Badracuk (Yun)
20
Şit Çelebi
Timürhisarı (Yun.)
20
Abdurrahman Çelebi
Tatarbazarı (Bul.)
25
Ömer Beg
Tırhala (Yun.)
20
Balı Çavuş
"
20
Nâzır Şehsüvar
Çatalca
15
Ahmed Paşa
Çorlu
50
Sinan Beg
"
40
Mahmut Paşa
Hasköy
25
Rüstem Paşa
Hayrabolu
25
Cerrahbaşı medresesi
Dimetoka (Yun.)
25
Umur Beg
"
25
Perviz Efendi
"
30
Abdülvasi Efendi
"
30
Oruc Paşa
"
30
Karagöz Beg
"
25
Abdurrahman Kuşcu
" (Helvacı köyü)
25
Safiye Hatun
Drama (Yun.)
20
Rüstem Paşa
Rodosçuk (Tekirdağ)
30
Dârüşşerife
Rodos Adası
15
Kurd Çelebi
"
25
Dündar Mustafa Beg
Rudnik (Yug.)
25
Ahmed Beg
Zihne (Yun.)
20
Ali Beg
" (Zalhak köyü)
25
Hoca Sinan
Eskizağra (Bul)
20
Pîr Mehemmed Paşa
Silivri
40
Kemal Beg
Saraybosna (Yug.)
20
Husrev Beg
"
50
Firuz Beg
"
20
Atâ Çelebi
Siroz (Yun.)
25
Sultan Selçuk
"
25
Hızır Beg
Selanik (Yun.)
25
Mustafa Beg
"
20
Ali Paşa
Semendire (Yug.)
20
Mehemmed Paşa
Sofya (Bul.)
40
Benlü Kadı
"
20
Kavafbaba
Tırnova (Bul.)
25
Yıldırım Han
"
30
Seyyid Celil
"
25
Ali Paşa
" (Tophane)
50
İlyas Kethuda
"
20
Şıhabettin Paşa
Filibe (Bul.)
40
Seyyid Ali Fakih
"
25
Cafer Beg
Foça (Yug.)
20
Mehemmed Beg
"
25
Ataullah
Fener-Cumapazarı köyü (Yun.)
25
Abdülkerim
Filorina (Yun.)
20
Mehemmed Beg
Karaferye (Yun.)
30
Seyyid Mahmud
Karitane (Yun.)
20
Nuhbe Kadı
Karapınar
30
Ahmed Çelebi
Kıratova (Yug.)
20
Halil Beg
Kavala (Yun.)
15
Eyyühüm medresesi
Kasımpaşa (İstanbul)
50
Seyyid Abdülkadir
"
25
Yeganzâde
"
25
Ahmed Çavuş
"
25
Ahmed Çavug II
"
25
Oruç Paşa
Kalkandelen (Yug.)
20
Emin-î Sunkur
Kurşunlu (Yug.)
20
Turhan Beg
Kırkkavak
20
Sarıcapaşa
Gelibolu
50
Mesih Paşa
"
50
Mehemmed Paşa
"
50
Balaban Paşa
"
30
Halil Beg
"
30
İmâmiye
"
20
Mehemmed Dâ'î
"
50
Ahmed Beg
"
20
Derviş Çelebi
"
20
Ahmed Ağa
Kili (Sov.Birl.)
25
Hasan Çelebi
"
20
Mustafa Paşa
Gebze
50
Koçi Çavuş
"
25
Kemaliye
Kefe (Sov.Birl.)
25
Hacı Ferhad
"
25
Hatuniye
"
20
Câmi medresesi
"
25
Mercan Ağa
"
25
Kâsım Paşa
"
20
Hasan Çelebi
"
10
Mustafa Beg
Gümülcine
25
Abdüsselam
Küçükçekmece
40
Murad Beg
Köstendil (Bulg.)
20
Haraççı Mehemmed Beg
"
20
Sinan Paşa
Malkara
50
Turhan Beg
"
25
Kassabzâde
"
25
Hacı Mehemmed Zaim
Mostar (Yug.)
25
Mustafa Çelebi
Mangup (Sov.Birl.)
15
Hacı Beg
Manastır (Yug.)
25
Kadı Yahya
"
25
Dülbendzade Kadı İshak
"
25
Mustafa Beg
Moton (Yun.)
20
Kadı İvaz
Niğbolu (Bul.)
-
Süleyman Ağa
Narda (Yun.)
18
Fayık Paşa
"
18
Mustafa Beg
Niş (Yug.)
20
Sultaniye
Vize
30
Hacı Sinan
Varna (Bul.)
20
İbrahim Paşa
Hazargirad (Bul.)
40
Yahya Paşa
"
20
İbrahim Beg
Yenişehir (Mora.Yun.)
25
Taşzâde
"
30
Turhan Beg
"
25
Emir Şah Çelebi
"
20
Gazi Evrenos Beg
Vardar Yenicesi (Yun.)
50
Musa Beg
"
20
Ahmed Beg
"
" 40
Kara Ali Beg
Yanbolu (Bul.)
25
Sinan Beg
Yenibazar (Yug.)
25
Burada, toplam 292 Rumeli ve İstanbul medresesi
sayılmaktadır.
Eyüp'te ayrıca ismi olan fakat kendisi olmayan 7 medrese daha var.
3.2.10. Medreselerin bozulması
Osmanli medreselerinini bozulması, ilk defa belirgin olarak bazı
müderrislerin terfileri normal yolların dışında yapılması yoluyla,
Kanunî zamanında başlamıştır. Daha sonraki yıllarda ise, bozulma
yayılarak ve çeşitlenerek büyümüştür.
Kanuni döneminde, padişahın bazı kişileri alt kademelerde müderrislik
yapmadan üst kademelere ataması, ilmiye mensupları arasındaki
bozulmanın başlangıç noktaları olmuştur. Hocazadeler, Fenarizadeler
gibi bazı ulema soyları ortaya çıkmıştır. Bu durumu meşrulaştırmak
için "Hocazadeler Kanunu" gibi rosmî destekler sağlanmıştır.
Bu tür bozulmalar daha sonra II. Selim, III. Murad ve III. Mehmet
dönemlerinde çoğalmış; 16. yüzyıl sonlarında ise hem medrese öğretimi
hem de ilmiye sınıfı tamamen bir kargaşanın içine düşmüştür. Birçok "mevali
gözdeler" soylarının adından faydalanarak kısa zamanda üst rütbelere
yükselmişlerdir. İltimas ve rüşvetle pek çok kişi kadılık ve
müderrislik görevlerine atanmışlardır. Bu şekilde müderris olanlar
medresede ders vermemeye başlamışlardır. Ayda bir kere bile medreseye
varmayan müderrisler türemiştir. Bunlar medreseye varsalar ders
dinleyecek öğrenci bulamamışlar; öğrenci bulsalar ders verecek
bilgiden yoksun olmuşlardır.
Hocazadelere, büluğ çağına geldiğinde "Dâhil elli" derecesinde
müderrislikler, Müftüzadelere "Hariç", Kadıasker oğullarına "ibtidai
kırklı", İstanbul kadılarının oğullarına da "yirmibeşli", "otuzlu"
medreseler verilmesi âdet olmuştu.
Ağaların, paşaların oğulları ne okumuş ne yazmış, ne de bilim
öğrenmeye heveskâr olmuşlardır. Ama bir yolunu bularak medrese mezunu
sayılmışlardır.
Rüşvet ve iltimasın alabildiğine arttığı bir toplumda, bilginin ve
faziletin hiç bir ayırıcı ve üstün özelliği kalmamıştır. Her mevki,
akçesi olanların eline geçmiştir.
İsmi var cismi yok medreselere müderrisler atanmış, "akçesi var dersi
yok" olan bu müderrisler "dânişmendsüzlük ayubtur" diye pek çok cahil
kişiyi öğrenci olarak etrafına toplamıştır.
Medreselerin öğretim programları alabildiğine karışmış; XVI. yüzyılın
ilk yarısında 2-3 yıl olarak belirlenen öğretim süreleri, aynı
yüzyılın ikinci yarısında bir yıl, altı ay, üç ay gibi giderek
azalmıştır. Doğal olarak bu kısalan süre içinde uygulanması öngörülen
ders programı da giderek küçültülmüş, kuşa çevrilmiştir.
Üstelik bazı dersler hakkındaki tutum da değişmiş, Fatih zamanında "kânün
üzre şugl oluna" diye okutulması yasalaştırılan bazı kitaplar ("Şerh-i
Mevâkıf", "Haşiye-i Tecrîd"), "bu dersler felsefiyattır" denilerek
daha sonraki dönemlerde "Hidaye", "Ekmel" gibi biraz daha az felsefî
olan kitaplarla değiştirilmiş, daha sonra bunlar da ortadan
kaldırılmış; medrese felsefî ve müspet ilimlere düşman bir kurum
haline getirilmiştir.
Ayrıca büyük bir yersiz-yurtsuz insanlar topluluğu, vakıfların yatacak
yer ve yemek sağlama maddelerinden dolayı medrese, imaret ve
tekkelerde toplanmışlardır. Bu şekilde medreselerde toplanan insanlar,
medreselerin barındırma, beslenme giderinin çok üstüne çıkmışlar,
Devletin içinde bulunduğu tarım ve para bunalımlarla da Türk halkı
arasında yaygın bir sosyal gerginlik doğmuşur.
Bu durum karşısında önce Selânik, Üsküp, Sofya, Filibe, Silistre gibi
Balkanlardaki büyük yerleşim merkezlerini medrese öğrencileri
kentlerde "cerr", "kurban", "salma" gibi adlarla halktan para
toplamakta, bu arada yer yer ahlâka uymayan hareketler yapmaktaydılar.
İlk önce medrese öğrecileri arasında başlayan kavgalar ve cinayetler,
daha sonra halka ve hükümet kuvvetlerine karşı irili-ufaklı gruplar
halinde şekil almaya başlamıştır.
Önce Rumeli'de başlayan medrese öğrencilerinin isyanları, kısa zamanda
Anadolu'ya da yayılmıştır.
Anadolu'da Celâlî ayaklanmalarının en kızışkın zamanında ortaya çıkan
bu olaylarda halk ve leventlerden bazıları da medrese öğrencisi
kılığında bu ayaklanmalara katılıyordu. Bazı yerlerde medrese
öğrencileri sarp dağ eteklerinde "medrese" denilen binalar yapıyorlar;
kışın burda kalıyorlar, bahar ve yaz aylarında bu üslerden eşkiyalığa
çıkıyorlardı. Rumeli'de yalnız kentlerin içinde ve birbirinden kopuk
olan medrese öğrencilerinin isyanı, Gümüşhane'den İzmit'e, tüm Batı
Anadolu, Akdeniz ve Orta Anadolu bölgesine -şehir-köy demeden-
yayılmıştır. (Bakınız bu sitedeki ek okuma parçaları)
Kanuni zamanında, 1550'de başlayan medreseli isyanlarına karşı, devlet
politikası yalnız ceza vermek ve cezayı şidetlendirmek mevkinde
kalmıştır. Ancak bu politika II. Selim zamanında da devam ettiğinden,
30-40 kişilik öğrenci isyan grupları daha da örgütlenmiş; 100'lü,
200'lü gruplar ve bölge isyanları ortaya çıkmıştır. Medrese
öğrencilerinin isyan hareketlerine bir takım zengin ve nüfüzlu
kimseler, hükümet adamları ve hattâ müderrisler yataklık ve önderlik
ediyordu. Bu arada ordu ve donanmanın Kıbrıs, Tunus gibi uzak yerlere
sefere gönderilerek Anadolu'dan uzaklaştırılması, halkın ve devlet
adamlarının sahipsiz kalmalarına, "Suhte" adlı medrese öğrencilerinin
isyan gruplarının daha da büyümesine, soygun ve ahlâksızlıklarının
daha da âdileşmesine yol açmıştır.
Anadolu ve Rumeli'den gelen binlerce sızlama ve yardım yazımına karşı,
merkez hükümeti sadece isyanı önlemekle görevli kişileri teşvik,
isyancılara "korku belâsına" yardım ve yataklık eden kişileri ve halkı
tehdit etmekle yetinmiştir. Medrese öğrencilerinin isyanlarının yanı
sıra 16. Yüzyıl ortalarından itibaren Kanuni'nin, oğulları Şehzade
Mustafa ve Bayezıt'a karşı savaşları ve onların etrafına toplanmış
Anadolu halkının ve sipahilerin devlet sistemi dışına çıkarılması,
mansıp ve tımarların para ile satılması, Amerika'dan gelen altınların
Osmanlı devletine kadar gelerek Osmanlı parasının değerini düşürmesi
gibi faktörler, Devletin "adalet ve ahlâk" örneği olması gereken en
önemli kurumlarını bile bozmuştur. Bütün bu bozukluklar karşısında
İmparatorluğun birçok yerlerinde "Celâlî isyanları" denilen
ayaklanmalar çıkmış, medreseli isyanları da bunlar içinde, bunlarla
bütünleşmiştir.
Osmanlı medreseleri program açısından başlangıçtan gelen geleneği
sürdürmüşlerdir. Bu şekilde medreselerde matematik, coğrafya ve tıp
gibi bilimler okutuluyordu. Bazı medreselerda heyet (astronomi) de
okutuluyordu.
XV ve XVI. yüzyıllarda Batı, bilimde yeni dallar ve yöntemlerle büyük
gelişmeler gösterirken; XVII. Yüzyıl başlarından itibaren Türkiye'de
müsbet ve deneysel bilimlerin öğretim programlarından çıkarıldığı
görülmektedir. Kâtip Çelebi'nin "Keşfü'z-zünun" adlı eseri, Osmanlılar
döneminde yazılan eserlerin açıklamalı bir dökümünü vermektedir. XVII.
Yüzyılda yazılan bu esere göre, eserlerin %95'i tasavvuf, din, tarih
ve edebiyata; ancak %5'i müsbet bilimlere aittir. XVI. Yüzyıl
sonlarına kadar astronomide Kadızâde Rümî'lerle ve Takiyeddin
Efendilerle az çok Batı düzeyinde bir bilgi varolmuştur. Ancak XVII.
yüzyılda böle bir şey yoktur. Coğrafya alanında da XV ve XVII.
Yüzyıllarda denizciler dolayısıyla çağdaş bir bilgi görülür. Ancak
XVII. yüzyıllarda bu bilimin de yüzüstü bırakıldığı ortaya çıkar. Bu
gerileme bütün alanlarda görülür. Öyle ki, XVII. yüzyılda mimarî bile
yabancıların eline geçer.
XVII. yüzyıldaki din yorumlaması da medrese programları üzerinde
etkileyici olmuştur. XVI. yüzyıl sonlarında Birgivî Mehmet Efendi,
toplumdaki din ve mezhep sürtüşmelerini kaldırmak için "Tarikat-ı
Muhammediye" adlı bir eser yazmıştır. Bu eser, geniş düşüncenin yerine
şüphe ve tereddütün geçmesinde etkili olmuştur. Bu kitap dinen yasak
olan bir sürü hareket belirlemiştir. Bu eserde bilimler de "mubah" ve
"merdûd" (redd) ilimler diye ikiye ayrılmış; kelam, astroloji ve
birçok tabiat bilimleri ikinci sınıfa sokulmuştur.
Birgivî'nin bu görüşü, daha sonraki yıllarda "Kadızâdeler" tarafından
savunulmuştur. Dini konularda yorumlara açık görüşü savunanlara da "Sivasizâdeler"
denmiştir. Daha sonra Ayasofya Camiinde vaazlar veren Üstüvanî Mehmet
Efendi de bir Risale yazarak, dinen yasak hareketler çerçevesini daha
da genişletmiştir. Bunların açtıkları çığırda medrese programları
giderek kısırlaşmıştır.